TASAVVUF YOLU

Tasavvuf, insana hitap eden ve insanı Allah Teâlâ Hazretleri’ne ulaştıran bir yoldur. Tasavvufun gayesi Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır. Bugün, insanlar tasavvufun başlangıç noktasında farklı sebeplerden dolayı bu yola adım atsalar da zamanla bir tek gayenin asıl olduğunu görürler. Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak ve yakin sahibi olmak…

Yaradılışın gayesi Allah Teâlâ’yı tanımak ve bilmek,  buna muhatap olan da insan ise her devirde tasavvuf olacaktır. Tasavvuf akılla anlaşılmaz, dille anlatılamaz, yanına yanaşılmaz bir şey değildir. Tasavvufu değişik şekillerde tarif etmek mümkündür ve kolaydır. Fakat tasavvufun yaşantıya tatbiki nefse hitap ettiğinden zordur.

Tasavvufa hem adım atan hem taş atan onu iyi tanımalıdır. Yoksa biri cehalet, diğeri de gaflet ile kul hakkı yemiş olur. Tasavvuf terbiyesi Allah ve Resulünün öğrettiği edep üzerine kurulmuş, manevi bir ahlak eğitim sistemidir. Tasavvufun her bir kısmında Peygamberimizin yaşantısından, ahlakından, tavsiyelerinden parçalar vardır. Tasavvufun temel eğitim sisteminde sohbet, zikir, rabıta, nefis mücadelesi ve ahlaki eğitim yer alır.

“İlahi ente maksudi ve rızake matlubi.” gayeye,

“Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” ile zikre[1],

            “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” ayeti ile rabıtaya[2],

Nitekim size (içinizde görev yapmak üzere) sizden bir Resul (Peygamber) gönderdik ki ayetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.” ayeti ile nefis mücadelesine teşvik vardır.[3]

Bunlar amaç değil, yakini sağlamaya yarayan araçlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in ashabı, Efendimizin sohbetinden elde ettiklerinden başka bir şeyle adlandırılmadılar. Zira sohbet faziletinden daha üstün bir fazilet yoktur. Bunun için onlara “sahabe” denildi. İkinci asırda da sahabelerle sohbet edenlere “tabiin”,  onlardan sonraki asırda da tabiin ile sohbet edenlere “Tebe-i Tabiin” denildi. Daha sonra insanlar arasında ihtilaflar çıkmaya başladı. Din işlerine gereken ilgiyi gösteren havassa, dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse manasında “zahid” denildi. Birçok fırkalar ortaya çıkınca her fırka “zahid” bizdedir, diye iddiada bulundu. O vakit nefisleri Allah Teâlâ ile bulunanlar ve gafletten kalbini muhafaza edenler, yani ehl-i sünnetin havası, kendilerine “tasavvuf” ehli dediler. Bu büyüklere tasavvuf adı, hicri 200 senesinden evvel meşhur olmuştur.”[4]

Tasavvuf terbiyesinin merkezinde bir rehber (mürşid-i kâmil) bulunur. Bu kişiye mürşid denilir. Mürşid insanları eğitme yetkisini halktan değil, Cenab-ı Allah’tan alır. Mürşid-i kâmiller Allah Teâlâ’nın emirlerine uyan, sünneti seniyyeyi yerine getiren, yanlarına gidildiğinde size Allah’ı hatırlatan ve kendileri her an Allah Teâlâ’yı hatırlayan insanlardır. Gönülleri ilahi ikramlardan kendi payını almıştır.

 

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de “Gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarınca sel oldu, sel de yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir ziynet veya bir eşya yapmak için ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir, işte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır! İşte Allah böyle misaller verir!”[5] buyuruyor. “Allah gökten bir su indirdi de her vadi (dere) kendi miktarınca akıp su ile doldu.” ayetinde anlatılan sudan murat, ilimdir; vadiler ile kastedilen de kalplerdir.

“Allah Teâlâ safi bir inci yarattı. Ona azametle nazar edince inci hayâsından eridi, gitti ve su hâlinde aktı.”. Bu ayet-i kerimede anlatılan “İşte kalplerin safiliği bu suyun o kalplere ulaşmasından hâsıl olmuştur.”[6]denmiştir.

“Allah gökten su indirdi.” ayetiyle Allah Teâlâ kullarına bir misal vermiştir. Bir yerde sel olduğu zaman, selin aktığı dere ve vadilerde hiçbir pislik kalmaz, sel suları bütün kirleri siler süpürür. Aynı bunun gibi Allah Teâlâ’nın kullarına taksim ettiği nur, o kimsenin nefsinde aktığı zaman onda gaflet, karanlık ve sıkıntı bırakmaz, temizler.

“Allah gökten su indirdi.” ifadesi ile kullara taksim edilen bu nur “Vadiler kendi miktarınca aktı.” sözüyle de ezelde kalpler için taksim edilmiş nurlara işaret edilmiştir.“Üstte oluşan köpüğe gelince, sel onu alır götürür.” ayeti ile de kalpler üzerindeki nefsanî kir ve zulmetlerin gitmesiyle temizlenmiş ve nurlanmış olmasına işaret edilmiştir.

Ayetin devamında “İnsanlara fayda veren ise yerde, yerinde kalır.” Doğru olmayan her şey kalpten çekip gitmiş, onun yerine Hak Teâlâ kalpte kalmıştır. Bu ayet Allah’ın kullarına lütfettiği bütün keramet çeşitlerini içine alır.

Her kalp bu ilahi ikramlardan kendi payını almıştır. Tefsir, hadis ve fıkıh âlimleri kalplerinde akan bu nurlu sudan güçleri yettiğince istifade etmiş, takva sahibi gerçek âlim ve sufilerin kalpleri de bu rahmet suyundan kendi miktar ve nasiplerince faydalanmıştır. Yükselme ve makam arzusu, itibar elde etme duygusu, mal biriktirme endişesi gibi dünya muhabbeti ile dolu ve kirli kalpler de kendi durumuna göre içinde bu suyu akıtmıştır. Kalplerinde bu türlü duyguları olanlar, ilim adına bir takım şeyler elde edebilirler. Fakat ilmin hakikatine ve manevi lezzetine ulaşamazlar. Gerçek fakihler, dünyaya gönlünü kaptırmayan ve ilmiyle kalpleri uyandırılan ve ihya mertebesine ulaşan muttaki kimselerdir.

Tasavvufun en mühim konularından birisi takvadır. Takva, bütüngünahlardan kendini koruyanmuttaki kul olmak demektir. “En iyi mutasavvıflar kimlerdir?” diye bir soru sorulsa “En takvalı insanlardır.” denilebilir.

İlimlerin kaynak ve dağılma noktası Rasûlullah (s.a.v)’dır. Efendimizin kalb-i şerifi hidayet ve ilimle kaynayan bir denizdir. Allah Resulü ilim kaynayan kalbiyle ümmetine yöneldi. Nur saçan yüzünü, anlayış kanallarına sahip olanlara çevirdi. Efendimizin yöneldiği her bir kalp ve anlayış kanal sahiplerine, o kimsenin payı ve nasibi kadar ilim aktı. İşte ümmetin âlimlerinin idrak ve zihnine ulaşan bu pay, dini hakkıyla anlatmaktır.

Sufiler de güzel anlayış sahibi oldukları için gerçeği bildiler, bildikleri ile amel ettiler. Amel edince Hakkı yakinen tanıdılar. Yakinen tanıyınca da tam hidayete ulaştılar. Kim Allah’ın dinini güzel anlarsa onun teslimiyet ve yaşantısı da o nispette güzel olur, ilahi davete hemen icabet eder ve yakın nurundan nasibi daha fazla olur.

Peygamber Efendimizin maneviyat denizinden gelen hicrette, sığınmış oldukları mağarada Efendimizin gönlünden Hz. Ebubekir (r.a)’in gönlüne akan ve Hz. Ebu Bekir (r.a) vefat edince silsilemizin ikinci halkasını oluşturan sahabe-i kiramdan Selman-i Farisi (r.a)’ye devredilen, Selman-i Farisi (r.a) vefat ettikten sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)’in torunu Kasım bin Muhammed (r.a)’e,  ondan sonra Resulü Ekrem (s.a.v)’in torunu Cafer-i Sadık (r.a)’a devredilen bu nur, silsile yolu ile bu şekilde günümüze kadar ulaştı. Bu nurlu yol gönülden gönüle hitaben kıyamete kadar devam edecektir. Silsilenin her devirde nurlu bir halkası olacaktır. O halkadan, her insan kendi nasibince faydalanacaktır. Su akacak, kalpler kendi miktarınca dolacaktır.

 “O Allah insana bilmediği şeyleri öğretti.”[7],  insana bilmediklerini öğreten Allah’tır. İlim ve hikmet Allah tarafından kalplere ikram edilmiştir. “Anlayışlı kulaklar duyup anlasın.”[8] diye… Sufiler de anlayış bakımından Allah’a yakın olduklarından söylenenleri en iyi şekilde anlayıp uygulamışlardır.

Gerçek sufi, mukarrebun sıfat ve makamındaki kimsedir. Sufi yüce hâlleri ve insanların çoğunun anlayamayacağı gizli hâlleri ile iman, ilim, zevk sahibidir. Sufi, ruh makamında müşahede sahibidir. Sufinin hâlden hâle geçmesi kalbinin varlığı sebebiyledir.”Sufiler” dediğimizde mukarrebun makamına çıkmış velileri kastettiğimiz bilinmelidir.[9]

Mutasavvıf ise, sufilerin hâl ve özelliğine vakıf olan kimsedir. Kalp makamında murakabe sahibidir.

Sufilere benzemek isteyen ( müteşebbih)’in ise, sufileri sevmeleri,  onların ruhlarının meylettiği ilahi şeylere onun da ruhunun meyletmesi sebebiyledir. Çünkü Allah’ın emrine, O’na yaklaştıran ve O’na yakın olan kimselere muhabbet duymak ruhun o tarafa çekilmesi ile meydana gelir. Müteşebbihler, kendini zahiren onlara benzetip de hâl olarak onlar gibi olmayan kimselerdir. Sufilere benzemek isteyen müteşebbih de nefisle mücadele ve muhasebe içindedir.[10]  “Hiç bir hâli müteşebbihlere de benzemeyen bugünkü tasavvuf ehli olduğunu düşünen kimselere ne ad verilir?” sorusu üzerinde düşünülmelidir. Ben “şuyum” diyen insan, bu vasıflara sahip mi, değil mi, araştırmalıdır.

Tasavvuf güzel insanları, güzel paydalarda bir araya toplayan bir muhabbet sistemdir. Bu topluluğa mensup olan insanlarda güzel hâl ve tavırlar ortaya konur. Gül yağı satıcısının dükkânına giren insanının üstü, gül kokar. Tasavvuf ehli insan olayları sadece zahiren değerlendirmeyen, farklı bakış açıları olan insandır. Bu özellikleri kalplerine gelen suyun eşsiz bir membadan gelmesindendir. Kaynağı bildiklerinden, kendilerini kaynakta birleştirip yeri geldiğinde toprak olup bulut olmuşlardır. Her kesimin kendilerinden istifade ettiği bu topluluğa ne mutlu…

 

 

 

DİPNOT



[1]
Enfal, 45

[2]Tevbe, 119

[3]Bakara, 151

[4]Mevlana Halid, Mektubat

[5]Ra’d ,17

[6]Şihabuddîn Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf

[7]Alak(96),5

[8]El-Hâkka(69),12

[9]Şihabuddîn Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf

 

[10]Şihabuddîn Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "