Kardeşlik ve Sohbet Hakları

Kardeşlik ve Sohbet Hakları

Kardeşlik akdi iki şahsın arasındaki bağlantıdır. Tıpkı eşlerin arasındaki nikah akdi gibi.. Nikâh Adabı bölümünde geçtiği gibi nikah, yerine getirilmesi farz olan birtakım hakları gerektirir ki, bu hakları nikahın hakkı olarak yerine getirmek mutlaka lazımdır. İşte kardeşlik akdi de böyledir. Bu bakımdan kardeşinin senin üzerinde malda, nefiste, dilde ve kalpte hakkı vardır. Onu affetmek, ona duada bulunmak, ona karşı samimi ve dürüst olmak, vefakâr bulunmak, kolaylık göstermek, tekellüf ve teklifi terk etmek vazifendir. Bunların tamamı sekiz haktır.

Birinci Hak

Birinci hak maldadır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
İki kardeşin misali, iki elin misali gibidir: Biri diğerini yıkadığı gibi kendisini de yıkar.1
Hz. Peygamber, iki kardeşi el ile ayağa değil, iki ele benzetmiştir. Çünkü iki el, aynı hedef için yardımlaştıkları gibi kardeşler de yardımlaşırlar. Kardeşlikleri ancak aynı hedef için kardeşlik yaptıkları zaman tahakkuk eder. Onlar bir yönden bir kişi gibidirler. Böyle olmaları onların sıkıntıda da, genişlikte de ortak olmalarını gerektirir. Malda ve hâlde müşterek olmalılar. Özellik ve nefsin tercihi ortadan kalkmalıdır.
Bütün bu zevât-ı kirâmın, kardeşini kendi nefsine tercih etmek teki çabaları şüphesiz ki, Hz. Peygambere uymalarından ileri gelmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) bir ashabıyla beraber bir ağaçlığa girdiler. Hz. Peygamber o ağaçlıktan iki misvak kesti. Onların biri eğri, diğeri ise düzgün idi. Düzgün olanını ashabına uzattı. Ashabı 'Ey Allah'ın Rasûlü! Sen düzgün misvakı almaya daha lâyıksın. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: Hiçbir arkadaş yoktur ki, günün bir saatinde bile birisiyle arkadaşlık yapsın da onun arkadaşlığından sorulmasın. Acaba o arkadaşlıkta Allah'ın hakkını yerine getirmiş midir, yoksa zayi mi etmiştir?2
Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Eğer bütün dünya benim olsaydı, ben o dünyanın tamamını kardeşlerimden birinin ağzına koysaydım, yine de onu kardeşime az görürdüm'.
Yine o şöyle demiştir: 'Ben kardeşlerimden herhangi birisinin ağzına lokmayı verdiğimde, o lokmanın tadını kendi boğazımda hissederim'.
Kardeşlere infak fakirlere sadakadan üstün olduğu için Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Muhakkak ki, Allah yolundaki kardeşime verdiğim yirmi dirhem bence miskinlere sadaka olarak verdiğim yüz dirhemden daha sevimlidir'.
Yine Hz. Ali şöyle demiştir: 'Bir avuç yemek yapıp Allah yolundaki kardeşlerimi çağırsam bence bir köleyi âzâd etmekten daha sevimlidir'
Rasûlullah bu hadîs-i şerîfleriyle işaret buyurmuştur ki, arkadaşı kendi nefsine tercih etmek, arkadaşlık açısından Allah'ın hakkını yerine getirmek demektir.
Hz. Peygamber bir ara yıkanmak üzere bir kuyunun yanına vardı. Bu arada Huzeyfe b. Yeman, Rasûlullah'a sütre (perde) olmak üzere bir elbise tuttu ve Rasûlullah'ı böylece setretti. Yıkanıncaya kadar bu durum devam eti. Sonra Huzeyfe (r.a) oturup yıkanmak isteyince Rasûlullah (s.a) bu sefer elbiseyi tuttu ve Huzeyfe'yi halkın gözünden örtmek istedi. Fakat Huzeyfe Rasûlullah'ın kendisine bu şekilde hizmet etmesine bir türlü razı olmayıp şöyle dedi: 'Annem ve babam sana fedâ olsun ey Allah'ın Rasûlü! Böyle yapma!' Fakat Huzeyfe'nin didinmesi boşunaydı. Çünkü Hz. Peygamber onun iyiliğine karşılık vermek istiyordu ve böylece Huzeyfe yıkanıncaya kadar elbiseyi de tuttu.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Arkadaşlık yapan iki kişinin Allah nezdinde en sevimlisi arkadaşına en şefkatli davranandır.
Rivayet ediliyor ki, Mâlik b. Dinar ve Muhammed b. Vasi, Hasan Basrî'nin evine gittiler. O sırada Hasan evde değildi. Muhammed b. Vâsı, Hasan Basrî'nin yattığı karyolanın altından, içinde yiyecek bulunan bir sepet çıkardı ve o sepetten yemeğe başladı. Malik kendisine 'Ev sahibi gelinceye kadar elini tut, yeme!' dediyse de Muhammed b. Vâsı kulak asmadan yemeye devam etti. Çünkü Muhammed b. Vâsı, Mâlik'ten daha cömertti. Ahlâk bakımından da Mâlik'ten daha üs tündü. Bu arada Hasan Basrî içeri geldi ve dedi ki: 'Ey Mâlik! Biz de Muhammed'in yaptığı gibi yapıyorduk'.
Hasan Basrî (r.a) bu sözüyle arkadaşlarının evlerinde serbest davranmanın arkadaşlıktaki samimiyetten ileri geldiğine işaret etmektedir. Nasıl böyle olmasın? Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
Yâhut anahtarları ellerinizde bulunan evlerden yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir güçlük yoktur. (Nûr/61)
Bu ayette dostu, insanın ailesi gibi sayılmıştır. Çünkü eskiden kardeş, evinin anahtarlarını Allah yolundaki kardeşine teslim eder ve istediği gibi kullanmasına müsaade ederdi. Buna rağmen din kardeşi, takvânın hükmüne sarılarak yemekten sakınırdı. Tâ ki Allah Teâlâ Nûr sûresinin 61. ayetini inzâl buyurup arkadaş ve dostların yemeklerinde rahat hareket edebileceklerine izin verinceye kadar.

