Biat , Tövbe Etmek

BİAT,TÖVBE ETMEK

Biat; Satmak, satın almak, el vermek, itaat etmek, karşılıklı anlaşmaya varmak anlamlarına gelir.

 

   Tasavvufi anlamda biat; İnabe (günahlardan temizlenip Allaha dönme), intisap, el alma, tarikata bağlanma, tövbe etme manalarını ihtiva eder.

  

“Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allahın eli, onların elinin üstündedir.” 1

   

   Biat işinde iki taraf vardır. Biri Aziz ve Celil olan Allahu Teâlâ, diğeri ise aciz olan kuldur. Allahu Teâlâ, ayeti kerimede ‘Sana biat edenler’  den maksat; bu işte kendisi adına yeryüzünde halifesi olarak Rasulullah (sav) görevlendirmiştir.

 

Bu görevde kendisine büyük bir yetki vermiş; Hz peygamberin elini Allah’ın eli olarak tavsif etmiştir. Ancak burada Allahın eli ifadesinden maksat destek, yetki ve temsil kudret, anlaşılmalıdır.

 

1.Akabe biati ve 2.akabe biati önemli misallerdir.

2.Akabe biatinde 70 sahabe peygamberimizin yanına gelerek “Biz, bizim ve senin rabbin olan Allah’a biat edeceğiz. Allahın eli bizim elimizin üstündedir. Kanlarımız kanınla, ellerimiz senin elinle birliktedir. Biz kendimizi, oğullarımızı ve kadınlarımızı, savunduğumuz ve koruduğumuz gibi seni de savunacak ve koruyacağız.

 

     Eğer bizde ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozmuş, bedbaht ve perişan kimseler olalım! Ey Allahın resulü! Bu sana karşı, bizim sadakat yeminimizdir. Yardımına sığınılacak ancak Allah’tır.

 

  Rasulullah(sav);

—Rabbim için O’na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için ise kendinizi çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz gibi beni de savunmanızı istiyorum, buyurdu.

 

-“Evet, bütün söylediklerinize razıyız ya Resulallah” dediler.

— Biz bu vazifelerimizi yerine getirirsek bizim için ne var? Diye sordular

 Rasulullah (sav)

—Cennet var! Buyurdu. Bunun üzerine Müslümanlar bu çok kazançlı alışveriş! Biz bundan ne cayarız, ne de cayılmasını isteriz, dediler.

 

 

 Bunun üzerine;

“ Allah müminlerden cennet karşılığı canlarını mallarını satın almıştır.”ayeti nazil oldu.3

            Bu ayeti kerime 2. Akabe biatindeki Müslümanlar hakkında inmiştir. Fakat ayet kıyamete kadar bu ümmetten Allah yolunda cihat eden herkesi ilgilendirmektedir.

 

Peygamber efendimiz erkeklerle, kadınlarla, çocuklarla biat etmiştir.

Peygamber efendimiz erkeklerle biat ederken elini uzatıyor, sahabe-i kiram da O’nun saadetli elini tutuyordu.

Allah’a ortak koşmamak

Hırsızlık yapmamak

Zina etmemek

Kimseye iftira etmemek

Namaz kılmak, zekât vermek

Her Müslüman nasihat etmek ve samimi olmak

Ölünün ardından ağıt yakıp ağlamamak, saç başı yolmamak

Bir kadın kendisine haram olan erkekle baş başa kalamaz, onunla lüzumsuz konuşmalara dalamaz.

Bir kadın kocasını başka bir kadınla aldatamaz ,(bunları daha da çoğaltmak mümkün) bu ameller hakkında söz veriyor ve el ele tutuşarak sözlü bir şekilde biat ediyorlardı.

 

 Kadınlarla biat farklı şekillerde yapılmıştır. Bunlar,

     -     Sözlü olarak

     -     Kaptaki suya el batırmak suretiyle  

     -     Kapı arkasından sözlü olarak

     -     Kadın vekil tayin etmek suretiyle

     -    Ortaya bir bez parçası koymak suretiyle.(Bir ucu Rasulullah (s.a.v.) de diğer ucu kadınların elinde olacak şekilde)

  Fakat hiçbir şekilde kadınlarla el ele tutuşarak biat yapılmamıştır.

Peygamber efendimiz ile sahabe bazen özel, bazen genel biatler yapmıştır.

 

   Bedevilerden bir adam Rasulullah  (sav) ‘a geldi. İman edip ona tabi oldu. Sonra Rasulullah’a(sav):

—Sizinle hicret etmek istiyorum! Dedi.

Efendimiz (sav) onu sahabe-i Kiram’dan birisine arkadaş yaptı. Kendisiyle ilgilenmesini istedi. Derken bir savaş patlak verdi. Savaşta bu şahıs da vardı.

Rasulullah (sav) bu savaşta bir miktar ganimet ele geçirdi ve onu savaşa katılanlara taksim etti. Bir miktar da ona ayırdı ve payını kendisine vermesi için Sahabe-i Kiram’dan birisine teslim etti.

Çünkü o kişi, askerin gerisinden geliyor, yolda düşen ve kalanları gözetiyordu. Orduya yetişince ganimet payını sahibine verdiler. O:

-           Bu nedir? Diye sordu. Oradakiler:

-           Ganimet payı Rasulullah(sav) senin için ayırdı, dediler.

-           Adam ganimet payını eline alarak Rasulullah (sav)’e geldi ve:

-           Bu nedir, ey Allah’ın resulü? Diye sordu. Efendimiz (sav):

-           Senin için ayırdım, buyurdu. Adam:

-           Ben sana böyle dünya malı için tabi olmadım. Fakat ben sadece seninle cihat ederken şu boğazıma bir ok atılıp saplansın ve öylece ölüp cennete gideyim diye tabi oldum, dedi. Rasulullah (sav):

 

-           Eğer Allah’a karşı bu niyetinde doğru sözlü isen, o seni yalancı çıkarmaz, buyurdu.

Bir müddet sonra düşmanla tekrar savaş hızlandı. Savaştan sonra adam elde taşınarak Rasulullah’a getirildi. Hakikaten tam işaret ettiği yerinden boğazına bir ok saplanmış ve şehit düşmüştü.

-           Rasulullah (s.a.v.) onu görünce:

-           Bu o kişimi? Diye sordu:

-           Evet, dediler. Efendimiz (sav):

-           Allah’a karşı sözünde durdu. Allah da onu doğru çıkardı, buyurdu.

Sonra onu kendi cüppesiyle kefenledi, ön tarafa koydu, namazını kıldı. Namaz kılarken dua esnasında şu niyazı işitiliyordu:

-           Allah’ım! Bu senin kulundur. Senin yolunda hicret edip şehit oldu. Ben de bunun şahidiyim.

 

  Beşir b.el-Hasasiyye şöyle anlatır. Biat etmek üzere Hz. Peygambere gittim, mübarek elini uzatarak şöyle buyurdular; Allah’ a ortak koşmayacağına, Muhammedi’n de O’nun kulu ve resulü olduğuna şahadet edeceksin.

    Namazını vaktinde kılıp, zekât vereceksin.

    Kâbe’yi ziyaret edecek ve cihat edeceksin! Bunun üzerine ben şöyle cevap verdim,

  Ey Allahın resulü! İkisi hariç hepsini yerine getiririm. Benim dokuz yaşından on iki yaşına kadar develerim vardır. Bunlar hem ailemizin süt ihtiyacını karşılıyor, hem de binek hayvanı olarak kullanılıyorlar. Bunlardan nasıl zekât verebilirim. Cihada gelince ben korkak bir insanım. Denildiğine göre kim savaşa katılırda sırtını düşmana çevirirse o,Allahın gazabını hak etmiş olur. Bense savaşa katılıp düşmandan kaçarak Allahın gazabına uğramaktan korkuyorum. Bunun üzerine Hz. peygamber elimi tutup sallayarak şöyle buyurdular: Ey Beşir! Zekât yok, cihat yok! Sen ne ile cennete gideceksin bunun üzerine Hz. Peygambere:

  Ey Allahın resulü! Elini uzat, sana biat edeceğim! O da elini uzattı. Bende bütün bunlar üzerine ona biat ettim.

 

 

Ceri b. Abdullah’ın, her müslümana nasihatte bulunması üzerine biadı, hicret üzerine, ölüm üzerine , kimseden bir şet istememe üzerine,günahlardan tövbe etmek üzere  biatler yapılmıştır.

