Kardeşlik ve Sohbet Hakları 2

KARDEŞLİK HAKLARI 2

Beşinci hak

Dilin hakkıdır. Çünkü arkadaşlık kötü şeyleri söylememeyi gerektirdiği gibi, güzel şeylerin söylenmesini de gerektirir. Güzel şeyler söylemek arkadaşlığın daha da güzel olmasını sağlar. Çünkü susmak kabir ehline arkadaş olmaktır. Arkadaşlar kendilerinden istifade edilsin diye edinilir. Yoksa onların eziyetlerinden kurtulmak için değil. Bu bakımdan kişiye düşen vazife diliyle arkadaşına kendi sini sevdirmek, sorması gerektiği ve arkadaşının kendisince sevi len ahvalini araştırıp sormaktır. Meselâ; arkadaşında olan bir sıkıntı ile ve sağlığıyla ilgilenmek gibi. Arkadaşının hoşlanmadığı bütün durumlarını lisan ve fiilleriyle arkadaşına belirtmesi gerekir. Arkadaşının hoşuna giden bütün hâllerini diliyle belirtip onlardan hoşnut olduğunu bildirmesi lâzımdır. Bu bakımdan arkadaşlığın mânâsı kolaylıkta ve zorlukta, sıkıntıda ve genişlikte bütün durum ları paylaşmak demektir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Sizden herhangi biriniz arkadaşını sevdiği zaman ona 'Seni Allah rızası için seviyorum diye' haber versin.79
Sevginin açıklanması, sevgiyi artırdığı için Hz. Peygamber böyle bir sevgiyi haber vermeyi emretmiştir. Çünkü arkadaşın senin kendisini sevdiğini bilirse, şüphesiz onunda sana karşı sevgisi artar. Böylece sevgi iki taraftan da gelişir, kökleşir ve artar. Müslümanlar arasındaki sevgi ise şer'an istenen güzel birşeydir ve dinen makbul dür.
Bunun için Hz. Peygamber sevgi hususunda yol göstererek şöyle demiştir:
birbirinize hediye veriniz ve (dolayısıyla) birbirinizi seviniz.80
Arkadaşını gerek hazır olduğu ve gerekse olmadığı zamanlarda en güzel isimleriyle çağırmak da, arkadaşlığın gereklerindendir. Nitekim Hz. Ömer şöyle demiştir: Üç haslet vardır. Bu üç haslet arkadaşının sevgisini sana karşı kesinlikle ortaya çıkarır:
1. Karşılaştığında önce ona selâm vermek.
2. Oturduğun yere geldiğinde ona yer açmak.
3. Sevdiği isimlerle onu çağırmak.
Arkadaşlığın gereği, övülmeyi seven ve yanında övülmek istediği kimselerin yanında, bildiğin en güzel durumlarıyla onu övmendir. Çünkü böyle yapmak, sevginin kazanılmasında en büyük sebeptir. Onun çocuklarını aile efradını, sanatını, fiilini, hatta aklını, ahlâkını, şeklini, yazısını, şiirini, telifini ve sevineceği her şeyini övmek de böyledir. Fakat bütün bunlar, ifrata kaçmaksızın ve yalan olmaksızın yapılmalıdır. Ancak süslendirmeyi kabul edeni süslendirmek de gerekir. Bundan başka onu övenlerin yapmış olduğu medh ü senayı ona ulaştırıp, bundan memnun olduğunu göstermen gerekir. Çünkü böyle bir durumu gizlemek hasedden başka bir mânâ taşımaz.
Hz. Peygamber (s.a.v) 'Arkadaşların biri diğerine yardım eder ve birbirinin vekâletini yapar' diyerek iki arkadaşı iki ele benzetmiştir.
Müslüman müslümanın kardeşidir. Kardeşine zulmetmez, ondan yardımını esirgemez ve onu mahrum edip ihmal etmez.81
Unutmamalısın ki arkadaşının ilme muhtaç olması, hiçbir zaman mala muhtaç olmasından daha az değildir. Eğer sen ilmen zengin sen faziletinden onun ihtiyacını gidermelisin. Din ve dünyada onun için en faydalı olana onu irşad etmelisin. Eğer sen ona öğrettiğin ve irşad ettiğin halde, o ilmin gereğiyle hareket etmezse, bu sefer arkadaşa düşen ona nasihat etmektir. Onun yaptıklarının afet ve felaketlerini kendisine hatırlatmalısın. Yaptığı çirkin hareketleri terk ettiği takdirde bunun faydalarını anlatmalısın. Onu dünyada ve ahirette korktuğu şeylerle korkutmaksın. Bütün bunları o çirkin fi ilinden vazgeçsin diye yapmalısın. Onun ayıplarına dikkatini çekmelisin. Kötüyü onun gözünde kötü göstermeli, iyiyi de kendisine iyi göstermelisin. Fakat bunları yaparken hiç kimsenin bunlara muttali olmamasına dikkat etmelisin. Zira cemaat huzurunda yapılan tenkitler, azarlamak ve rezil etmekten başka bir şey değildir.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Mü'min, mü'minin aynasıdır.83
Yani mü'min, karşıdaki mü'minden kendi nefsinden görmediğini görür. Böylece kişi arkadaşından nefsinin ayıplarını öğrenir. Eğer tek başına olsaydı bu ayıplarını göremezdi. Nitekim insanoğlu ayna sayesinde bedenî kusurlarına vakıf olmak suretiyle faydalanır.
Ebu Bekir Kettanî85 şöyle anlatır: Adamın birisi benimle arkadaş oldu. Aslında bu kimse, kalbime çökmüş ağır bir yüktü. Bir gün kalbimdeki nefret gitsin diye ona bir şey hibe ettim. Fakat ne yazık ki, kalbimdeki his bir türlü gitmedi. Bir ara onun elinden tutup eve götürdüm. Ona dedim ki: 'Ayağını yanağımın üzerine koy' O ise 'Bunu yapmayacağım' dedi. Ben onun böyle yapması için ısrar edince mecbur kalarak öyle yaptı. Bunun üzerine kalbimde ona karşı duyduğum nefret hissi kayboldu.
Ebu Ali er-Ribatî diyor ki: Abdullah Razî'nin sohbetinde bulundum. Bu zat çoğu zaman her şeyden uzaklaşmak için çöllere dalıyordu. Bir ara bana şöyle dedi:
- Sen mi emîr olacaksın, yoksa ben mi?
- Hayır ben emîr olmam, sen ol.
- O halde sen de bana itaat edeceksin.
- Evet, ben de sana itaat edeceğim.
Bunun üzerine bir fileyi alıp azığımızı filenin içerisine koyup sırtladı. Ona ne zaman 'Yoruldun! Bana ver' dediysem, 'Sen bana 'sen emîrsin' demedin mi? O halde itaat etmen lâzımdır' dedi. Bir gece yağmura tutulduk. Sırtında bir aba olduğu halde yağmur bana isabet etmesin diye başımda ayakta bekliyordu. Ben, kendi kendime şöyle diyordum: 'Keşke ölseydim de ona sen emîrsin demeseydim!'

Beşinci Hak

Beşinci hak, arkadaşının sürçmelerini ve kusurlarını affetmektir. Destur yoldan sapması ya bir günah işlemek suretiyle dinî hususlarda olacaktır veya kardeşlik hususunda kusur yapmak suretiyle arkadaşı hakkında olacaktır. Günah işlemek ve günahta ısrar etmek suretiyle dinde yapmış olduğu sapıklığa gelince, onun kusurunu düzeltecek şekilde münasip bir dille nasihat etmen gerektir. Onun dağınık ve perişan hâlini ıslah etmeye çalışman lâzımdır. Eğer sen buna güç yetiremezsen, o da yaptığında ısrar ederse, bilmiş ol ki, ashab-ı kirâm ve tâbiinin böyle bir kimsenin arkadaşlığının devam ettirilip ettirilmemesi hususunda değişik görüşleri vardır. Ebu Zer Gıfârî böyle bir kimsenin arkadaşlığının kesilmesine taraftardır.
Rivayete göre, iki arkadaştan biri bir aşka mübtelâ oldu. Arkadaşım bu sırrına muttali ederek 'Ben bu şekilde bir hastalığa tutuldum, eğer istersen Allah rızası için aramızdaki arkadaşlığı boza bilirsin' dedi. Bunun üzerine karşısındaki zat şu cevabı verdi: 'Senin günahından ötürü, hiçbir zaman arkadaşlık akdini bozamam'. Sonra, arkadaşı bu beladan kurtuluncaya kadar, yiyip içmeyeceğine dair niyet etti. Böylece kırk gün yemedi içmedi. Bütün bu müddet zarfında kardeşinden hastalığım sordu. Kardeşi de 'Kalbimde hâlâ o durum devam etmektedir' cevabım veriyordu. O da gittikçe, açlıktan ötürü erimekteydi. Arkadaşının kalbinden, kırk günden sonra, o illet kaybolup kendisine haber verinceye kadar bu perhize devam etti. Haberi aldıktan sonra zayıflık ve hastalıktan telef olmaya yaklaşmışken yemeye ve içmeye başladı.
Yine selef-i sâlihînden arkadaş olan iki kişiden şöyle hikâye edilir: Onların birine, istikametten şaşmış arkadaşı hakkında denildi ki: 'istikametten sapan bu kimsenin arkadaşlığını artık kesip onu terk etmeyecek misin?' O şu cevabı verdi: 'O, şu anda her zamankinden daha fazla, bana muhtaçtır. Çünkü şu anda günahın içine düşmüş bulunuyor. Onun elinden tutup ince ve hikemâne bir şekilde kendi sine nasihatte bulunmak ve eski durumuna gelmesi için dua etmek hususunda her zamankinden daha fazla bana ihtiyacı vardır'.
İsrâiliyat'ta87 rivayet edilmiştir ki bir dağda ibadet eden iki arkadaş vardı. Onlardan biri biraz et satın almak için şehre indi. Kasap dükkânında zâniye bir kadına tesadüf etti. Kadına göz kırptı, âşık oldu. Onu tenha bir yere çekip kendisiyle zinada bulundu. Üç gün sonra kadınla beraber otururken arkadaşı içeri daldı, boynuna sarıldı. Onu öpüp bağrına bastı. O ise utandığı için 'Sen kimsin? Seni tanımıyorum?' diye arkadaşını azarladı ve tanımamazlıktan geldi. Arkadaşı kendisine 'Kardeşim, ben senin durumunu ve hikâyeni biliyorum. Kalk gidelim. Sen şu anda benim yanımda o kadar sevimli ve azizsin ki, hiçbir zaman bu kadar seni sevmiş ve bağrıma basmış değilim'. Suçlu arkadaş kardeşinin gözünden düşmediğini görünce ayağa kalkıp onunla beraber gitti.