İkinci Hak

Kardeşine yük olmamalı, gereksiz tekliflerde bulunmamalıdır. Kardeşine ağır geleni teklif etmemeli, aksine ihtiyaçlarını ona belli etmemeli, mümkün olduğu kadar gizlemelidir. Ondan mal ve mevki hususunda yardım istememelidir. Gereksiz tevazû, hürmet, hizmet gibi şeylerle ona sıkıntı vermemeli, sevgisi sadece Allah için ol malıdır. Onun duasından faydalanmak, onunla yakınlaşmak, din hususunda yardım istemek için dost olmalıdır. Onun hak ve huku kuna riayet etmek suretiyle onun birtakım ihtiyaçlarını giderirken Allah'a yakınlaşmayı kastetmelidir. Seleften biri şöyle demiştir: 'Kim arkadaşlarından onların almadığını veya istemediğini alır veya isterse onlara zulmetmiş olur ve kim arkadaşlarının kendisinden aldıklarının benzerini alırsa bu kimse de onları yormuş demektir. Onlar kendisinden aldıkları halde onlardan bir şey almazsa bu takdirde onlara ihsanda bulunmuş olur'.
Hükemadan biri şöyle demiştir: 'Kim nefsini, arkadaşlarının yanında kıymetinin üstünde tutarsa, hem kendisi, hem de arkadaşları günahkâr olur. Kim nefsini tam kıymetinde tutarsa hem kendisini, hem de arkadaşlarını yormuş olur. Eğer nefsini kıymetinin altında tutarsa hem kendisi, hem de arkadaşları felâket ten emin kalırlar'.
Arkadaşlıktaki yük olmamanın tamamı ancak teklif sergisini tamamen ortadan dürüp kaldırmakla olur ki kendi nefsinden utanmadığı konularda arkadaşından da utanmasın.
Yâkub'dan rivayet edilmiştir: Esved b.Sâlim ahiret kardeşi olan, amcam Mâruf-u Kerhî'ye gelerek şöyle dedi:
Bişr el-Hafî seninle arkadaşlık yapmayı istiyor. Fakat gelip bunu sana şifahen söylemekten utanıyor. Beni, onunla aranda arkadaşlık akdini yapman için sana gönderdi. Öyle bir ar kadaşlık akdi yapmalısın ki, Bişr el-Hafî onu kendisi için bir kâr saymalıdır. Ancak Bişr'in bu kardeşlik hususunda bir takım şartları vardır:
1. Bu arkadaşlığın yayılmasını ve bilinmesini istemiyor.
2. Seninle kendisi arasında ziyaret istemiyor.
3. Mülâkat istemiyor. Çünkü kendisi fazla mülakattan hoşlanmaz.
Buna karşılık olarak Mâruf-u Kerhî şöyle demiştir:
Fakat ben aynı fikirde değilim. Eğer birisiyle arkadaş olursam gece gündüz ondan ayrılmak istemem. Onu her an ziyaret eder, her durumda kendi nefsimden daha mümtaz görürüm.
Mâruf bunu söyledikten sonra arkadaşlığın ve Allah için sevişmenin fazileti hakkında vârid olan birçok hadîs zikretti. Sonra bu hususta dedi ki:
Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ali ile kardeş oldu. Bu kardeşlikten ötürü onu ilimde ve kurbanda kendisine ortak yaptı. Kızlarının en faziletlisini ve nezdinde en sevimli olanını ona nikahladı. Bütün bunları aralarındaki kardeşlikten dolayı Hz. Ali'ye tahsis etti. Ben seni Allah için şahid tutuyorum ki, kendimle Bişr arasında kardeşlik akdettim. Allah için onun kardeşliğini istediği ve seni gönderdiği için kabul ettim. Şu şartla ki, eğer hoş görmüyorsa beni ziyaret etmesin. Fakat ben istediğim an onu ziyaret ederim. Ona söyle ki bizim bir araya geldiğimiz yerlerde benimle beraber olsun. Ona söyle ki, durumundan hiçbir şeyi benden gizlemesin. Bütün durumlarına beni muttali kılsın.
Bunun üzerine İbn Sâlim, Bişr'e giderek Mâruf-u Kerhî'nin ken disine söylediklerini ona iletti. O da razı olup buna sevindi.

Üçüncü Hak

Kardeşi istemeden önce kardeşinin ihtiyaçlarını yerine getirmek ve bizzat onlara koşmak suretiyle yardım etmektir. Onun ihtiyaçlarını özel ihtiyaçlarından önce görmektir. Nitekim mal ile yardım etmenin dereceleri olduğu gibi, hakkın da dereceleri vardır... O derecelerin en düşüğü kudreti olduğu ve kardeşi istediği anda onun ihtiyacına koşmaktır. Fakat yardım ederken güler yüzle, seve seve ve kendisine bu vazifeyi yükleyen arkadaşına minnettar olarak yardım etmelidir.
Alimlerden biri şöyle demiştir: Sen kardeşinden herhangi bir ihtiyacının yerine getirilmesini istediğin zaman, senin o ihtiyacını yerine getirmezse, ikinci bir defa ona hatırlat. Belki de unutmuş olur. Eğer ikinci defa hatırlatmana rağmen yapmazsa, onun üzerine tekbir getir ve şu ayeti oku:
Ölüler! Allah Teâlâ onları diriltip haşredecektir. (En'am/36)
(Yani onun ölü olduğunu düşün ve cenaze namazını kıl).
İbn Şübrime 3 kardeşlerinden birisinin büyük bir ihtiyacını yerine getirdi. İhtiyacı yerine getirilen zat, kendisine bir hediye getirdi. Bunun üzerine İbn Şübrime sordu:
- Bu getirdiğin ne?
- Bana yaptığın iyiliğin karşılığı...
- Allah sana afiyet ihsan etsin! Malını al götür. Sen kardeşinden herhangi bir ihtiyacının yerine getirilmesini istediğin zaman o da, o ihtiyacını yerine getirmek için kendini yormazsa hemen abdest al ve
o kardeşinin üzerinde dört tekbir getir ve onu ölmüş say!
Câfer b. Muhammed şöyle demiştir: 'Ben düşmanlarımın ihtiyaçlarını karşılamaya acele ediyorum. Çünkü onların ihtiyaçlarını yerine getirmeyip isteklerini vermediğim takdirde bir daha benden bir şey istemeyeceklerinden korkuyorum'.
Düşmanlar hakkında hüküm bu ise dostlar hakkında nasıl olmalıdır? Seleften bazı kimseler arkadaşının aile efradının hâlini, arkadaşının ölümünden kırk sene sonraya kadar sorar, onların ihtiyaçlarını yerine getirir, her gün onlara gider, onların ihtiyacını verirdi. Zaten onlar sadece babalarının vücudunu kaybetmiş sayılırlardı. Babalarının hayatında ondan görmediklerini dostundan görürlerdi. Onlardan herhangi biri kardeşinin kapısına gider ve derdi ki: 'Yağınız var mı? Tuzunuz var mı? Bir ihtiyacınız var mı?'
Kardeşinin haberi olmadan böyle yapardı. Şefkat ve kardeşlik de zaten böyle yapmakla belli olur. Kişi kendi nefsine şefkat ettiği gibi, kardeşine şefkat etmezse, onun şefkatinde hayır yoktur. Meymun b. Mihran şöyle demiştir: "Dostluğu sana fayda vermeyenin düşmanlığı da sana zarar vermez'.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
İyi bilin ki Allah Teâlâ'nın yeryüzünde kapları vardır. O kaplar da kalplerdir. Bu bakımdan kalplerin Allah nezdinde en sevimlisi en saf en sağlam ve en ince olanıdır.4
Yani günahtan en saf olan, dinde en kuvvetli olan ve kardeşleri hakkında en ince olandır. Kısacası kardeşinin ihtiyacı, senin ihtiyacın gibi olmalı veya ihtiyacından daha önemli olmalıdır. Sen kendi ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorsan, kardeşinin de hallerinden gafil olmayarak onun ihtiyaçlarını da araştırmalısın. Onu istemeye mecbur etmemelisin. Aksine onun ihtiyacını kendi ihtiyacın gibi görüp yerine getirmelisin. Bunu yaparken nefsine herhangi bir pay vermemelisin. Aksine senin yardımını kabul ettiğinden dolayı onun ihtiyacını yerine getirmeye fırsat verdiği için ona minnettar olmalısın. Sadece ihtiyacını yerine getirmekle kalmamalısın. Aksine başlangıçta ihtiyacından fazla vermek suretiyle ikramda bulunmalı, onu kendi nefsine tercih etmeli, akrabalarına ve evlâdına takdim etmelisin.
Rivayet ediliyor ki, İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamberin huzurunda iken durmadan sağına soluna bakıyordu. Rasûlullah, dikkatini çeken bu durumu İbn Ömer'e sordu, İbn Ömer 'Yâ Rasûlallah! Ben bir kişiyi seviyorum. Onu arıyor, fakat bulamıyorum' diye cevap verdi. Hz. Peygamber (s.a) buna karşılık olarak şöyle buyurdu:
Sen bir kimseyi sevdiğin zaman, ismini, babasının adını ve evini sor! Bunları bildiğin takdirde, eğer hastaysa ziyaret, meşgulse kendisine yardım edersin.5
Diğer bir rivayette 'Onun dedesinin ismini, mensup olduğu soy ve sopunu sor!' ibaresi vardır. Şa'bî, birisinin yanına oturup sonra 'Ben onun yüzünü tanıyor, fakat ismini tanımıyorum' diyen bir kimse hakkında 'O ahmakların tanımasıdır.’buyurdu.
Seydamız Şeyh Fadlullah Hz. ziyaretine gelen misafirlerinin adını,babasının ve annesinin adını,nereli olduğunu,hangi işle meşgul olduğunu sorardı.Bazı kişiler aradan çok uzun zaman geçtikten sonra gelseler onların isimlerini ile hatırlar ve gelenleri hayrete düşürürdü.

Dördüncü Hak

Bazen susan, bazen de konuşan dildir. Sükûta gelince... Kardeşinin bulunmadığı bir yerde onun ayıplarını söylemeyip susmaktır. Hatta kardeşinin konuştuklarını reddetmek hususunda da susmalı, duymamış gibi davranmalı, onunla mücadele ve münakaşa etmemeli, onun hâllerini araştırmaktan kaçınmalıdır. Onu bir yolda veya herhangi bir ihtiyacın peşinde koşarken gördüğü zaman o konuşmadan önce onun gayesini, geldiği yeri ve gideceği yeri sor mamalıdır. Çünkü çok zaman bunları belirtmek ona ağır gelir veya yalan söylemek mecburiyetinde kalabilir. Arkadaşının kendisine söylediği sırlarını saklamalı, hiçbir zaman onları başkasına aktarmamalıdır. Hatta en yakın arkadaşlarına bile... Arkadaşından ayrıldıktan sonra bile, onun arkadaşlık zamanına ait sırlarından bir şeyi açıklamamalıdır. Çünkü böyle yapmak tabiatın ve vicdanın kötülüğünden ileri gelir. Arkadaşının arkadaşlarını, aile efradını ve çocuklarını tenkit etmekten de çekinmelidir. Başkasının arkadaşını tenkit etmemeli de hikâye etmemelidir. Çünkü başkasının küfrünü sana nakleden, sana küfretmiş olur.

Nitekim Enes (r.a) 'Hz. Peygamber hiçbir kimseye, hoşuna gitmeyecek bir sözü yüzüne vurmazdı der,6
Hangi müslümanın hakkında olursa olsun bu şekilde gıybet yapmak haramdır. Seni bu tür gıybetten iki şey alıkoymaktadır:
Birincisi, sen kendi nefsinin durumunu düşünmelisin. Eğer kendi durumunda tenkid edilecek birşey görürsen, o zaman müslüman kardeşinde gördüğün kusuru kendi kusuruna kıyasla normal kabul etmelisin. Takdir etmelisin ki, o kardeşin bu husus hakkında nefsini mağlup etmekten acizdir. Nitekim sen de bu gibi şeyleri yapmakla nefsini mağlup etmekten aciz kalmışsın. Kardeşini kötü bir hasletinden ötürü işe yaramaz kabul etmemelisin. Çünkü (peygamberler hariç) hiç kimse tam manasıyla tertemiz değildir. Senin Allah'a karşı kusurların varken, onun sana karşı olan kusurlarına aldırış etme! Çünkü senin, onun üzerindeki hakkın, Allah'ın senin üzerindeki hakkından daha fazla değildir.
İkincisi, muhakkak bilirsin ki, her ayıptan münezzeh ve uzak olan bir arkadaş aradığın zaman, bütün halktan uzaklaşman gerekir. Bu takdirde dünyada arkadaşlık yapacak hiçbir kimse bula mazsın. Bu bakımdan insanlardan hiçbir kimse yoktur ki, onun iyi ve kötü tarafları olmasın. O halde, iyilikler kötülüklere ağır bastığı zaman hedefe varılır. Çünkü mü'min daima nefsinde kardeşinin iyiliklerini hazırlar ki, kalbinden kardeşine karşı hürmet ve muhabbet eksik olmasın. Leim (kötü) münafık ise, daima kötülük ve ayıpları düşünür. Nitekim İbn Mübarek şöyle demiştir: 'Mü'min bir kimse mazeretleri, münafık ise günah ve hataları arar!'
Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Erkeklik, arkadaşların kusurlarını affetmektir'. Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (s.a) şöyle bu yurmuştur:
İyiliği gördüğü zaman örtbas eden, kötülüğü gördüğü zaman ilân eden kötü komşunun şerrinden Allah'a sığının.7
Hz. Peygamber (s.a) şöyle der:
Muhakkak ki Allah Teâlâ mü'min için mü'minin kanını, malını, namusunu ve onun hakkında kötü zanlarda bulunmayı haram kılmıştır.8
Kötü zanndan sakınınız. Çünkü kötü zann, konuşmanın en yalanıdır!9
Kötü zann, insanı merak ve araştırmaya sevkeder. Oysa Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Tehassüs ve tecessüs etmeyin. Aranızdaki bağları koparmaym. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olunuz.10
Hz. İsa havârilere şöyle demiştir:
- Siz uykuda olan kardeşinizin mahrem yerini rüzgârın açtığını görürseniz ne yaparsınız?
- Biz onu setredir, örteriz.
- Hayır! Siz onun avretini açarsınız.
- Hayret! Neden böyle yapalım?
- Sizden biri kardeşinin hakkında konuşulan bir lafı dinler, ona bazı ekler yaparak daha büyük bir yaygara ile etrafa yayar.
Abdurrahman b. Câbir b. Nefir11 babasından şunları rivayet etmektedir:
Ben Yemen'de bulunuyordum. Yahudi bir komşum vardı. Bu komşum bana sık sık Tevrat'tan bahsediyordu. Bir ara yahudi komşum yolculuktan dönmüştü. Yanma giderek şöyle dedim: 'Allah Teâlâ bizden (Araplardan) bir peygamber göndermiş... O peygamber bizi İslâm dinine dâvet etti ve bizde müslüman olduk ve aynı zamanda Tevrat'ı tasdik eden bir kitabı da Allah Teâlâ bize göndermiştir'. Bu sözlerimi dinleyen yahudi şöyle dedi:'Doğru söyledin. Fakat sizin o peygamberin getirdiklerini yerine getirmeye gücünüz yetmeyecektir. Çünkü biz peygamberin ve onun ümmetinin vasıflarını Tevrat'ta görmekteyiz. O peygamberin ve ümmetinin vasıflarından birisi şudur: Hiçbir müslümana helâl değildir ki, kapısının eşiğini kalbinde başka bir müslümana karşı nefret olduğu halde geçmiş olsun. Kim kardeşinin ayıbını örterse Allah Teâlâ dünya ve ahirette onun ayıbını örter.12
Müslüman kardeşinin ayıbını örten bir kimse sanki diri diri gömülen bir kız çocuğunu diriltmiştir.13
Kişi etrafına bakınarak konuşursa, o konuşma oradakiler için bir emanettir.14
Meclisler, emanetle kurulur; (orada konuşulan ifşa edilmez). Ancak üç meclis bu hükmün dışındadır: Birincisi haram bir kan akıtılan meclistir. (İkincisi haram bir namusun payimal edildiği meclistir. Üçüncüsü de helalinden kazanılmayan bir malın helâl sayıldığı meclistir).15 Aynı mecliste oturan iki kişi emanetle otururlar; (manevi teminat almış olurlar). Bu bakımdan hiç kimse için helâl değildir ki arkadaşının ifşa edilmesi hoşuna gitmeyen herhangi bir sırrını ifşa etsin. 16
Ediblerden birisine denildi ki: 'Senin sır saklaman nasıldır? O edib de şöyle cevap verdi: 'Ben sırrın mezarıyım'. Denilmiştir ki: 'Hür insanların göğüsleri sırların mezarlarıdır'.
Yine şöyle denildi: 'Ahmak bir insanın kalbi ağzındadır, akıllı bir kimsenin dili ise kalbindedir'. Yani ahmak kimse nefsindekini gizlemeye gücü yetmez ve bilmediği halde açığa vurur. İşte bundan dolayıdır ki ahmak bir kimsenin dostluğunu kesmek ve onun sohbetin den uzak durmak gerekir. Hatta ahmakları görmekten bile kaçınmalıdır.
Birisine şöyle soruldu: 'Sen sırrı nasıl muhafaza edersin?' Cevap olarak dedi ki: 'Haber vereni inkâr ederim. Haber almak isteyene de yemin ederim'.
Başka biri diyor ki: 'Sırrı gizlerim ve gizlediğimi de gizlerim'.
İbn Mutez17 buna şöyle belirtmiştir: 'Bana emanet edilen sırrı göğsüme yerleştiririm de göğsüm o sırra mezar olur'.
Başka biri, İbn Mutez'in bu şiirine şunları ilave ederek şöyle dedi: 'Göğsümdeki sır, kabrinin içinde yatan bir kimse gibi değildir. Çünkü kabirde yatanı görürüm ki, bir daha dirilip haşrolmayı bekliyor. Fakat ben göğsümdeki sırrı öyle unuturum ki, sanki hiçbir zaman o sırra muttali olmamışımdır. Eğer benimle onun arasında sırrı sırdan gizlemek mümkün olsaydı, sır da bilmezdi'.
Seleften biri bir arkadaşına sırrını ifşa etti. Sonra ona 'Benim sırrımı korudun mu?' dedi. O da cevap olarak '(Korumak değil) onu unuttum bile.. dedi.
Ebu Said es-Sevrî18 şöyle demiştir: 'Herhangi bir kimseyle arkadaşlık yapmak istediğin zaman, onu öfkelendir. Sonra senin durumunu ondan sormak için birini gönder. Eğer buna rağmen o, hakkında iyi şeyler söyler, sırrını saklarsa onunla arkadaşlık yap'.

Hz. Abbas,19 oğlu Abdullah'a şöyle demiştir: Ben şu kişiyi Hz. Ömer'i kastediyor görüyorum ki, seni ashab-ı kiramın ihtiyarlarından daha öne alıp kendisine yaklaştırıyor. O halde benden beş nasihat dinle:
1. Sakın onun hiçbir sırrını ifşa etme.
2. Sakın onun yanında hiç kimsenin aleyhinde bulunma.
3. Sakın ona yalan söyleme.
4. Sakın onun hiçbir emrine isyan etme.
5. Sakın o, senin herhangi bir hiyanetine muttali olmasın.
Hz. Peygamber (s.a) mü'minlere şöyle hitap etmektedir:
Birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinizi kıskanmayın. Aranızdaki sevgi ve muhabbeti kesmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olunuz. Çünkü müslüman müslü manın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu yardımlarından mahrum etmez. Onu mahcub etmez. Müslüman kardeşini tahkir etmek, şer olarak kişiye yeter de artar. Müslümanın kanı, malı, namusu diğer müslümana haramdır.20
Hakaretlerin en şiddetlisi müslüman kardeşinle mücadele etmektir. Çünkü başkasının konuşmasını tenkid eden bir kimse, konuşmacıyı cehalet ve hamakata nisbet etmiş olur veya bu konuştuğu konunun hakikatini anlamaktan gafil olmakla suçlamak demektir. Bütün bunlar müslüman kardeşine hakarettir. Karşısındaki insanı vahşet ve nefrete sürükler. Ebu Umame Bahilî'nin rivayet ettiği hadîs-i şerifte şöyle denmektedir: Hz. Peygamber, biz mücadele ederken çıkageldi. Bu durumumuzu müşahede eden Rasûlullah (s.a) kızarak şöyle dedi:
Ey ashabım! Tartışmayı bırakın. Çünkü onun faydası azdır. Çünkü o, arkadaşlar arasında düşmanlığı körükler.21
Seleften birisi şöyle demiştir: 'Kim arkadaşıyla münakaşa ederse, onun mürüvveti azalır, şerefi, gider.
Abdullah b. Hasan (r.a) şöyle demiştir: 'Erkeklerin mücadelesin den sakın! Çünkü sen mücadele ettiğin takdirde hâlim bir kimsenin hilesinden veya alçak bir kimsenin ani çıkışlarından emin olamazsın!...'
Seleften biri şöyle demiştir: İnsanların en âcizi arkadaş edinmek hususunda kusur gösterendir. Bundan daha aciz olan o kimselerdir ki, elde ettiği arkadaşlarını elinden kaçırır. Fazla mücadele etmek arkadaşları kaybedip aradaki bağın kopmasına vesile olur. Düşmanlığın yerleşmesine zemin hazırlar!'
Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Bin kişinin sevgisiyle bir kişinin düşmanlığını satın alma!'
İnsanın dostuyla mücadele etmesine, ancak akıl ve fazilet bakımından ondan daha üstün olduğunu belirtmek, onun cehaletini açığa vurmak suretiyle ona hakaret etmek gibi korkunç bir hastalık vesile olabilir. Bu hastalık aynı zamanda kibir, başkasını hakir görmek, başkasına eziyet vermek, ahmaklık ve cehaletle ona küfretmeyi de içine alır. Zaten düşmanlık da bu demektir. Böyle bir durumla kardeşlik ve dostluk nasıl bağdaşabilir?
İbn Abbas Hz. Peygamber'den şöyle rivayet eder:
Sakın kardeşinle mücadele etme! Onunla alay etme! Ona yerine getiremeyeceğin bir sözü verme.22
Muhakkak ki, malınızı vermek suretiyle herkesi memnun edemezsiniz. Fakat güler yüzle ve güzel ahlâk ile memnun edin.23
Arkadaşla mücadele etmek ise, güzel ahlâka ters düşer. Selef-i Sâlihîn arkadaşlarla mücadele etmekten o kadar kaçınmış ve sakındırmışlar ki, ondan daha iyisini yapmak mümkün değildir. Arkadaşlara yardım etmek hususunda o kadar teşvikte bulunmuşlardır ki, artık bu teşviki dinleyip tatbik eden arkadaşlarının isteğine meydan bırakmaz. Demişler ki: Sen arkadaşına 'kalk!' dediğin zaman, o da 'nereye' derse, böyle bir kimseyle arkadaşlık yapma! Aksine arkadaşlık 'Nereye?' diye sormak değil, derhal kalkıp sormaksızın arkadaşına tâbi olmaktır.
Ebu Süleyman ed-Daranî şöyle demiştir: Irak'ta bir arkadaşım vardı. Musibetler anında ona gidiyordum. Ona, malından bana bir şey ver diyordum. O da kesesini bana atar istediğimi kesesinden alırdım. Bir gün kendisine geldim ve 'Bir şeye muhtacım' dedim. O bana dedi ki: 'Ne kadar istiyorsun?' Bunun üzerine onun arkadaşlığı benim gözümden düşmüş oldu.
Başka biri şöyle demiştir: "Arkadaşından bir mal istediğin zaman, o da sana 'Ne yapacaksın?' diye sorarsa o, arkadaşlık hakkını terk etmiş olur". Arkadaşlığının devamı ve payidar olması, ancak sözde, fiilde ve şefkatte uygun hareket etmeye bağlıdır. Nitekim Ebu Osman Hıyfî24 şöyle demiştir: 'Arkadaşlara uymak onlara şefkat göstermekten daha hayırlıdır'. Ebu Osman'ın bu sözü doğrudur.

DİP NOT

  1. Bundan önceki bölümde geçmişti.
  2. Irakî bu hadisin aslına rastlamadığını kaydetmiştir.Ancak Zebidî İthaf us Saade adlı şerhinde böyle bir hadisin mevcudiyetine taraftar görünür ifadeler kullanmaktadır.
  3. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Kadı ve fakihti. Kûfe'de tabiînden sayılıyordu. Şâyân-ı itimad bir kimseydi. H. 44 senesinde vefat etmiştir.
  4. Taberânî, (Ebu Utbe'den)
  5. Harâitî, Mekârim-i Ahlâk; Beyhakî, Şyab'ul-İman, (zayıf bir senedle); Tirmizî)
  6. Ebu Dâvud, Tirmizî, Şemâil', Nesâî, Amel'ul-leyl ve'n-Nehar, zayıf bir se nedle)
  7. Buhârî, Tarih, (Ebu Hüreyre'den zayıf bir senedle); Nesai, (Ebu Hüreyre ve Ebu Said'den sahih bir senedle)
  8. Hâkim, Târih, (İbn Abbas'tan)
  9. Müslim ve Buhârî, (Ebu Hüreyre'den)
  10. Müslim ve Buhârî, (Ebu Hüreyre'den)
  11. Bu zâtın künyesi Ebu Humeyd'dir. Nesâî'ye göre şâyân-ı itimad bir kimsedir. H. 118 senesinde Hişam'ın hilafetinde vefat etmiştir. Rasûlullah'ın zaman ı saadetine ermiş, fakat cemal-i risalet ile şeref yab olmadığından tabiin-i kirâmın büyüklerinden sayılmıştır.
  12. İbn Mâce, (İbn Abbâs'tan); Müslim ve Buhârî, (İbn Ömer'den)
  13. Ebu Davud, Nesâî ve Hâkim
  14. Ebu Dâvud ve Tirmizi
  15. Ebu Dâvud
  16. Ebu Bekr b. Lâl, (İbn Mes'ud'dan)
  17. Lakâbı Muntasırbillâh, adl Abdullah b. Mutezubillâh'tır. Babası Abbasî hali felerinin onüçüncüsüdür. Kendisi şiirde parmakla gösterilecek derecede şöhret bulmuştur.
  18. İsmi Süfyan b. Said'dir. Meşhur künyesi Ebu Abdullah'tır.
  19. Abdülmuttalibin oğludur. Rasûlüllah'ın en küçük amcasıdır. H. 32 sene sinde iki gözünü kaybetmiş olarak 83 yaşında vefat etmiştir. Künyesi Ebu'l Fadl'dı.
  20. Müslim, (Ebu Hüreyre'den)
  21. Taberârıî, Kebir, (Ebu Umame ve Ebu Derdâ'dan)
  22. Tirmizî
  23. Ebu Yalâ, Taberânî ve İbn Adiy
  24. Künyesi Said b. İsmail'dir. Nişabur'da'ikamet ederek Şah Kirmanî ve Yahya b. Muaz er-Razi ile arkadaşlık yapmıştır.

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "