TASAVVUF NE DEMEKTİR, KAYNAĞI NEDİR?

"Tasavvuf" kelimesinin hangi kökten geldiği konusunda İslâm âlimleri arasındaki görüşler, onun tamamen İslâmî kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.

 Bu hususta muhtelif görüşler arasında; tasavvufun, arınmışlık ve seçilmişlik anlamına gelen; "safâ", "safvet" ve "ıstıfâ" kelimelerinden neş'et etmiş olacağı ifâde edildiği gibi, ona âit üslûbun ilk tezâhür şekli olan "ehl-i suffe" nâmıyla yâd edilen ashâbdan bâzı âbidler ve zâhidlerin giydikleri "sûf" denilen yün hırkadan alındığı görüşü genel kabul görmüştür.

Tasavvufun çok çeşitli tanımları vardır, bunlardan birkaçı şöyledir:

Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir
  Ebu'l-Hüseyn en-Nûrî:
   "Tasavvuf ne şekil, ne de bir ilimdir; o sadece güzel ahlâktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı mücâhede ile ilim olsaydı öğrenmekle tahsil edilirdi. Bu sebeple sırf şekil ve ilim, maksada ulaştıramaz. Tasavvuf,  Hakk'ın ahlâkına bürünmektir." buyurarak, onun ahlâk ile kopmaz bağına işaret etmiştir.

Tasavvuf, NefsTezkiyesi ve KalbTasfiyesidir
   Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalbin insandaki hayâtî ehemmiyetini şöyle ifâde buyurmuştur:
   "... İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi, kötü olursa bütün beden kötü olur. Dikkat ediniz ki, o kalbdir." (Buhârî, Îmân, 39)

Allâh'ın huzûruna ancak selîm kalble, yâni tasfiye edilen, bütün mânevî hastalıklardan arındırılıp içi ilâhî muhabbet ile doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanların kurtulacağını Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:

   "O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh'a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ." (eş-Şuarâ, 88-89)

Tasavvuf İhlâstır

Tasavvuf, Allâh'a karşı samîmiyettir., âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere, Huzûr-i ilâhîden kovulan İblisin kimleri azdıracağı şöyle söyleniyor:
   "Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsunki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslıkulların müstesnâ!.." (el-Hicr, 39-40)

Bir hadisi şerifte de: "Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvâ bakımından) kalplerinize ve amellerinize bakar." Buyrulmaktadır.(Müslim, Birr, 34)

Tasavvuf, Rızâ ve Teslîmiyettir.

Ebû Ali Ruzbârî tasavvufu:  "Kovulsa bile, kişinin sevgilinin kapısında diz çöküp sadâkat ve teslîmiyetle beklemesidir." diye târif etmiştir.

Tasavvuf, kalbi dünya sevgisinden arındırma ve Allah’a(c.c) bağlama cehdinin adıdır

Bir mürşid-i kâmile, “Sizin işiniz nedir, siz neyle meşgulsünüz” diye sorduklarında, “Bizim işimiz, çözmek ve bağlamaktır” cevabını vermiş. Tekrar sormuşlar: “Efendim, bağlamak ve çözmek ne demektir, bizi aydınlatır mısınız?” diyenlere buyurmuş ki, “biz bize gelen kimselerin kalplerini dünyadan çözer, âhirete bağlarız,  Allah’a bağlarız.”

Tasavvuf, "De ki: Allâh sana yeter!" (er-Ra'd, 43) âyetiyle insanları Hak yoluna davet etmektir. Yine tasavvuf, "Rabbine dön!" (el-Fecr, 28) lafzının zevkiyle kendinden geçmektir."
  

Tasavvufun kaynağına ve mahiyetine bakacak olarsak islamın kendisinden ayrı tutulamayacağını görürüz; Cibril hadisi diye bilinen hadisi şerifte şöyle anlatılmaktadır,

Hz. Ömer (r.a) naklediyor: "Bir gün biz, Hazret-i Peygamber'in (asm) yanında bulunurken huzur-u Nebevîye, üzerinde yolculuk eseri görünmeyen, hiçbirimizin tanımadığı bir adam geliverdi, Peygamberimizin ta yanına oturdu. Diz kapaklarını O'nun diz kapaklarına dayadı. Ellerini dizlerine koydu ve:
- Ey Muhammed, bana İslâm'dan haber ver? dedi. Allah'ın Resûlü buyurdu ki:
- İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in (asm) Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet etmen (Kelime-i Şehadet), namaz kılman, zekât vermen, Ramazan ayında oruç tutman, (yol bakımından gücün yeterse) hac etmenden ibarettir.
- Doğru söylüyorsun, dedi. [Ömer diyor ki: "Biz buna hayret ettik. Hem soruyor, hem de Peygamberi tasdik ediyordu."].
Adam devam ederek:
-Bana îmandan haber ver, dedi. Allah'ın Resûlü buyurdu ki:
-İman, Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve bir de hayır ile şer (her şey)'in Allah'ın takdîri ile olduğuna inanmandan ibarettir.
Adam:
- Doğru söylüyorsun, dedi ve devam ederek ilâve etti:
- Banaihsandan haber ver?
Allah'ın Resûlü bu suâle de:
- İhsan, Allah'a, görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen onu görmesen de O seni görür, buyurdu.
Adam devam etti:
- Bana Sâat'ten (Kıyâmetin zamanından) haber ver.
Allah'ın Resûlü:
- Bu mes'ele hakkında kendisine sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir. (Yani bu hususta ben de senden fazla bir şey bilmiyorum) Lâkin onun alâmetleri vardır, karşılığını verdi.
Adam, bunun üzerine Allah Resûlünden, Kıyâmetin alâmetlerini haber vermesini istedi.
Allah Resûlü de, Kıyâmetin bâzı alâmetlerinden bahsetti.
Adam, bundan sonra huzur-u Nebevîden ayrılıp gitti. Arkasından Resûlüllah (asm) ashâbına hitâben:
- O adamı bana geri çeviriniz, diye emretti. Ashab adamı geri getirmek için derhal harekete geçtiler... Fakat adamı bir türlü bulamadılar. Yer yarılmış, sanki içine girmişti. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü:
- İşte o Cibrîl'dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için insan kılığında geldi, buyurdu(Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1) bu hadîs İslamî hükümlerin bize tasnifini veriyor.

Bu beş sorudan ilk üçü dünyada bizim yapacağımız şeylerle ilgilidir. Son ikisi de Ahiret ile ilgilidir.

Bunların ilk üçü nedir? İman, İslam ve İhsan. İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz ve 3 gruba ayrılır, deriz. Birincisi İmani hükümler yani inanca dair itikadi hükümler, ikincisi Amelî hükümler, ne yapacağımıza ya da ne yapmayacağımıza dair hükümler. Mesela meleklere iman etmek ya da Ahirete iman etmek imani hükümlerdendir. Namaz kılmak, abdest almak İslami yani ameli hükümlerdendir. Yani birincisinde neye inanman gerekir, neyi inkâr etmen gerekir, ikincisinde de neyi yapman gerekir, nelerden uzak durman gerekir, yani inançla birlikte bedenen yapacağımız şeyler ibadetler belirlenmiştir. Üçüncü hüküm ise ihsandır ki, iç dünyanın terbiyesi ile ilgilidir, ruh terbiyesi, nefis terbiyesi ya da nefis tezkiyesi dediğimiz şeydir.

Bu üç hüküm birbirini tamamlar. Bunlardan birincisi olmazsa yani iman kısmı olmazsa, o insan müslüman değildir. Ve o şekilde ölüp giderse Kur'ân-ı Kerîmin ifadesiyle ebediyen cehennemliktir.  Artık bu kişinin cehennemden kurtulup cennete girmesi mümkün değildir.  Tabiatıyla bunların da kendine göre şartları ve adabı vardır. İman eden kişi Peygamberimiz’in talim ettirdiği gibi iman edecek. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm’de diyor ki (Bakara : 137),

“Onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola gelmiş olurlar”.

  Bir de bu imana göre bir amel, bir eylem ortaya koymak gerekir. İşte bu ameller, eylemler sistemini biz Resûlullah(s.a.v)dan öğreniyoruz ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. İşte ikinci grup bu hükümleri, yani dinin ameli kısmını ifade ediyor.

Üçüncü grup İhsandır. Bu da, nefis tezkiyesi, ruh terbiyesi ile ilgili hükümlerdir ki bu üç hüküm birlikte insanı, kamil insan yapan hükümlerdir.

Diyelim ki dinin, imani kısmı olur da ameli kısmı olmazsa her zaman sönmekle karşı karşıya olan çıplak bir iman demek olur. Bu şuna benzer; Fanusu olmayan, etrafında cam muhafazası olmayan bir muma, bir lambaya, nasıl ki herhangi bir rüzgârın bunu söndürmesi çok kolay ise, amelle desteklenmeyen iman da her zaman yok olmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla iman ve amel birlikte olması gerekir. Bir de ruhunu terbiye edilmesi gerekir. Bunu biz bütün İslami hükümlerde görürüz. Namazda da görürüz, zekâtta da görürüz, hacda da görürüz, kurbanda vs.de de görürüz. Dolayısıyla tasavvuf ya da ruh terbiyesi Cibrîl Hadîsindeki bu soru ve cevabına dayanmaktadır.

 İhsan, kalbin gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınması sonucu yakin haline ulaşmaktır. Yakin, kalbin Cenab-ı Hakkı görüyor gibi bir şuur ve hassasiyete sahip olması demektir. Bu hal, her mümin için bir hedeftir.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) bu hadisle bize işaret ettiği gibi; din imanla başlamakta, ibadetlerle olgunlaşmakta, ihsanla tam olgunluğa erişmektedir.

Tasavvuf dinin ahlak kısmını tarif eder. Bu ilim, fıkıh ve kelam gibi müstakil bir ilimdir ve alanı çok geniştir. Bu ilim, kalp, hal ve amel ilmidir. Bütünüyle dinin bir parçasıdır.

Tasavvuf, dinin özünü teşkil etmesi bakımından, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlayıp asr-ı saâdete kadar bütün peygamberlerin hayatlarında mevcut olagelmiştir. Öyle ki, her peygamberin hayatında tasavvufun pek çok düsturunu bulabilmek mümkündür. Fakat tasavvufun günümüzdeki manasıyla sistemli bir ilim olarak tedvini ve sülûk olunan bir yol olarak ortaya çıkışı ilk olarak hicrî ikinci asırda başlamıştır.
          Şöyle ki ; Hz. Peygamber (s.a.v) hayatı süresince dinin merkezinde bizzat kendisi bulunuyordu. Manevi tezkiye ve terbiye onun nezaretinde gerçekleşiyordu. Ondan sonra bu görev farklı usullerle yerine getirilmeye çalışıldı.

Peygamberimizin yaşadığı asırdan sonra kalp hastalıkları çoğaldı ve yaygınlaştı. Öyle ki dini hayata taklit hakim oldu. Yaşanan manevi gerilemeye devlet yönetimi bir çare bulamadı. Bütün iyi niyetlere rağmen fıkıh alimleri bu manevi gerilemeyi durduramadılar, onu üzülerek seyrettiler.

Hadis alimleri içine düşülen manevi boşluğun tehlikelerini sadece anlatmaktan başka bir şey yapamadılar. Tefsir alimlerinin uyarıları halkı yöneldiği dünya hırsından alıkoymadı.

Bu arada hicri II.asırla birlikte yeniden bir ihya hareketi başladı. Bu, sönmeye yüz tutan dini hayatı canlandırma hareketiydi. Bu dini yaşantıdaki canlanmanın başında büyük veliler, mürşidler bulunuyordu.

Bu veliler ve mürşidler, aynı zamanda daha sonra bir disiplin halini alacak tasavvufi terbiyenin temellerini oluşturdu. Hasan el Basri, Maruf el-Kerhi, Malik b. Dinar, Zünnun el-Mısri, Süfyan es-Sevri, Haris el-Muhasibi, Cüneyd el-Bağdadi gibi zatlar bu hareketin ilk öncülüğünü yapan kimselerdir.

 

Kaynaklar:

1-      Osman Nuri Topbaş, Sohbet Ve Makaleleri

2-      Prof.Dr.Orhan Çeker , Tasavvufun Doğuşu Sohbeti

3-      Kaynaklarıyla Tasavvuf (Dilaver Selvi)