 

    

Hz, Peygamber (a.s.) vefat ettiği zaman geriye bindiği hayvan, kullan¬dığı silah ve Hayber ile Fedek´te bazı arazilerden başka bir şey bırak¬mamıştı. Geride kendisine varis olabilecek sadece, o anda hayatta kalan tek evladı Hz. Fatıma, bazı hanımları ve amcası Hz. Abbas (r.a.) vardı. Gerek Hz, Fatıma, gerek annelerimiz olan peygamber zevceleri ve ge¬rekse Hz. Abbas (r.a.) Hz, Peygamber (a.s.)´in mirasını almak istediler. Müminlerin anneleri, Hz. Osman (r.a.)´ı halife-i resul olan Hz. Ebu Bekir (r.a.)´e göndererek, Peygamberimizin geride bıraktığı hurmalıklardan sekizde bir miras paylarını istediler. Hz. Fatma (r.a) da, Hz. Ali (k.v.)´yi göndererek miras hakkını istedi. Hz. Ebu Bekir bunların hepsine, Rasulullah (a.s.)  sağlığında söylediği şu sözleri hatırlatarak Peygamber (a.s.)´in mallarını onlara dağıtmadı:" "Biz peygamber¬lere mirasçı olunmaz. Ölümümüzden sonra geriye, ne bırakırsak o, üm¬met için sadakadır, vakıftır."

 

"(Vefatımda) vârislerim ne bir dinar ne bir dirhem paylaşmazlar. Bı¬raktığım şeylerden, hanımlarımın nafakası ile işçilerimin ücretlerinden arta kalanı sadakadır. "

 

Peygamberler işte böyledirler. Onlar geriye miras olarak dünya mal ve mülkü bırakmazlar. Çünkü bunlar oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatının aldatıcı süsleri ve boş övünme vasıtalarıdır (Hadîd, 20). Allah´ın rızasına ulaşmaya vesile olacak şeyler ise bunlardan daha ha¬yırlıdır (Cum´a, 11). Peygamberlere ve peygamberliğe yakışan da, insan¬ları aklanmayacakları bir yola sevk etmeleri ve mirasçılarına daha hayırlı şeyleri miras bırakmalarıdır. Nitekim öyle de yapmışlardır. Meselâ, Hz. Süleyman (a.s) babası Hz. Davud (a.s.)´ın peygamberliğine, ilmine ve hikmetine vâris kılınmıştı (Neml, 16).

 

Peygamberler de miras ve varis bırakmışlardır. Peygamberler miras olarak hakikat bilgisini, hidayeti, hikmeti ve güzel ahlâkı bırakmışlardır. Hem sonra peygamberlerin varisleri sadece evlatları ve soylarından ge¬lenler değildir. Peygamberlerin varisleri bütün insanlar ve bilhassa üm¬metleri ve ümmet içinde bu mirasa arzulu olanlardır.

 

 

Fakat herkese açık olan bu mirasın gerçek varisleri, onu almaya son derece istekli olanlardır, onlar da âlimlerdir. Bu hakikati Hz, Peygam¬ber (a.s.) şu veciz hadis-ı şerifi ile ne güzel beyan etmiştir:

 

"Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne bir dinar, ne bir dirhem miras bırakmazlar. Onlar ancak miras olarak ilim bırakırlar. Kim o ilmi alırsa (peygamberin mirasından) bol hisse almış olur,"

Bu öyle bir mirastır ki alındıkça, bölüşüldükçe çoğalır ve artar:

 

"Eğer yerdeki bütün ağaçlar kalem olsa, deniz de, arkasından yedi deniz daha katılarak mürekkeb olsa (ve Allah´ın kelimelerim yazsalar), yine Allah´ın kelimeleri (ilmi ve ezelî kelamı) tükenmez, Muhakkak ki Al¬lah aziz ve hakîmdır " (Lokman, 27).

 

İşte bu ilâhî peygamber mirasından, asırlardır âlimler alabildiğine sahip olmak için gayret etmiş ve herkesin de kendileri gibi bu manevî zen¬ginliğe sahip olması için uğraşmış, tavsiyelerde bulunmuş ve vaaz-u nasihat etmişlerdir. Bununla da kalmamış, henüz kendilerine yetişmemiş insanlar için eserler yazmışlar ve elde ettikleri ilâhî mirası kıyamete ka¬dar, inananlarla paylaşmak istemişlerdir.

Bu ümmetin içinden de Allahu telalanın özel desteğine mazhar olmuş öyle veliler çıkmıştır ki, ilahi izin ve yardımla, milyonlarca insanın tövbe etmesine vesile olmuşlardır.

Bu durum, Allaha Teâlâ’nın bize bir ikramıdır. Bu ikramlar, Hz. Peygamberin (sav) Efendimizin bereketi ile olmaktadır. Hala günümüzde Rasulullah (sav) Efendimizin devam eden rahmeti ve mucizesidir.

Hem bu hadise, bu sünnete vesile edilen zatın kâmil bir veli olduğunun tasdik edilmesi anlamını taşır.

Bir defasında ashab-ı Kiram’dan bazıları, Rasulullah (sav)abdest aldığı bir sırada, saadetli ağzındaki suyu ve tükürüğü dışarı attığı zaman, bereketlenmek için hemen koşup tükürük yere düşmeden almışlar; onu ellerine ve yüzlerine sürmüşlerdi. Efendimiz (sav);

-           Niçin böyle yapıyorsunuz? Diye sorunca onlar;

-           Bereketlenmek ve sevap kazanmak için, demişlerdi.

Bunun üzerine Rasulullah (sav) sahabe-i Kiram’a şöyle buyurmuştu;

-           Sizden Allah ve resulüne sevilmek isteyen kimse konuştuğunda doğru söylesin, emanete hıyanetlik yapmasın ve komşusuna eziyet etmesin, buyurdu.

İşte Allah resulüne sevilme yolu bu!

Bu hadise şunu ortaya koymaktadır;

Mürşidine sevilmek ve ona hürmetini ispat etmek isteyenler, sadece zahiri şekil ve edeplere takılıp kalmasınlar! Sevgilerini Allah ve Resulüne itaat ile göstersinler. Çünkü Allah ve resulü neyi severse, mürşidi kâmiller de onu sever.

Tövbe kulluktaki kusurunu anlamak, pişman olmak ve güzel yola dönmek demektir. İntisap, bu yolda devam edebilmek için güzel kulların halkasına girmektir. İntisap, Allah dostunun elinden tutup Allah’a gitmektir. Gaye Allah’tır. Mürşit bu yolda şahittir, rehberdir, destektir, kuvvettir.

Bir mürşide intisap eden kimse, yapmayacağım dediği bir haramı yaparsa Allahu Teâlâ’nın emri gereği tövbe etmesi farzdır. Yaptığı iş, kul hakkına ve amme menfaatine bir tecavüz ise, yetkililerin bu kimseye Allah’ın emrettiği cezayı uygulamaları farzdır.

Yapılan bütün ibadet, zikir, cihad, hizmet ve benzeri hayır amellere sevap verecek olan Allahu Teâlâ’dır. O, hangi amele ne vaat etmiş ise onu verir. O vaadinden dönmez; yeter ki kul itaat etmiş olsun.

Şu halde mürşidi kâmilin, kendi yetkisiyle talebelerine vereceği bir ceza ve mükâfat yoktur. Onun insana yapacağı en büyük iyilik, elinden tutup Allah’a tövbe edene, bu tövbede sabit kalma yollarını göstermesidir.

Bunun yolu ise Kur’an ve sünnettir.

Terbiyenin sonu güzel ahlak ile süslenmek ve yüce Allah’ın rızasına ulaşmaktır.

İmam Şarani (k.s.) şöyle der;

“Kamil mürşidin tek gayesi vardır; o da şudur;

Müritlerini güzel ahlak ile süsleyip, Allah ve Resulü’nün huzurunda sevilecek bir olgunluğa ulaşmaktır”.

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikrediniz ki kurtuluşa erebilesiniz”

Bu emir her müminin Allah’ı zikretmesinin farz olduğunu gösterir ve bu emir kıyamete kadar devam edecektir. Dolayısıyla bir mürşit, talebesine zikir öğretirken ve bunu şiddetle ona tavsiye ederken, nasıl o müride fazladan bir yük yüklemiş olabilir?

Hâlbuki mürşidi kâmil sadece Allahu Teâlâ’nın yüklediği yükü yüklemektedir. Yanına gelen bir mümine de bu yükü taşımada yol gösterip yardımcı olmaktadır.                                                                                         Çünkü mürşit kendi yükünü güzel taşımakta, zayıf insanların kendi yüklerini çekmesi için ise destek vermektedir. Hal böyleyken kâmil bir mürşit terbiyesinden kaçan kimse, “rahatlık arıyorum” derken kendi işini zorlaştırmış olmuyor mu?

Hürriyet ararken, kölelikle yüz yüze gelmiyor mu? Bu kölelik, nefsin arzularına hizmet etmek olmuyor mu?

“Ben kimseye bağlanmam, herhangi bir mürşide mürit olmam!”diyen bir kimse, eğer tek başına takva halini muhafaza edebiliyorsa ne güzel!

Ancak bu kimse her an kötülüğü emreden nefsin keyfine göre yaşıyorsa o,nefsin müridi olmuş demektir.

İşte bu yüzden şu sonuç önemlidir;

Hepimiz yüce Allah‘a kul güzel olmakla mükellefiz. Bu bize farz kılınmıştır. Bu farzı hangi yolla yerine getirirsek getirelim fark etmez. Yol önümüzde halimiz ise ortadadır.

Allah dostları herkes için bir nimettir. Onlar ilahi sevginin ve feyzin dağıtım yeridir. Onlara gidip samimi olarak gönül verenler nasibini alır. Böyle bir hazineyi bulup da bir şey alamayanlar da olabilir.

Bir mürşit eli tutan ve Allah için güzel kulluk yapmaya söz veren herkesin sözüne sadık kaldığı, kemale erdiği söylenemez. Fakat mürşit elini tutanların ekseriyeti Allah dostu ile olmanın bereketini görür, hal ve hareketleri veya en azından fikirleri güzelleşir.

Mürşide verdiği sözde durmayanlar, tövbesini bozanlar dünyada şekil olarak çarpılıp, çarpık bir hale gelmezler. Ağızları burunları çarpılmaz. Gözleri kör olmaz.

Ancak işledikleri günahlar yüzünden gönül dünyaları yıkıma uğrar. Kalpleri hastalanır, katılaşır. Böylece basiret gözleri kör olur. Güzel halleri değişir, gönül safiyetleri kaybolur. Buna kalbin manen ölmesi denir.

Kalbi ölen ve gaflete düşenler, nefsin elinde perişan olurlar. Bu durumda mürşidin bir vebali yoktur. Ancak mürşit hali bozulan talebesi için üzülür, gözyaşı döker, dönüşünü bekler.

Büyük arif Muhammed Masum (k.s) bu konuya şu sözleri ile açıklık getirmiştir.

“Kendilerinin irşat edilmesini talep eden insanların ibadetlere teşvik edilmesi lazımdır. Maksat bu şerefli yola girişin gerçekleşmesidir. Bunun gerçek manada gerçekleşmesi de ancak Allahu Teâlâ’nın lütuf ve keremi ile olur”.

Bu söz üzerine biraz düşünülmelidir. Tasavvuf yoluna giren kişiler ibadet konusunda teşvik edilmeli ki, yaptıkları nafileler Allahu Teâlâ Hz. lerine yaklaşmaya vesile olsun.

Allahu Teâlâ Hz.leri, peygamberimize

“Onlar için istiğfar et.” Buyuruyor.

“Ey peygamber! Mümin kadınlar seninle biat etmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah ‘tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir”.

Günahlarından tövbe eden, kullara melekler dahi dua ediyor.

“Arşı yüklenen ve onun çevresinde bulunan melekler, Rablerini hamd ile tespih ve o’na iman ederler. Müminlerin affını ister ve

 

 Ey rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe edenleri ve senin yoluna tabi olanları affet, onları cehennem azabından koru, derler”.

Her namazın son oturuşunda ayette geçen şu duayı okumak bu yüzden sünnettir:

“ Rabbim! Beni, anne-babamı ve bütün müminleri hesap gününde affet”.

Bütün âlem için her şeyi ile bir rahmet kılınan Rasulullah (sav) bile, Hz. Ömer’i(r.a.) umreye gönderirken şöyle diyor:

“ Kardeşçiğim! Bizi de duanda unutma”.

Hz. Ali (r.a.) gerçek bir tövbenin nasıl yapıldığını şu sözleriyle anlatır:

“Günahların temeli gaflet ve cehalettir. Gafil olanın kalbi ölür, cahilin edebi bozuk olur. Hakiki bir tövbenin farzları vardır. İşlenen günahı, günah olarak görmek ve kusurunu itiraf etmek bunların başında gelir”.

Pek çok ilim ehli tarafından nakledilen bir haberde, el-‘utabi isimli zat şöyle anlatır:

Rasulullah (sav)’in kabri yanında oturuyordum. Bir bedevi geldi ve:

—Esselamü aleyke ya Rasulullah! (Allah’ın selamı üzerine olsun, ey Allah’ın resulü!)

Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu işittim: “eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, resul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı çok fazla affedici ve esirgeyici bulurlardı”.

Ben de günahlarımdan tövbe etmek için, Rabbime seni şefaatçi yaparak huzuruna geldim.”dedi.

Ardından şu mealdeki şiiri okudu:

Ey bu topraklarda yatanların en hayırlısı!

Senin güzel kokun ve bereketinle bu vadi ve tepeler bereketlenip hoş oldu.

Senin bulunduğun ve içinde her derde deva ile cömertlik ve kerem bulunan bu kabre canım kurban olsun.

Bu şiiri okuduktan sonra dönüp gitti.

O anda beni bir uyku bastı. Rüyamda, Hz.Rasulullah (sav)’i gördüm.

Bana:

—ey Utabi, şu bedeviye yetiş ve kendisine Allah’ın onu affettiğini müjdele, dedi.