İşte bu şekilde hareket etmek selef-i sâlibinden bir kavmin yolu dur. Fâsık bir kimse, muttaki bir kimse ile arkadaşlık yaptığı zaman, o muttakînin Allah'tan korkmasına, ibadete devamlılığına baka baka yakın bir zamanda dönüş yapabilir. Günahta ısrar etmekten utanır. Tembel bir kimse, çalışkan bir kimseyle arkadaşlık yaptığı zaman utanarak çalışkan olur. Nitekim Câfer b. Süleyman88 şöyle demiştir. Ne zaman ibadette gevşeklik göstersen Muhammed b. Vâsıa, onun ibadet ve taatine bakarak ibadetteki hevesim bana geri geliyor, tembellik benden uzaklaşıyor. Bu neşe ile bir hafta var kuvvetimle ibadet ve taatime devam ediyorum.
Bu tahkik ve tedkik şudur: Dostluk ve doğruluk, soydan gelen yakınlık gibidir. Oysa soydan gelen yakınlığını, masiyetten ötürü terketmek caiz değildir.
Din kardeşliği soydan gelen kardeşlikten daha kuvvetlidir ve bu sırra binaen bir hakime şöyle denildi: 'Kardeşin mi, yoksa dostun mu sence daha sevimlidir?' Hakîm 'Ben kardeşimi ancak bana dost olduğu zaman severim' diye cevap verdi.
Hasan Basrî şöyle derdi: 'Nice kardeşlerim vardır ki, onları annem doğurmamıştır.'
Bunun için denilmiş ki: "Yakınlık sevgiye muhtaçtır. Sevgi ise, yakınlığa muhtaç değildir'.
Cafer-i Sâdık (r.a) şöyle demiştir: 'Bir günlük sevgi, sılayı rahim dir. Bir aylık sevgi yakınlıktır. Bir senelik sevgi, sıkı fıkı bir yakınlıktır. Kim onu keserse, Allah Teâlâ da onu rahmetinden uzaklaştırır'.
Dostluğun hakkı üç şeyi sineye çekmektir:
1- Öfke anındaki zulmünü
2- Nazlanmayı
3- Sürç-i lisanın zulmünü
Bir başkası da 'Hayatımda hiç kimseye küfretmedim. Çünkü bana küfreden şerefli bir insansa, ben ona küfretmektense onu bağışlamayı tercih ederim. Eğer bana küfreden alçak bir kimse ise, ben hiçbir zaman namusumu ona hedef yapmam' Alçak bir kimseye küfretmekten de lütfen ve keremen imtina ederim!
Denilmiştir ki; 'Dostundan temiz olanı al! Bulanık olanı terket! Zira ömür, bulanıklıktan dolayı dosttan alınmayı gerektirmeyecek kadar kısadır.
Arkadaşın, ister yalancı, ister doğru olsun, senden özür dilediği zaman, onun özrünü derhal kabul et.
Mü'min çabuk kızar; çabuk razı olup barışır.92
Dikkat edilirse Hz. Peygamber 'Mü'min kızmaz' dememiştir. Allah Teâlâ 'Öfkelerini yutarlar' (âlu İmran/134) buyurmuştur. Allah Teâlâ 'Mü'minler öfkesizdir' dememiştir. Çünkü tabii olarak insanın yaralanıp elem duymaması mümkün değildir. Aksine insanoğlu elem duymasına rağmen ona karşı sabır gösterip, bir dereceye kadar tahammül edebilir. Nasıl yaradan elem duymak, bedenin tabiati ise, öfkenin sebeplerinden elem duymak da kalbin tabiatındandır. Bunu kalpten söküp atmak mümkün değildir. Ancak iman sayesinde onu kontrol altına almak, yutmak ve onun tersine hareket etmek mümkündür. Çünkü insan öfkelendiği zaman intikam almak ve karşılık vermek suretiyle yüreğini rahatlatmak ister. Fakat bunları yapmamak mümkündür. Nitekim şair şöyle demiştir: 'Eğer kusuru ve dağınıklığıyla beraber kabul etmezsen hiçbir arkadaş edinemezsin! Oysa dört başı mamur ve tam temiz olan kaç kimse vardır?'

Altıncı Hak

Gerek hayatında ve gerekse ölümünden sonra arkadaşa, aile efradına ve kendisiyle yakın ve uzak ilgisi olan kimselere dua etmektir. Bu bakımdan sen, kendi nefsine dua ettiğin gibi arkadaşına da dua etmelisin. Arkadaşın ile kendin arasında bir ayrılık gözetmemelisin. Çünkü ona yapmış olduğun dua hakikatte senin nefsinedir.

Yedinci Hak

Yedinci hak, vefakarlık ve ihlâstır. Vefanın manası ölüme kadar sevgiye devam edip üzerinde sebat etmektir. Ölümden sonra da dostunun evlât ve dostlarına sevgiyi devam ettirmektir. Zira sevgi ancak ahiret için istenir. Eğer ölümden önce sevgi kesilirse, o sevgiden elde edilen amel boşa gider. O yapılan gayret boşa gider. Bunun için Allah'ın Rasûlü (s.a.v) Allah tarafından kıyamet gününde arşın gölge sine alman yedi sınıfın arasında birbirini sevenlerin hâlini şu şekilde ifade etmiştir:
İki kişi ki Allah yolunda sevişirler, o sevgi üzerinde toplanır ve o sevgi üzerinde ayrılırlar.
Seleften biri şöyle demiştir: 'Ölümden sonra gösterilen az vefakârlık hayatta iken gösterilen çok vefakârlıktan daha hayırlıdır'. Bunun için rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v) huzuruna gelen ihtiyar bir kadına ikramda bulundu. Rasûlullah'a 'Neden bu kadına bu kadar ikram ediyorsun?' diye sorulduğunda şöyle buyurdu:
Bu kadın Hatice zamanında bize gelip giderdi. Ahde vefa dindendir.100


79) Ebu Dâvud, Tirmizî ve Hâkim
80) Beyhakî, (Ebu Hüreyre'den)
81) Daha önce geçmişti.
82) Tirmizî ve İbn Mâce, (birinci şıkkını sadece Ebu Hüreyre'den)
83) Ebu Davud, (Ebu
84) Künyesi Ebu Seleme'dir. İbn Main, şâyân-ı îtimad bir kimse olduğunu, H.
155 senesinde vefat ettiğini söyler.
85) İsmi Muhammed b. Ali'dir. Aslen Bağdadlıdır. Cüneyd, Bâris ve Nevri gibi zatların sohbetinde bulunmuştur. H. 322 senesinde vefat edinceye kadar Mekke'de kalmıştır.
86) Begavî, Mu'cem; İbn Adiy, el-Kâmil, (Amr b.. Avf tan)
87) Beni İsrail peygamberlerine Allah tarafından gönderilen kitaplar demektir. Bu kitapların çoğu tahrif edildiğinden dolayı artık şâyân-ı itimad olarak kabul edilmemektedirler. Bunun için de onlardan yapılan rivayetlere pek güvenil mez. Nitekim İmam Gazâlî de İsrâiliyat'ta rivayet edilmiştir' demek suretiyle, İsrailliyat'ın zayıf olup, şâyân-ı itimad olmadığını vurgulamıştır
88) Bu zat Basralıdır. Benî Debia kabilesine mensuptur. Ahmed b. Hanbel bu zata güvenilebileceğini söylemiştir, İbn Sa'd, Tabâkat adlı eserinde bu zâtın şâyân-ı itimad elmasına rağmen şiiliğc meyyal olduğunu söylemiştir. H. 178 senesinde vefat etmiştir.
89) Ahmed b. Hanbel, (Yezid'in karısı Esma'dan zayıf bir senedle)
90) Buhârî, (Ebu Hüreyre'den)
91)bn mace, Ebû Dâvud
92) Irâki, bu hadîsi bu şekliyle görmediğini söyler.
93) Tirmizî, (Ebu Hüreyre'den)
94) Müslim, (Ebu Derdâ'dan)
95) Irâkî hadisi bu ibare ile görmediğim kaydeder.
96) Irâkî, hadisi bu ibare ile görmediğini kaydeder. Ancak Ebu Davud ve Tirmizî 'Kabûl olunmak yönünden duanın en süratlisi gaibin gaibe duasıdır' hadîsini Abdullah b. Ömer'den zayıf bir senedle rivayet etmiştir.
97) Dârekutnî, el-ilel, (Ebu Derdâ'dan). Bu hadis aynı zamanda Müslim tarafından da rivayet edilmektedir. Ancak 'reddolunmaz' yerine 'kabul olunur'ibaresi vardır.
98) Beyhakî, Şitab'ul İman, (Ebu Hüreyre' den zayif bir senedle)
99) Deylemİ
100) Hâkim, (Hz. Âişe'den)
101) Künyesi Ebu Muhammed'dir. Mısırlıdır. Müezzin idi. Şâyân-ı itimad bir zattır. H. 270 senesinde vefat etmiştir. İmam Şafii'nin mümtaz talebelerindendi.
102) Mısırlıdır. İmam Mâlik'in büyük talebelerindendir. Kitab'ul İlim de
hakkında bilgi verilmişti.
103) Yusuf b. Yahya Kureyş kabilesine mensuptur. Mısırlı meşhur bir fakîhtir...Buveyt Mısır'ın bir
köyüdür. Kendisi İmam Şâfiî'nin en büyük talebesidir. et Muhtasar adlı bir eseri vardır. Bu eserini İmam Şâfiî'ye okumuştur. İmam Şâfiî fetva hususunda Buveytî'ye itimat eder, kendisine bir mesele geldiği za
man ona havale ederdi. Büveytî Kuranın mahlûk olup olmaması meselesinde zincire vurularak Mısır'dan Bağdad'a sürülmüş, H. 231 senesinde vefat edinceye kadar bu şehirde hapiste kalmıştır. (Bkz. İthafus-Saade, VI/238)
104) Dârekutnî
105) İbn Adiy, el-Kâmil (zayıf bir senedle)
106) Müslim
107) Tirmizî
107) Tirmizî

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "