ASR Suresi

ASR SURESİ-SABRIN TESLİMİYETİN DERECESİ

 

 

 

Asr suresi, Mekke-i Mükerreme de nazil olup üç ayettir. Müfessirler bu ayetlere şöyle mana vermişlerdir: “Bütün zamana yemin ederim ki muhakkak insan hüsran içindedir. Bundan, ancak iman edip iyi ameller ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

 

   Asır, zaman manasınadır. Asr süresinde Alla-u Teâlâ “Asr’a yemin olsun ki insanlar hüsrandadır” buyuruyor. Allah-u Teâlâ bütün zamana, ayrıca ikindi vaktine yemin ediyor. Burada iki kısım insandan bahsediyor. Birinci kısım inanan insanlar, inanıp Salih amel işleyen insanlar. İnsan inansa da, inkâr etse de gideceği tek yer Allah-u Teâlâ’nın katıdır. İman etmiş, Salih amel işlemiş bir kısım insanlar vardır ki onlar da hüsrandadır.

 

  Çünkü onlar da Allah-u Teâlâ’nın derecelerini görecekler... Sonsuz güzellikler, nimetler. Her bir makamın bir üstü var. O dereceleri gördükten sonra insanlar “Eyvah, keşke daha güzel ameli Salihler yapsaydık, bu derecelere kavuşabilseydik” diyecekler.

 

 İkinci kısım ise Müşrikler ve kâfirlerdir. Müşrikler ve kâfirler Allah-u Teâlâ’nın gerçek varlığını ve birliğini şu anda kabul etmiyorlar, ölüp de gerçeği gördükleri zaman “Eyvah!!!“Keşke Rabbimiz bizi dünyaya gönderse de güzel ameller işleseydik” derler.

 

Bazı âlimler; kâfirlerin bir bölümü öldükten sonra mahşeri ve cehennemi gördükten sonra bile küfürlerinde ısrara devam ederler. Küfürleri gerçeği görmelerine mani olur. Böylelikle her iki kısım insan da üzülecek ve hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

 

 Hüsran, noksan olmak, sermayeyi ziyan etmektir. İnsanın hüsranı amellerinin eksikliği ile ömrünü ziyan etmesidir. Sadece iman edenler, iman ettikten sonra Salih amel işleyenler ve bununla yetinmeyip sabrı tavsiye edenler ayrıcalıklı tutulmuşlardır. Demek ki insan başta iman sahibi olacak, güzel ameller işleyecek ve aynı zamanda hakkı ve sabrı tavsiye edecek. Bu dördünün bir arada olması gerekiyor.

 

  Amel-i salihi biraz açacak olursak;

 

 

 

 Amel-i salihin mertebesi 4’tür

 

1.     Aklını; aklıselime,

 

2.     İlmini; hikmete,

 

3.     Öfke halini; yumuşaklığa,

 

4.     Şehvet kuvvetini; iffete çevirmek.

 

   Bu kuvvetlerle yapılan amele; Amel-i Salih denir.

 

Surenin tamamına göre mü’minler dini vazifelerini yerine getirerek, başkalarının ıslahına gayret edecek dünya ve ahirette hakkı kabule vasiyet edecekler, meşakkatlere sabredecekler, nefislerine bakarak İslam dinine uymayan duygu ve hallerini ıslah edecekler, bununla birlikte başkalarına irşad edeceklerdir.

 

      Hüsrandan kurtuluş...

 

1.     İman

 

2.     Amel

 

3.     Hakkı tavsiye

 

4.     Sabrı tavsiyedir.

 

     Sabrı tavsiye iki türlüdür. Önce nefsini, sonra başkalarını.

 

Sabır; insanın nefsini ıslah etmesiyle olur, insanın kendi nefsine göstermiş olduğu sabırla, karşısındaki insana göstermiş olduğu sabır farklı şeylerdir. Nefsin istek ve arzularına gösterilen sabır ikincisinden daha zordur. İnsanın kendi nefsini ıslah ve başka insanın nefsini ıslah edene mükemmel denir. Silsile-i şerifte okunurken “ Şeyhin el kâmil-i mükemmil “ diyoruz. Anlamı kendi nefsini ıslah etmiş insan demektir. Kâmili mükemmil ise kendi nefsini ıslah edip karşısındaki insanın da nefsini ıslah edebilen insan demektir. Şeyhin-el Kamilil Mükemmil dediğimiz insanlar mürşid-i kâmillerdir. Şeyh Muhammed Diyaüddin Hazretleri ”Ulema ağacın kökleri gibidir, siz onu gözle göremezsiniz. Ama ağacın kökleri salim ve selametli olursa, yaprakları ve meyveleri cidden güzel olur. Ağacın kökleri çürük, çomarlı, hastalıklı olursa, bulunduğu yerde kurur ve susuz kalır.”

 

Mevlana Hazretleri bir kıssa anlatır... ‘Bir adam her zaman “ Yarabbi bana helalinden rızık ver” diye dua eder, kimi görse kime rastlasa aynı duayı kendisi için yapmasını söylerdi. Fakat insanlar ona; “Sen çalışmadan Allah sana nasıl rızık verir” dediklerinde, “Olsun siz bana böyle dua edin, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Cenabı-ı Hakk duasında ısrar edenleri sever” buyurmuştur” derdi.

 

Bir gün evinde yine bu şekilde dua ederken birden kapı açılıp içeriye bir öküz girer. Adam da öküzü yakalayıp keser. Allah-u Teâlâ bana bu öküzü gönderdi, bu benim kısmetimdir” der. Öküzü yüzmesi için kasap çağırdığında, öküzün asıl sahibi gelir ve “sen nasıl benim malıma el koyarsın!” diye sorar. Adam da “Ben dua ettim, Allah-u Teâlâ bunu benim evime gönderdi, ben bunu sana veremem” diyor. Aralarında anlaşmazlık çıkıyor. Davud (a.s.)’ın yanına giderler. . .

 

Davut (a.s.) hem hükümdar, hem de peygamberler içinde ilk hükümdar o idi. Davut (a.s.) olaya el koyar, her ikisini de dinler. Birinci adama “Söylediğin şeye karşı benim şer-i bir hüküm verebilmem için bana bir kanıt söyle ki ben hüküm vereyim. Bu sığırı satın mı aldın, miras mı kaldı? Ekmeyince bitmez; çalışmayınca gelmez. Ben dua ettim bu hayvan benim evime girdi demekle hüküm verilmez ”dedi. Adam da üzülür. “Yarabbi sen benim sırrımı Davut (a.s.)’a ayan et” diye dua eder.

 

     Davut (a.s.) bunda bir hikmet var, bana iki gün müsaade edin. Ben güneş gibi nura müstağrakım. Namaz kılıp gönlüm açıldığı zaman bu işin hikmeti bana Allahu teala tarafından bildirilecektir, diye konuşunca halk vecde kapılarak: dilediğin gibi yap dediler. Böylece Davud (a.s.) halvete çekildi. Hak teala hazretleri gönlünde tecelli ederek suçlunun kim olduğunu ona gösterdi. İki günün sonunda Davut (a.s.) halkın karşısına çıkar.

 

   Öküzün asıl sahibi olan adama “Hakkından feragat et, hakkını helal et. Yoksa utanacağın şeyler ortaya çıkacak” dedi.

 

Adam:”Kesinlikle bunu kabul edemem, sen nasıl hükümdarsın, nasıl haklıyla haksızı ayırt ediyorsun? Her an zulmünü arttırıyorsun.” diye cevap verdi.

 

Mesnevi-i şerif de  “bir insanın günahı ne kadar çoksa, o insanın edepsizliği o kadar artar” yazılıdır.

 

Adam da bu şekilde edepsizliğine hakaretlerine devam eder. Davud (a.s.) sen o zaman şimdi söyleyeceğim şeylere hazırlıklı ol diyor.

 

Davud (a.s.) halka dönüp “bu adam zamanında evine öküz giren adamın, babasının kölesiydi. Bir gün, bir yere beraber gittiklerinde babasını bir ağaca götürüp astığı zaman, adam çok yalvardı; ‘ne olur beni öldürme, bütün malımı sana vereyim’ dedi. Ama kabul etmedi. Adamı kesip oradaki ağacın altına gömdü. Kesmiş olduğu bıçak da onun yanındadır. Üzerinde ismi yazılıdır” diye halka durumu açıkladı. Davud (a.s.) ve halk ağacın olduğu yere gittiler. Adamı gömülü olduğu yerden çıkardılar. Gerçekten de Davut (a.s.)’ın söylediği gibi üstünde ismi yazılı bıçağı buldular. Katilin hilesi Allahın ilminden kurtulamadı.

 

Böylelikle adama babasından kalan mallarını iade edip, diğer adama da gereken cezayı verdiler.

 

Mesnevi Şerif de bu meselenin sırrı:”İnsanın nefsi de köleye benzer, onun efendisi kalp ve ruhtur. Dünyevi hırslar ve istekler için nefis devamlı ruhu ve kalbi öldürmek ister, onu baskı altında tutmaya ve kendisinin efendisi yapmaya çalışır.

 

Sığırı kesen senin aklındır. Sığır tendir, cesettir. Nefis ruhu, kalbi kesti, aklın esaretinde kaldı. Bu yüzden devamlı necat istiyor. Zahmetsiz rızık Kura’nın ahkâmı, marifet ve muhabbetidir.  Şu halde nefsini öldürten cesedinden vazgeç Aklın hükümdar olsun. Zahmetsiz rızık olarak marifet ve muhabbeti ye. Kamil ve mükemmil olan bir şeyhe git. Bu kıssada Davud (a.s.) kâmil-i mükemmildir. Ya onların tasarrufunda ol, ya nefsinin emri altında. Nefsinin emri altında olanlar hayatını hüsran içinde geçirecektir. Kalbin ve ruhun işlevlerini yapabilmeleri için mutlaka nefsin tezkiye edilmesi gerekir.

 

 

 

Nuh (a.s.) gemisini yaptığı zaman gemisine iman eden insanları ve her hayvandan bir çift aldı. Gemiye eşeği bindirecekleri zaman eşeğin kuyruğundan bir şey tutmuş. Bir türlü gemiye eşeği çekemezler. Zorla eşeği gemiye bindirirler. Bakarlar ki bir ihtiyar kuyruktan tutmuş.

 

 “Sen kimsin?” diye sorarlar. Nuh (a.s.) onun şeytan olduğunu anlar. “Burada ne işin var, niye geldin?” diye sorar. Şeytan da Allah-u Teâlâ’nın emri üzerine geldim, Allahu Teâlâ’nın bana verdiği bir vazife var. İnsanları kıyamet gününe kadar kandıracağım, onları doğru yoldan saptıracağım, o yüzden geldim” der. Nuh (a.s.) “ Peki, sen insanları ne ile kandırırsın?” . Şeytan

 

   “ 5 şeyle kandırırım” diye cevap verdi. Allah-u Teâlâ’dan Nuh (a.s.)’a vahiy gelir. Söylemek istediği üç hafif şeyin yerine diğer zor olan ikisini söylesin”. Nuh (a.s.) şeytana soruyor “Bunların iki tanesi nedir?” . Şeytan “biri hırstır, biri hasettir”.İnsanları yok eden bunlardır. Bu ikisi insanda olduğu zaman o insan için öldürücü bir zehirdir.     Her asırda hırs ve haset bitmez.

 

 

 

      Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hırsa; uzun emeldir diyor. Yere bir daire çiziyor ve ileriye doğru bir çubuk atıyor. İnsan buradadır, hırsı da dairededir, amelleri de onun arasındadır. Hiç bir zaman bu şekilde emellerine ulaşamaz, ulaşamadığı zaman da boşa çaba sarf eder. Bu hırstır diyor.

 

Âdem (a.s.)”Ben haset ettim, cennetten kovuldum.” Âdem (a.s.) hırs ile buğdayı yedi.

 

Keşke insanlar ahiret için hırs yapsalardı, o zaman ne güzel olurdu. Fakat insanlar dünyalık şeyler için hırs yaparlar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “ Bir insanın on lirası olsa, o, on lirayla on tane şey almayı düşünür. Hâlbuki alacağı şey çok sınırlıdır. İşte bu hırstır. Yapabileceğiniz şeylerden daha fazlasını istemektir.”

 

 

 

Haset, kıskançlıktır. Kıskançlık insanın yaradılışında olan bir duygudur. Kıskançlık sadece bizim içimizde değildir, manevi ortamlarda da kıskançlık vardır. İnsanlar birbirlerini sadece dünyevi şeyler için kıskanmazlar, uhrevi şeyler için de birbirlerini kıskanabilirler.  Bu kıskançlığın sonuçları kötü olursa muhakkak kıskançlık kötüdür.

 

 

 

   Eşref oğlu Rumi bizim meşhur şairlerimizden biridir. Hacı Bayram Veli Hz.lerinin kızıyla evli (Hayrunnisa Hanım). Hacı bayram Veli Hz.leri ona halifelik verdikten sonra Bursa taraflarına görevli olarak gönderiyor. Eşref oğlu Rumi orda halkı irşad ediyor. Bir gün secdenin başında ibadet ederken Allahu Teâlâ ona ulaştığı makamı gösteriyor. Makamını görünce “Acaba benim bu ulaştığım makamdan daha üstün bir makam var mı?” diye bir soru geliyor aklına. Bunu öğrenmek için Hacı Bayram Veli Hz.lerinin yanına geliyor. Hacı Bayram Veli Hazretleri: “Eğer sen seccadeden beş vakit başını kaldırmasan, devamlı ibadet etsen Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ayağının bastığı yerin derecesine bile ulaşamazsın.” diyor. O zaman benim derecemin yükselmesi için bana manevi eğitim verseniz diyor. Hacı Bayram Veli Hazretleri de ”benim yanımda senin eğitimin tamamlanmıştır, eğer manevi eğitim almaya devam etmek istiyorsan Bağdat taraflarında mübarek bir zat vardır. Onun yanına gidebilirsin” diyor.

 

O da hanımını, kızını yanına alıp, Bağdat’a doğru yola çıkıyor, Şeyh Hüseyin Hamevi’nin yanına gidiyor. Gideceği zata gelecekleri malum oluyor, müridlerine gidin onu karşılayın diyor. O zamanlarda halife olan zatlar bir yere gittikleri zaman, onların işaretleri olan bazı işaretler olurdu, abaları, asaları ya da etraflarındaki kalabalıktan onun mübarek bir zat olduğu anlaşılırdı. Müritler gelip bakıyorlar, halifeliğine işaret olabilecek hiçbir şeyi yokmuş, karısı ve kızıyla yalnız bir adam görüyorlar, alıp hocalarının yanına getiriyorlar. Eşref oğlu Rumi’yi bir odaya koyuyor, karısı ve kızını başka bir odaya yerleştiriyorlar. Eşref oğlu Rumi’ye orda 40 gün halvette kalacaksın diyorlar. Daha iki gün olmasına rağmen aklından bir türlü karısı çıkmıyor, acaba ona bir kötülük yaparlar mı, acaba eteğinden bir yeri görünür mü diyor. Şeyhi gelip, sen kalbini ferah tut, biz onları iyi bir yere yerleştirdik, hiç kimsenin onlara zararı dokunmayacak, biz onlara sen halvetten çıkıncaya kadar bakacağız, sorumlulukları bizim üzerimizdedir” diyor. O da halvete devam ediyor, her gün bir tas çorba, biraz su kuru ekmek getiriyorlar. Eşref oğlu Rumi duvara öylece yaslanmış, ölü gibi duruyor. Soruyorlar nasılsın, ne yapıyorsun diyorlar. Fakat ondan hiçbir şey göremeyince gelip hocalarına “Efendim Eşref oğlu Rumi ölmüş, defnedelim” diyorlar. Hocaları da “Olmaz onu kırk günden önce çıkaramayız. Mademki ölmüş diyorsunuz, o zaman odasının kapısını kitleyin, bir daha da o odaya girmeyin, kırk gün olunca çıkarırız diyor. Hocalarının dediği gibi kapıyı kitliyor, kapıyı hiç açmıyorlar. Kırk gün sonra gidip bakıyorlar ki ölmemiş. Büyük bir vecd halinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüyorlar. Gözlerini açtığında, melekler âlemini seyretmenin verdiği hazdan ayrıldığı için “Sultanım bana kıydın” diyor.

 

   Buradan Şeyh Hüseyin Hamevi’nin halifesi olarak anadolu da kadiri yolunu yaymak üzere vazifelendiriliyor. Oradaki talebeler Eşref oğlu Rumi’nin  bu kadar kısa sürede himmet ve  icazet almasına çok şaşırıyorlar. Biz yıllardır buradayız hocamızın hizmetindeyiz, biz bu makama ulaşamadık, fakat o kırk gün kaldığı  bu halde yüksek derecelere ulaştı derler. Hüseyin Hamevi’ye Allah’ın izniyle talebelerinin bu durumları ilham olunur. Talebelerini toplayıp;

 

 

 

      -Ya Rumi! bu kadar misafirim oldun sana bir davet veremedik, bir ziyafette bulunalım sonra gidersin der.” Yemekler hazırlayıp talebelerle birlikte yeşillik bir yere giderler. Hüseyin Hamevi hz.leri su bulunmayan bir yere oturmalarını emredince;

 

    -Sultanım burada su yoktur. Namaz vakti olduğunda abdest almakta zorlanırız, deseler de Hüseyin Hamevi orada oturmalarını emreder ve  namaz vakti gelince Eşref oğlu Rumi hariç tüm talebelerine su aramalını söyler. Her yere bakarlar ,dağ tepe gezerler suya rastlayamazlar.hazretin huzuruna eli boş geri dönerler.

 

Hüseyin Hamevi hz.leri “ Rumi! Gerçi sen misafirsin, misafire hizmet ettirmek doğru değil ama ,bir de sen su arasan, belki bulursun” der. Eşref oğlu Rumi de bir ağacın dibine gidip teyemmüm edip secdeye kapanır. “Ya rabbi! hocam su istedi, lütfet su ihsan eyle”diye dua eder. Secdeden başını kaldırdığında secde ettiği yerde su pınarının kaynağını görür. Hemen tası doldurup hocasının yanına gelir. Hocası talebelerine dönüp su olmadığı iddia ediyordunuz, bakın Rumi nasıl buldu. Diye cevap verir .Talebeler olaya inanamazlar gidip, suyun bulunduğu yeri görünce, hocalarının  Eşref oğlu Rumi’de görmüş olduğu kabiliyetin hikmetini anlarlar ve hased etmekten tövbe edip yollarına devam ederler.

 

 

 

Eşref oğlu Rumi, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:

 

Bir tarihte Bağdat’ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakir de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kafilesiyle yola çıktı. Kafile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâlaştı. Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakirin de hacca gittiğini görünce; "Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bari cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay etti. Fakir, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve "Allahu Teâlâ ne güzel vekildir. Mahlûkatın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzun bir şekilde ayrıldı. Hac vazifelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medine-i münevvere ye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakiri sağ salim tekrar karşısında görünce hayret etti ve "Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazifeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı. Fakir de; "Allahu telâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübarek makamı ziyaret etmeyi nasibe etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ salim dönüyorum." dedi. Zengin; "Hacı Efendi! Acaba sana da berat verdiler mi?" diye sordu. Fakir; "Bu ne beratıdır ki?" dedi. Zengin; "Beyt-i şerîfi ziyaret edenlere, Cehennem'den azat olduğuna dair berat kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kâğıt çıkarıp fakiri aldattı. Fakir, berat kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerife geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahu telâya kırık bir gönülle dualar etmeye, yalvarmaya başladı: "Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen her şeye kadirsin, gani bir padişahsın. İhsanların bütün kullarına her an yağmaktadır. Cehennem'den azat olup orada incinmemeleri için kullarının bazısına berat vermişsin. Bu fakir kuluna berat verilmedi. Yoksa bu garip kulun azat olmadı mı?" deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mana âleminden yanına bir kimse gelip; "Ey fakir! Başını kaldır ve şu beratını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona verdi. O anda fakir kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünya kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nurdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berat kâğıdı vardı. Kâğıdı defalarca öpüp başına koyan fakirin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o beratı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakirin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakire alayla; "Cehennem'den azam olma beratını alabildin mi?" diye sordular. Fakir de koynundan beratını çıkararak; "İşte! Rabbimizin ihsanı olan beratım!" diyerek, misk kokulu beratını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Beratı alan zengin, nurdan yazılarla fakirin Cehennem'den azam olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vah, vah benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakir gibi sadık bir fakir olsa idim. Onun kavuştuğu bu saadete ben de kavuşsaydım. Bu fakir, sadakati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurura kapıldım ve bundan mahrum oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek ah eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü. Fakir; "Hacı Efendi! Beratım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde sual meleklerine onu göstereyim." dedi. Hacı efendi beratı büyük bir itina ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, beratı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticaret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefat etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat beratını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakirin cenazesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticaretinden döndü. Fakiri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefat etti." dediler.


Zenginin sanki dünyası başına yıkıldı. Çok ağladı ve "O zavallının bende pek kıymetli bir emaneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O ahirete göçtü, beratı ise bende kaldı. Beratını yanına koyamadım." dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat beratı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.


Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda; "Kabri açma! Biz ona o beratı verdik, dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mana âleminde fakiri gördü. Fakir; "Ey hacı efendi! Allahu Teâlâ sana selâmet versin. O berat bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekir meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu sual bile etmediler. Bu beratı almama hacdan dönerken sen sebebe olmuştun. Cenabı-ı Hak senden razı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."

 

 

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "