Zikir

   Zikir bir şeyi hatırda tutup unutmamaktır. Allahu Teâlâ’yı unutmamak demektir. Allah Azimüşşan hazretleri Rad suresi (28.ayeti kerime) de ‘’Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.’’buyurmuştur.

Kalbin nuraniyeti lezzeti ve ebedi sefası Allah’ın zikri iledir. Bunun yerine konulan her bir sevgili gölge hükmündedir. Bir insanın gölgesi hiçbir insana menfaat vermediği gibi kalpteki dünyevi sevgilerin de hiçbir menfaati yoktur.

 

 

ZİKİR

    Zikir bir şeyi hatırda tutup unutmamaktır. Allahu Teâlâ’yı unutmamak demektir. Allah Azimüşşan hazretleri Rad suresi (28.ayeti kerime) de ‘’Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.’’buyurmuştur. Kalbin nuraniyeti lezzeti ve ebedi sefası Allah’ın zikri iledir. Bunun yerine konulan her bir sevgili gölge hükmündedir. Bir insanın gölgesi hiçbir insana menfaat vermediği gibi kalpteki dünyevi sevgilerin de hiçbir menfaati yoktur.
    Rasulullah(s.a.v) efendimiz ‘’ Ya Rasulullah! Amellerin en faziletlisi nedir?
Sualine ‘’Allahu Teâlâ’yı zikretmektir’’cevabını vermiştir.
    Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki ‘’Allah, Allah diyen biri bulundukça kıyamet kopmaz.’’
    Gaflet zikrin zıddı olup, unutmaktır. Allah’ı unutmamak için zikirle meşgul olmak gerekir. Zikir, bütün tarikatların en önemli kaidesidir. Allah yolundaki müridin zikir ile dünyanın çok hallerine bağlanmaktan kurtulup rabbine yönelir. Allah’ı unutmaya sebep olan mecazi muhabbetleri unutup zat-i kibriyayı hatırlamak, müşahede haz, lezzet, iman, marifet ve muhabbetle mevlayı yâd etmek zikirdir.
  Zikir, nefse tesir bakımından Cenabı-ı Hakka ulaşmaya yarar. Allah’la ünsiyet ve yakınlık peyda ettirir. Allah’ın azametini lezzet olarak kalb de duymaya yarar. Kavanozdaki balın lezzetini anlamak için nasıl dil lazımsa, Allah’ın azametini anlamak için de kalp lazımdır.
•    Tezkiye,
•    Tasfiye,
•    Tecliye,
Dillerde dolaşan üç kelime manaları birbirlerine yakın olmakla beraber birbirlerinden farklı olarak kullanılan üç kelimedir, Aziz Mahmut Hüdai tarafından şöyle tarif edilmiştir.
  “Tezkiye; lügatte nemalandırmak, arıtmak, temizlenmek manalarında olup ıstılahta ise, dünya ve masiva tehlikesinden insanoğlunu pak etmektir. Allah’dan gayrı olan, Allah’a yaklaşmaya mani olan, her bir meseleye tasavvuf ıstılahında masiva denilir. Şu halde tezkiye;kemalatı artırmak,nefsin çirkin sıfatlarından temizlenmek maksadıyla dünyanın istek ve arzularından kurtulmaktır.
   Tezkiye, kalp için olursa tasfiye olur. Çünkü kalbin yaratılışı latif , hoştur, nuranidir, rabbinin emrindedir.
   Beyaz gömlek giymiş bir insanın beyazı, kirli bir işte çalışarak gömleğini kirlettiği gibi nefsin çirkinlik ve azgınlıklarına kapılan bir ümmet-i Muhammed de kalbini kirlendirir ki o insanın kalbi nefsinin esareti altına girmiş olur. Bu durumdaki kalbi arındırmaya tasfiye denilir.
 Tezkiye, sıfat değiştirmek, tasfiye hal değiştirmektir.
Koyunun derisinden çanta, üzümün suyundan pekmez yapmak tezkiye,
Karpuzun kabuğunu soymak, cevizin kabuğunu kırmak tasfiyedir.
    Tasfiye; saf, duru yapmak, temizlemek manalarına gelir. Kalbin her türlü kirli, paslı, lekeli mülevvesattan temiz ve duru hale gelmesidir. Tasfiyeye tutulmuş bir kalp Allah’u Teâlâ’ya yakın olur. Zikirden, kuran okumaktan, salatu selamdan dolayı hem kalpte tasfiye, hem de nefiste tezkiye meydana gelir.

    Kalbi tasfiyeden maksat Allah’u Teâlânın tecellilerine mazhar, ilahi rahmete kavuşmaktır. Nasıl yağmur yüklü bulutlar yeryüzüne yağmuru boşaltır da insanlar, bitkiler, hayvanlar ondan faydalanırsa, Allah Azimüşan’ın zatından ve azametinden tecelli eden nur ile yeryüzüne inmekte olan rahmet, bereket, inayet her an devam etmektedir. Hava gibi. Teneffüs ettiğimiz havanın burnumuza engellenemediği gibi Allah’ın rahmetinin de nihayeti yoktur. Hava Allah’ın rahmeti ile kıyaslanamaz, havanın kalınlığı 110 km dir. Oysaki Allah’ın rahmeti nihayetsizdir.
   Allah ‘ın rahmeti ve inayetinden kuzular koyun, ağaçların çiçekleri meyve olur.
   Kötü ahlaklı iyi, noksan insan kâmil olur. Günahlar onunla mağfiret olunur, cennet onunla kazanılır. Rahmeti ilahiye bu kadar nihayetsiz olduğu halde, kalbimizin Allah’ın emirlerini unutup dünya meşgalelerine dalması sebebiyle kalp kirlenip, paslanırsa Allah’ın rahmetinin geçmesine mani olur.
Bu yüzden kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi gereklidir.
   Tecliye; Allahu tealanın azametini bildikten sonra iman edip, imandan marifete, marifetten muhabbete, muhabbetten ülfete ve ünsiyete dönmek telciyedir.
  Şu halde zikir ile uğraşmak, kalbin tasfiyesi, nefsin tezkiyesi ve kulun tecliyesi için temel prensiplerin başında gelir.
  Nakşibendî Tarikatının esaslarından biri de gizli zikirdir.
Tüm tarikatlarda zikir bir esastır. Usulleri uygulanış biçimi değişiklik gösterebilir. Mesela Tarikat-ı Celvetiyye’de  zikrin esası 7’dir. Çünkü nefsin sıfatları 7’dir. Her bir zikir 7 çirkin sıfatı yok edecek şekildedir. Bu 7 zikir esmaül Hüsna da bulunan Allah’ın isimlerinden hu, hak, hayyum, kahhar, vb…
   Nakşibendîlerde Allah lafza-i celali başlangıçta zikir olarak talim ettirilir. Allah lafza-i celali (elif) ile başlayıp’’h’’harfi ile biter. Esmaül hüsnada ki tüm isimler bir arada zikredilmiş olur.
Bütün isimlerin bir arada toplandığı Allah lafza-i celalidir. İlerleyen derecelerde La ilahe illallah zikri de talim ettirilir.
Zikir…
Kalbin tüm hastalıklarına şifa verir.
İnsanın ahlak-i hamidiye sahibi olmasını sağlar.
Kalbin muhabbetle dolmasına yardımcı olur.
Aziz olan Allah Teâlâ hazretleri ile insan yücelik kazanır.
   Gizli zikir Hz. Muhammed (s.a.v.)den, Hz. Ebu Bekir’e(r.a.), ondan Selman-i Farisi, Muhammed Bin kasım, Beyazıt-ı Bistami, Hasan-ı Harkani silsilesi ile sürmüştür. Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) ‘ Allah bizimle beraberdir.’ Murakabesini Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimize telkin etmesi şöyle olmuştur: Risaletin on üçüncü senesinde Kureyşin aşırı zulmü üzerine Allahu Teâlâ Rasulullah’a (s.a.v.) hicret emri verdi.   Efendimize(s.a.v.) bu yolculukta Sıddıkı Azam refakat etti.
 Sevr mağarasına gelip içeri girdiler. Allahu Teâlâ onları himaye edip korudu. Ebu cehil’in Muhammed(s.a.v.) ve Ebu Bekir (r.a) diri veya ölü kim getirirse 100 deve vereceğini bildirmesi üzerine Kureyşin ileri gelenleri onları aramaya çıktılar. İz sürerek Sevr mağarasına geldiler. Efendimiz (s.a.v.) ve Hz Ebu Bekir (r.a.) gelenlerin ayak seslerini ve konuşmalarını duyuyorlardı.
Mağara kapısındaki Kureyşlilerin konuşmalarını duyan Hz Ebu Bekir’in kalbinde, beşeriyetin haleti olarak endişe ve yeisten dolayı üzüntü ve keder galebe çaldı. İki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.)Sıddık-ı Azam’ın üzüntüsünü
Gördü. O esnada Hz. Ebu Bekir(r.a.),  Hz Muhammedi (s.a.v.) koruyan Allah’ın kendisini de koruyacağını biliyordu. Ama elinde olmadan üzülüyordu. Muhammed (s.a.v.) ;
  — Üzülme ya Ebu Bekir, Allah bizimle beraberdir.
  Hz. peygamber bu sözü ile Hz Ebu Bekir(r.a.)’e şöyle demek istedi: Cenabı Allah’ın bizimle beraberliğini düşün. Çünkü böyle hale giriftar olup da mahiyeti ilahiyeyi düşünen bir kimseyi beşeriyetin gereklerinden olan üzüntü gibi şeyler istila edemez. Bu durumdan tamamen sıyrılıp kurtulur.
   Sıddıkı Azam da beşeriyet üzüntüsü gören Muhammed (s.a.v.)saadetli elini Hz. Ebu Bekir’in(r.a.) kalbine koyarak! Ya Ebu Bekir, gözlerini yum'' buyurdu.''Dilini depreştirmeden kalbinle gizlice Allah de.''

    işte Allah Resulü Allahın azamet sırrının, lafza-i celali bir elektronik mühendisin, bir elektronik cihaza, bir parçayı monte ettiği gibi, Allah lafzını Sıddıkı Azamın kalbine koydu. Mahiyeti sır olarak monte etti.
    
    Onun için Rasulullah (s.a.v.)''Allah Teâlâ bana ne ilka ettiyse, ben de Ebu Bekir’in kalbine ilka ettim.''sözü ile Allah Teâlâ risaletin hakikati olarak kalbine ne koyduysa, aynını Ebu Bekir Hz.nin kalbine koyduğunu ifade ediyor.
     Sıddıkı Azam dan da endişe zail oldu. Turuk-ı aliyede, bu sırrı Muhammediyet, mahiyet-i ilahiyenin esrarı, Hz Ebu Bekir’den Hz Selman-ı farisiye ondan Hz Ebu Bekir torunun Muhammed bin Kasıma ondan Cafer-i sadık’a ondan Beyazıd-ı bestami Hz.ne ve silsile halinde tevdi edile edile, bu tarikatın nuraniyeti telkin ile tecelli etti.
     O hale geldi ki Ebu Bekir'in (r.a)kalbini yakmaya başladı. Komşular yanık kokusunu alıp kebap yiyor sandılar. O’nu rasulullah'(s.a.v.)şikâyet ettiler.
    ''Ya Rasullullah (s.a.v.),kendisi evinde kebap yer, bize de koklatır ''dediler.
 Rasulullah sorunca bu kokunun kebap olmadığı, rahmeti rahmanın zikrinden kalbin yanan cesedinin kokusu olduğunu bildirdi.
     Bu mesele Peygamberin sahabesine, sahabenin tabiine ve ulu evliya -i azama üstadın talebesine telkini ile gelmiştir.
   Sureyi Zuhruf' ta mealen buyruluyor ki''Bir kimse rahmanın zikrinden yüz çevirir ise, ona şeytanı musallat ederiz. Şeytan da daima ona mukarrin olur.''(zuhruf 36)
   Elhikemü'l Ataiyye sahabi İskenderan-ı Ataullah Hz .''Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” buyururdu. Bundan dolayı şeytana düşmanlığa kalktılar. O senin kanının ve cesedinin içinde sen görmeden dolaşırken, sen ona nasıl düşmanlık edersin?
   Peygamberimize (s.a.v.)''şeytana nasıl düşmanlık edelim '' diye sordular. Ayetlerin mealiyle ve hadislerin ışığında şeytana düşmanlık, kendine bir dost aramakla olur.''Ya rabbim! hangi dostu bulayım ki şeytana sözü geçsin, görmediğim anda onu görsün, bana zulmettiği anda beni kurtarsın, benim kalbime agâh olsun?''

    Rabbim Teâlâ buyurdu: ya abdim! Beni dost et. Kim beni dost ederse şeytan ondan uzaklaşır.''Surei Zuhruf'da devamla buyrulmaktadır:''Hâlbuki şeytanlar insanları doğru yoldan men ederler. Şeytanlara ittiba eden insanlar, kendilerinin doğru yolda gittiklerini zannederler.''(zuhruf ,37) 
    Şeytan insanoğluna dost olursa, hayırlı yoldan men eder. Şeytana uyan ve onunla dost olan, dostluklarının eseri, şeytanın vesvese, iğda ve kandırması ile kötü işler yaparlar. Kişi, dostunu sevip koruduğu gibi şeytanın dostluğu ile kötü iş yaptığından, bilmeden onu korur. Şeytanın hilesini sezemez. Binlerce kötü işi güzel zanneder. Çeşitli kitaplarda bildirildiğine göre, insanın noksanını, kendisinden kâmil ve bilgili olanın nazarı anlar.
  Mürşidi Kamil, ilim, irfan, muhabbet ve ilmel yakin sahibi, nefs-i mutmaine ve yukarı makamlarda olduğundan, müridin noksanlarını bilir ve gösterir...

  Aynı sürenin bir sonraki ayeti :''Şeytanın aldatmasına aldanan kimse en sonunda bize geldiğinde, şeytana hitabeden der ki: ne olurdu seninle benim aramda doğu ile batı arası kadar mesafe olsaydı da birbirimizi görmeseydik. Zira sen ne kötü arkadaş imişsin. Ey şeytan, biz bilmedik, sana aldandık''(zuhruf 38).

   Taraf-i ilahiyeden şeytan ve ona aldananlara hitaben: Bugün size bu sözünüz fayda vermez. Zira siz nefsinize zulmettiniz. Çünkü siz azapta müştereksiniz.(zuhruf 39)
  Şu halde Allah'ın zikrinde uzaklaşan, kabir âleminde, ruz-ı cezada ve cehennemde bu hitab-ı ilahiyeye mazhar olur.
   Hayattüs Sahabede anlatılıyor: Musa (a.s.)buyurdu :''Ya rabbim, senin sevdiğin ve gazap ettiğin kulu ben nasıl bileyim? Allahu Teâlâ’nın vahyi şöyledir:''Ben bir kulumu sevdiğim zaman:
1-onun bütün gayreti ve himmeti benim zikrim olur.
2-o beni zikrederse, ben de onu yerde ve gökte zikrederim.
3-Onu masiyet işlemekten korurum.
4-Azabımı ona haram ederim.
5-Sevdiğim kulla ülfet ve ünsiyet ederim.

6-Kulluğun lezzetini ve ibadetin tadını tattırırım.

   Bir kul yaptığı ibadetten zevk almıyor, ibadeti ona şevk ve iştiyak vermiyorsa, nefsaniyetinin kusurundandır. İbadetin lezzetini bulmak isteyen, Allah yolunda sırr-ı ilahiye ermek, kulluğun izzetini tatmak isteyen mevlaya itaatkâr olup zikrini çok etmelidir.
     Evliya-i izamdan Muhammed Şüveyni hazretleri cemaatine şöyle buyurdu:''Size Allahu Tela’nın zikrini şiddetle tavsiye ederim. Dünyevi ve uhrevi bütün hacetlerinizi yerine getirir. Dervişin biri sordu:
  —Ben Allahu Telayı şiddetlice zikredersem her hacetimi verir mi?
  —Elbette
  —Ben bir kadını seviyorum ve onunla evlenmek istiyorum. Lakin kadın razı olmuyor. Ne yapmalıyım?
  Mürşit sofiyi halvete soktu. Sevdiği kadının ismini gece gündüz söylemesini söyledi. Derviş denileni yaptı. Çok geçmeden kadın kendiliğinden gelerek evleneceğini söyledi. Ama o kişi evlenmekten vazgeçti. Şeyhi ona şöyle dedi:''Sevdiğini samimi zikredersen Allah'ın onu sana göndereceğini anladın. Gel bu sefer Allah'ı âşık sıfatıyla çağır.''
Derviş zikre başladı. O hale geldi ki, beşinci gün keşfi açıldı.
 
      Bir zamanlar ahalisi çok günah işlediklerinden dolayı, Bağdat zalim bir kavim tarafından kuşatıldı. O zaman Cüneyt-i Bağdadi Hz.'nine talebesi Hz. Şibli orada bulunuyordu. Rüyasında Ona seslenildi.''Ya Şibli, şu Bağdat'ı neden yaktırıp yıktırmıyorum biliyor musun? Senin Allah deyişinden dolayı. Eğer sen samimiyetle Allah demeseydin, bütün Bağdat’ı yıkardık.''
   Hz Şibli manevi âlemdeki bu keşfiyatını Bağdat ahalisine anlatarak:
''Gelin siz de benim gibi Allah'ı zikredin de Allah bu belayı tez defetsin.''dedi.
  Ahali:''Biz de Allah diyoruz, yalnız sen mi diyorsun?''
''Evet, siz de Allah diyorsunuz, ben de diyorum. Ben Hakka uygun olarak Allah derim. Allah diyen kimsenin masivayı terk etmesi lazım gelir. Oysa siz hem Allah diyor, hem de günah işleyip isyan ediyorsunuz.

Zikir Allah’a yaklaştıran, düşmandan uzaklaştıran, kalbi temizleyen, ferahlandıran, sıkıntılardan kurtarandır. Günümüz dertlerinin devası hep ondadır. İlaç bellidir,tadı acı değildir,yudumlamaya cesaret gereklidir.