Tasavvuf Her Devirde Gereklidir

TASAVVUF HER DEVİRDE GEREKLİDİR.

Seyda-i Taği günümüzdeki âlimlerin kefilidir. İslamiyet bu güne dek kefalete binaen yani birisinin diğerine kefil olmasıyla gelmiştir. Tebligatta, tedrisatta icazet yoluyla gelmiştir. Medreseye giren bir talebe ilimde belli bir noktaya gelse dahi ona icazet verilmezse, bildiğini insanlara anlatmaya hakkı yoktur. Eski usule göre hocası ona kefil olarak icazet veriyorsa dese ki ben bu insana kefilim, o ilmini almıştır, ilmini İslam aleyhinde değil de lehinde kullanır yani hak namına söyler, nefs namına söylemez diye bir senet verirdi. O dönemlerde bu icazetler bulunmasaydı kimse bir hocanın sözüne itimat etmezdi, herkes buna çok dikkat ederdi.

Dünya ticaretinde dikkat edildiği gibi ahiret ticaretinde de dikkatli olmak gerekir. Hz. Resul (s.a.v) peygamberlik davasında bulunmuş ve senet olarak Kuran-ı Kerim’i göstermiştir. Vefatından sonra Hz. Ebu Bekir’e tabi olunmasını istemiş, “Onun kefili benim” demiştir. Bir âlimin söylediği şeylere mümin inanırsa inancı o doğrultuda olur.  Yanlış bilgi inançsızlığa bile neden olur.

İKoski_Mehmed_Pasha_Mosque_in_Mostar___Bosnia_and_Hercegowina.jpgslamiyet bugüne dek hep tarikat yoluyla gelmiştir. Bir mürşid-i kâmil zat vefat edeceği zaman, milyonlarca insanın arasından seçtiği halifesi için; bu insan bu emanete hıyanetlik etmez, hakkı anlatır, o bu ferasete sahiptir deyip, ona kefil olmuşsa, o insana güvenmek gerekir.
Seyda-i Taği döneminde, tasavvuf ilmi medreselerden başka hiçbir müessesede yapılmıyordu. Seyda-i Taği’nin 150 yıl evvel Nurşin’de başlattığı bu fütuhat kıyamete dek sürecektir. Dünya ve Türkiye’de bildiğiniz bir çok  evliya-ı salihin orada yetişmiştir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hz. Allah’ın varlığının kabul edilmediği bir dönemde yaşamıştır.

Tasavvuf erbabı usul olarak yaşadıkları dönemde insanların en çok neye ihtiyacı varsa o boşlukları doldurmak için çalışırlar. Mesela Nurşin Medresesinde 150 yıldır tedrisat ve tasavvuf müsavi olarak devam eder. Bazı zamanlar ilim tasavvufun önüne geçer, şu an zamanımızın yüzde otuzunu tasavvufa verirken, yüzde yetmişini ilme veriyoruz, insanların irşadıyla uğraşıyoruz. Bu ilim dairesi içinde bütün ilimler mevcuttur: fıkıh, risale, İmam Gazali…

İslamiyet’te 3 müessese vardır: fıkıh, akaid, tasavvuf. Tasavvuf, fıkıh ve akaidin zeminini oluşturur. Hiçbir akaid ve fıkıh imamı tasavvufu kabul etmemezlik yapmamışlar. Bilakis hepsi tasavvufa girmişlerdir. İmam-ı Azam Ebu Hanife “Cafer-i Sadık’ı tanımamış olsaydım helak olurdum.” der.
Üstad Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde insanlar inanç yönünden çok eksikti. Tarikata girecek insanların ehl-i iman olması gerekir,  bir insana Allah’a inanmadığı halde “Gel tarikata gir.” denilmez, çünkü tarikat imanlı insanlara hitap eder. Bu nedenle “Zaman insanların imanını muhafaza etme zamanıdır.” demiştir. Bunları söylerken aynı zamanda tarikatla ilgili Mektubat’ında Telvihat-ı Tis’a bölümünde sekiz yaprakta tarikatın methiyesini sayar. Orada der ki: “Tarikat miractır, mirac-ı Ahmed’in (a.s) gölgesi altında manevi bir kalple seyri suluk, belirli bir yol neticesinde iman ve Kuran hakikatlerini müşahede etmektir.”

Başka bir yerde;  “Tarikatın içerisinde bu kadar muhasırlar,mefatihler varken günümüzde bulunan bazı firak-ı dâlle  - hak yolda olmayan- cemaatler tarikatın inkârına giderler. Bu insanlar mahrum kaldıkları tasavvuf nurundan başkalarının da mahrumiyetine sebep olurlar. Bunlar ehl-i dâlledir, inanmayın.”

“Ama en çok medar-ı teessüfüm -teessüf ettiğim insanlar- tarikatı direkt inkâr etmeyen, ehl-i tarik olmayan ama tarikatın içerisinde yapılan bazı hataları iddia ederek tarikata girmeyen insanlardır. Onlar tarikatı bu yolla inkâr ederler. Hiçbir kurum kusursuz olmaz. İslamiyet hakiki bir müessesedir fakat ehil olmayan kişiler tarafından suiistimal edilebilir.”

Bediüzzaman Hz. tarikata girmek mi girmemek mi lazım diye bir mukaddime yapıyor, girilmediği takdirde insanın tasavvuf nurundan mahrum kalacağına dair mukaddime yapıyor.

“Allah’ın adaleti tüm insanların üzerine şu şekilde olacak: adalet müminlere yapılan hasenat ve seyyiatın ölçüsüne göre olacak yani bir mümin ahirette Allah karşısında eğer iyiliği fazlaysa Allah onu affeder, eğer kötülüğü fazlaysa Allah onu cezalandırır. Allah katında hasenat ve seyyiatın sayısına bakılmaz, dünyada yapılırken şartlarına uygun yapılmış mı yapılmamış mı ona bakılır. Mesela bir insan sadaka olarak sadece bir hurma vermiş, bunu yaparken de şartlara uymuş; başka bir ise dağlar kadar altını sadaka vermiş ama şartlara uygun vermemiş. Allah katında bir hurma bir dağ altına münecci  olabilir.”
Üstad Bediüzzaman bunu şuna bağlar:

“İşte kesinlikle ehl-i tarikin ahirette hasenatının seyyiatına fazla olacağına dair en büyük delili, dünyada ehl-i dâlle hücum ettiği zaman sadece ehl-i tarik kimseler imanını muhafaza edecektir, onun için adil ama samimi bir ehl-i tarik -yani çok cahil ama samimi olan- zamanın müteferrik ulemalarından daha fazla imanını muhafaza eder.” Çünkü insan tarikata girdikten sonra tarikattan aldığı feyz ve bereket vasıtasıyla, meşayihe beslediği muhabbetle imanını kurtarır. Bazen ayağı kayıp günah işleyebilir ama hiçbir zaman zındıkların yoluna girmez, sürekli doğru yolu takip eder.”

“Eğer tarikatta hissesi olmayan kişi; bütün ilimlerde en üst noktaya ulaşsa, amel-i tâati  ile yükseklere çıksa dahi imanını muhafaza etmesi müşküldür.  Günümüzde bazı firak cemaatler olabilir. Bunlar İslami emirlerin dışında yaşadıkları halde, kendilerine hâk olan tarikatların adını vermiş olabilirler. Sizler onların davranışlarıyla hâk olan tarikatları kötüleyemezsiniz.” der.

Burada Üstad Bediüzzaman Hz. nin söylediklerinde 4 nokta var: 

1.Tasavvuf’u  inkâr edenlere ehl-i dâlle demesi
2. Tasavvuf ehli kimsenin hasenatını şartlarına uygun yapması, bu nedenle ahirette kendini kurtaracaktır, demesi
3. Tasavvuf dairesinde  hissesi bulunmayan insan ahir zamanda imanını muhafaza etmede zorlanacaktır, demesi.
4. Tasavvuf’u adındaki her tarikat hâk olan değildir.  Hâk olan tarikat kıyamete dek sürecek olandır , demesidir.

“Bende sizin gibi; -hâşâ- Tasavvuf’un insanın dinine, ahiretine, ruhaniyetine yönelik hiçbir faydası yoktur diye düşünsem dahi sizler sırf bu sebepten dolayı …? Bütün İslam Âlemini birbirine bağlayan kardeşlik rabıtasını en iyi şekilde bugün ifşa eden tarikatlardır. Siz Tasavvuf’u sırf bu sebeple bile inkâr edemezsiniz. Sadece neden bu olsa bile, hatta İslam’ın nurunu söndürmek için bütün Hıristiyan âlemi toplanıp hücum etse dahi, tarikatlar İslam’ın sarsılmayan kalesidir. Osmanlı devletini 600 yıl ayakta tutan güç bildiğiniz o müthiş ordular değil, camilerin arkasında bulunan ehl-i tarikin tekkeleridir. Madem öyle ey sahtekâr, milliyetperver insanlar, tarikatın bu kadar mefâhirleri  varken bütün bu mefâsıdları  çürütecek bir tane kusurunu söyleyin ben de sizin dediğinizi yapayım” der.

IMG_0234.jpg

Üstad Bediüzzaman Nurşin'de yetişen bir zat olmakla, Risale-i Nur da o medresenin birer numunesidir. Medresenin asıl sahipleri medresedekilerdir. Bunu kendisi söyler, bende bunlara binaen söylüyorum. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Nakşibendî tarikatına zarar verdiğini söyleyen insanlarda olmuştur. O da “hâşâ ben Nakşibendî Tarikatını inkâr etsem ne fayda, Cenab-ı Allah Nakşibendî büyüklerinin alınlarına kendi Nakşî hakikatini resmetmiş, benim maksadım Nakşibendî Tarikatının hakikatini idrak edemeyen insanların zihnini oraya sevk etmektir.” der

Nurşin Medresesi öyle bir yerdir ki, Allah’ın oraya öyle bir teveccühü vardır ki bütün bildiğimiz zümre-i salihin orada yetişmiştir. Allah katında yapılan bu hizmet çok kıymetlidir. Bu nedenle bu zeminde bulunmak da çok kıymetlidir. Ben bazen kıyas için şöyle düşünüyorum -hâşâ başka hizmetleri küçümsemek için değil, anlatabilmek açısından- örneğin Allah katında keyfiyyet önemlidir, usulüne göre verilen küçük bir hurma, dağ kadar altından daha kıymetlidir. Allah sayıya bakmaz, dolayısıyla şöyle bir müessese düşünelim: niyetleri hizmet etmek ve bunun için yüz milyon destekçisi var. Yani yüz binlerce tohum ekilmiştir, fakat hiçbiri ağaç olmamış. Farklı bir zeminde ekilen tohumun ağaç olup meyve vermesi o yüz bin tohuma bedeldir. Bunu kitaplar böyle anlatır. Mesela biz medresede yüzlerce öğrenci yetiştiririz onların içinden bir tane âlim çıksa bu çok büyük bir fütuhattır. Yoksa her talebenin tanınan veli olması önemli değildir. Nurşin medresesinde Üstad Bediüzzaman Hz. gibi yüzlerce âlim yetişmiştir. Onların kitapları medresedeki has hocaların anlayacağı dilde yazıldı. Üstad Bediüzzaman’ın kitapları ise Arapça değildir, avama yönelik yazılmıştır.  Seyda Molla Muhyeddin’in, Seyda Şeyh Fadlullah’ın, Şeyh Alâeddin’in (k.s) ilmi Bediüzzaman'ın ilminden aşağı değildir, Onu çok aşmış insanlardır. Avam bunları bilmez çünkü avamın seviyesinde kitapları yoktur. 

Nurşin'de bu kadar tohum ekiliyorsa, bu kadar âlim yetişiyorsa Allah’ın oraya teveccühü çoktur. Diğer türlü hizmet güzeldir ama Nurşin gibi olmaz. Onların tümü bir araya gelse bir Üstad Bediüzzaman gibi olamazlar ama Nurşin Üstad Bediüzzaman gibi binlercesini yetiştirmiştir.
Üstad Bediüzzaman’ın intisâb ettiği, müridi olduğu bir yerde, hatta bunlar başta hiçbir şey iken, intisâb ettikten sonra bulundukları makam onlara verilmiş ise ve herkes bunu böyle itiraf ediyorsa, zümre-i salihinin boş kalan yerlerinde yer almaktan daha akıllıca bir şey olmaz. Ama insan o safta bulunmayıp, Nurşin kıblegâhına teveccüh etmeyip, Seyda-i Taği imametine tabi olmazsa, bu kadar zümre-i salihine tabi olmayıp, onlar bilmiyor ben biliyorum ben bunlara tabi olmam ben kendim bir yol bulur giderim derse akılsızca hareket eder. Bunlar bu işin erbabıdır.
Üstad Bediüzzaman farklı bir yerde tarikatı şöyle anlatır:“Ahiret seferinde insan herhangi bir silsileye dâhil olarak, o kafile-i nuranî ile ebedü-l abad  yolunda arkadaş olur, yalnızlıktan, vâhidiyetten  kurtulmuş olur.”

Sizler bu silsileye girence manen onlarla ünsiyet içinde olursunuz, vesvese ve şüphe hücumu karşısında onların ittifaklarına  itimat etmek sizi kurtarır. 
Mevlana Halid Bağdadi Hz. kendi döneminin müceddiddir , ilmi her yerde çok yaygındır. “O âlimlerin bir kısmı da bu fitneye dâhil olacak ama ilmiyle amel edenler müstesna; ilmiyle amel edenler de buna yakalanacak ama muhlis, ihlâslı olanlar müstesna; ihlâssız insanların bir kısmı da buna yakalanacak, tehlikeyle karşı karşıya olacaklar.” hadis-i şerifini okuyunca ihlâslı bir zeminde bulunmadığını görüp, Seyyid Abdullah Dehlevi’ye intisâb ederek tasavvuf âlemine girmiştir ve “kimse zamanının muhakkik âlimi  olsa dahi tasavvuftan zerre miktar ayrılmasın, zemin kaygandır kapılırsınız” demiştir.

Hz. Resul (s.a.v) ise ahir zamanın fitnesine karşı ümmetini uyarmıştır. Eskiden siyah ve beyaz vardı ama bu zamanda her gördüğümüz beyaz, beyaz değil içinde kötülük de var. Ahir zamanda iman çok tehlikede olacak. Resul-i Ekrem (s.a.v)  ahir zamanda insanlar camiye imanlı girecek imansız çıkacaklar, bunun farkında olmayacaklar hadis-i şerifiyle ahir zamanın tehlikesini bildirmiştir.  Bütün bu tehlikelere karşı Allah dostları bu zamandan çok korkmuşlar,  Allah’tan o zamana ulaşmamayı istemişlerdir, bizler ise çok rahatız, Elhamdülillah Müslüman’ız diyoruz.

Hz. Resul (s.a.v) ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır dedi, bugün kaç fırkaya ayrıldık. Herkes doğru benim diyor, İslam’ın hiçbir kıstasını almadan herkes kendini düşünüyor. Hâlbuki İslam, doğrunun kıstaslarını belirlemiştir. Bunları bilmek için ilim ve mantık gerekir. Bu üstadların hepsi hâşâ deli olmaz ya; onların doğru kabul ettikleri, teveccüh ettikleri yerde insan bir şey bulamıyorum derse, nefs ve şeytan ona mani oluyor demektir. Çünkü insan doğru yola girdiği zaman nefs ve şeytan devreye girer, nefs bunun için yaratılmıştır. Allah nefse “Senin sahibin hakikat namına bir şeyler inşa ettiği andan itibaren devreye gir.” emrini vermiştir.

Şeytan devreye girince harici şeytanlar da devreye girer ama şeytana karşılık bizde güzel bir ses vardır, bu aklın sesidir.  Hz. Resul “Müjdeler olsun o insana ki; akıl bedenin kontrolünü almış, nefs esarette kalmış ama yazıklar olsun o insana ki; nefs bütün bedeni ele almış, akıl ise hapse alınmış, konuşsa bile susturulmuş.” demiştir.

“Eğer nefsinizden daha büyük bir düşman biliyorsanız nefsinizi daha tanımamışsınız, Allah’tan daha büyük bir dost tanıyorsanız da daha Allah'ı tanımamışsınız.”

Dolayısıyla insan iyiliğe yöneldiğinde nefs ve akıl konuşur. Nefs, insana “sen söz verdiğin zaman bir daha günah işlersen sonun daha kötü olacak” der. Hâlbuki Allah'ın bir nizamı vardır. Sizler günah işlediğiniz zaman bununla beraber Allah’a acziyetinizi beyan edip özür dilemiyorsanız Allah bundan nefret eder. Hem kusur işliyorsunuz hem de nizamsızlığınıza karşı tövbe dahi etmiyorsunuz.

Tövbe ederken “ Ya Rabbi ben nizamsızlık yaptım fakat irademe karşı çok zayıfım, belki yarın gene yapacağım ama bin defa da yapsam sana acziyetimi bildireceğim. Ya Rab! İrade kontrolümü aklımın eline geçir” demeli. İşlediği günahtan pişmanlıkla tövbe eden bir insan hiç günah işlemiş gibidir. Kuran-ı Kerim’de Allah Teâlâ “Ey iman edenler, nasuh tövbe ile tövbe edin ki Allah da sizin kabahatlerinizi affetsin ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun. (Tahrim /8) der. Bu nedenle tövbe etmek Allah’ın emridir, yapmazsanız, mazeret beyan etmezseniz yarın cehennem size müstahak olacaktır. Devlet dairesinde çalışan amir memur ilişkisi de böyledir. Memur nizamsızlık yapar işe gelmezse; amirine özürde bulunur, halini açıklar. Amir merhametli ise çoğu zaman affeder.  Fakat memur işe gelmediği halde özür dilemezse amir onu bir an evvel uzaklaştırır. Bir nevi Allah ile kulun arası da böyledir. Aksi halde insan küfre gider.

Dünyada insanların imtihanı için bin bir türlü tuzaklar kurulmuş. Elbette ki kulların ayağı kayacak, bırakın biz gibi insanları, peygamberler dışında evliyaların bile günaha ayağı kaymış. Ama evliyalar kalkıp yola devam etmişler, binlerce kez tövbe etmişler, günde yüz defa tövbe edenler olmuştur. Allah tövbeleri kabul etmeyecek olsaydı ayette “tövbe edin” demezdi. Tövbenin de şartları vardır. Büyük bir zatın, bir mürşidin gözetiminde şahadetine binaen tasavvuf halkasına girerek tövbe etmek gerekir velev ki insan yarın tekrar günah işlese yine tövbe etmeli.

Allah’ın en çok hoşuna giden insan, tevvab olan   insandır. Tevvab olmak çok günah işlemeyi gerektirir. Resul-i Ekrem (s.a.v) "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”   buyurdu. Kulun tövbesini Allah affetsin ki Allah’ın Settar, Gaffar vasfı tecelli etsin. Allah çokça mağfiret edendir. Nasıl ki Rahman adaletse bunlarda affetmektir.









 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "