Tasavvuf Hak mıdır Ve Neden Gereklidir ?

altKuran-ı Kerim dört esas üzerine kurulmuştur.Tevhid, nübüvvet, haşr ve adalet.  Tevhid, Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyetinden, nübüvvet Hazret-i Resul'ün risaletinden bahseder. Haşr öldükten sonra tekrar yaratılmadan ve adaletten bahseder. Bu dört önemli mevzunun içerisindeki sebep de yine buna bağlıdır ki; insan yaratıldığı zaman kâinatın ilgisini çekti ve lisan-ı hal ile sordu: bende yaratıldım ama sizler farklısınız asırlardır milyonlarca insan yaşıyor, ölüyor hepsinin hali bir diğerinden farklı, siz her asır sonunda nereye tekallüp (Bir halden başka bir hale değişmek.)ediyorsunuz, sultanınız kimdir?” Kuran-ı Kerim bu dört sual üzerine kurulmuştur. Kuran'ın mucizelerinin biri de budur. Kuran-ı Kerim,  her ayetinde bu dört unsura ait işaretler içerir;  tevhid, nübüvvet, haşr, adalet.

 

TASAVVUF HAK MIDIR VE NEDEN GEREKLİDİR?

altKuran-ı Kerim dört esas üzerine kurulmuştur.Tevhid, nübüvvet, haşr ve adalet.  Tevhid, Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyetinden, nübüvvet Hazret-i Resul'ün risaletinden bahseder. Haşr öldükten sonra tekrar yaratılmadan ve adaletten bahseder. Bu dört önemli mevzunun içerisindeki sebep de yine buna bağlıdır ki; insan yaratıldığı zaman kâinatın ilgisini çekti ve lisan-ı hal ile sordu: bende yaratıldım ama sizler farklısınız asırlardır milyonlarca insan yaşıyor, ölüyor hepsinin hali bir diğerinden farklı, siz her asır sonunda nereye tekallüp (Bir halden başka bir hale değişmek.)ediyorsunuz, sultanınız kimdir?” Kuran-ı Kerim bu dört sual üzerine kurulmuştur. Kuran'ın mucizelerinin biri de budur. Kuran-ı Kerim,  her ayetinde bu dört unsura ait işaretler içerir;  tevhid, nübüvvet, haşr, adalet.

Bismillahirrahmanirrahim, Bismillah- Allah’ın vahdaniyetin işaretidir, besmelede fiilin cümlenin sonuna bırakılmasıyla Allah'ın isminin öne alınması bütün bunları red etmekle, başlamayı yalnız Allah'ın ismine tahsis etmek içindir ki, "Ne kendim ve ne başkası yani akla gelebilen hiçbir isim ile değil ancak yüce Allah'ın ismi ile şu işime başlarım, başlıyorum." demektir. Bundan dolayı besmele bir de tevhid mânâsı içerir. Besmeledeki kelimelerin sıralanışında en fazla etkili olan nokta baştaki " = bâ" harfidir. "Ba" harfi sayesinde biz Allah'ın ismine ulaşırız.

“ ba” cer harfidir, car mecrurun muteallikı olduğundan Hz. Resul’e hitap olduğu için bu takdir edilir. Denilir ki, “ Ya Resulallah! Bismillahirrahmanirrahim.

Rahman; dünyada yarattığı her varlığın rızkını veren,  dünyada şefkat veren, nimetler veren anlamındadır, adaletten bahseder.  Rahim ise, ahirete teveccüh eder. Müslümanlara nimet vermek, kâfirlere de hak ettikleri cezayı vermek ile adaletten bahseder.

Kevser suresinde “inna a’teyna kel Kevser”  ayeti kerimesinde inna- biz, a’teynake sana verdik, Ya Rasulallah, el Kevser – Kevser sütü ahirettedir.  İnna kelimesinde de tevhidden bahseder, a’teynake kelimesi adalet anlamını içerir. Burada bulunan kef harfi sen manasındadır ve Hz. Resul’e hitap edilir, nübüvveti içerir. Kevser ise ahiretten bahseder, haşrdan bahseder.

Kuran-ı Kerim insanların nereden geldiğini, nereye doğru gideceğini, kâinatın niçin yaratıldığını, insanın bu dünyada ne için hangi vazifeyle bulunduğunu bize anlatır.  Cenab-ı Allah manasız bir şeyi yaratmazdı.  Hz. Resul gibi bir muallim olmamış olsaydı, size cevap verecek bir rehber, bir mürşid olmamış olsaydı kâinat yaratılmazdı. İnsanoğlu yaratılmasaydı her şey abes, manasız kalacaktı. Dolayısıyla Hz. Resul öyle bir mana ile yaratıldı ki, cennet ve cehennemin, insanoğlunun yaratılmasına vesile oldu. Kuran-ı Kerim nübüvvetten bahsederken Resulullah’ı sevmenin mana ve öneminden bahseder.

Hz resul irşad vazifesini tamamladıktan sonra gelen ümmetine  “Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının nebileri gibidir.” buyurarak, “Üzülmeyin benden sonra fazilet bakımından değil fakat kabiliyet ve donanım bakımından daha önce yaşamış peygamberlerle aynı nitelikte âlimler çıkacakdır. Şura suresi 23.ayeti kerimedeİşte Allah iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: "Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum." Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.

Resul-ü Ekrem (s.a.v) niçin ehl-i beytine karşı böyle muhabbet duyulmasını ister. Çünkü Resul-ü Ekrem (s.a.v) öyle bir ferasete sahipti ki; Hz. Âdem’den onun dönemine kadar zulumat perdesi altında yapılan bütün hadiselere vakıftı, yerdeyken melaikeleri, miraca yükselip Cemaullah'ı gördü. İstikbalde nübüvvete varis olacak, bu hizmeti devam ettirecek Şah-ı Abdülkadir Geylani, İmam Rabbani gibi zatların çoğunlukla kendi ümmetinden çıkacağını gördü. O gün o zatlara görevini verip, onlara çok teveccühlerde bulundu. Hz Hasan ve Hz Hüseyin’in başlarını öpmüş omuzlarına oturttu. Hz Hasan ve Hz Hüseyin’e çok teveccühlerde bulundu. Çünkü Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelen zatlar, kendi döneminin güneşleri olabilecek ve insanları zulumattan kurtaracaktı. Bu zatları görüp onlara büyük teveccühlerde bulunmuştur. Dolayısıyla o gün bize o mesajları veriyor. Madem bu zatlar hizmetkârdır, Seyyidül murselin Madem cemaatin önderidir, o hizmetleri ehli beyt devam ettirmiştir, buna  binaen onları sevin, onları takdir edin ki Resulullah da o gün sizi sevip takdir etsin.

alt

Resul-i Ekrem’den (s.a.v)  sonra kıyamete dek sürecek zamanda insanlar peygamberler olmadan doğru yolu nasıl bulacaklar?

Resul-i Ekrem (s.a.v) öyle bir ferasete sahipti ki; Hz Âdem’den onun dönemine kadar zulümât perdesi altında yapılan bütün hadiselere vakıftı. Yerdeyken melaikeleri görür, Cebrail (as) ile konuşurdu. Miraca yükseldiği gece Cemalullah'ı, cenneti, cehennemi gördü. O gece Allah Teâlâ’nın pek çok sırrına vakıf olan Resulullah (s.a.v);  kendisinden sonra nübüvvete varis olacak, bu hizmeti devam ettirecek kulları da gördü. Onlara teveccühte bulunarak, görevlerini verdi. Bu zatların çoğu Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.a) soyundan çıkacaktı. Bu nedenle mirac mucizesinden sonra çok sevdiği torunlarının başlarını öpüp, omuzlarına oturttu.

“Ümmetimin âlimleri varislerimdir.”[1] Hadis-i şerifinde âlimlerin yaşadıkları toplumda ne kadar önemli olduklarını açıklayan Resul-i Ekrem’den (s.a.v)  sonra eğer peygamber gelecek olsaydı; İmam Rabbani, Abdülkadir Geylani, Ebu Yezid Bestami, İmam Ebu Hanife, Gavs-ı Hizan, Seyda-i Taği (k.s) gibi tasavvufun temelini oluşturan bu zatların biri olacaktı.

 “Ümmetine karşı bu üslubu kullan, onlara de ki; ahiretinizin kurtuluşu için mukaddes bir hizmet karşılığında sizden hiçbir ücret talebim yok ama ehl-i beytime karşı muhabbet etmenizi istiyorum.”[2] ayeti kerimesinde Allah Teâlâ Resulullah’ın ehl-i beytine bu yüzden muhabbet duyulmasını ister. 

Şeyh Abdülkadir Geylani, Mevlana Halid Bağdadi gibi döneminin güneşleri olacak, insanları zulümattan kurtaracak bu zatları Resulullah (s.a.v) o gün sevip, onlara teveccühte bulundu. Kendisinden sonra gelecek ümmetinden de bu hizmetleri karşılığında onlara muhabbet duyulmasını istedi.

Resul-i Ekrem (s.a.v)  irşad vazifesini tamamladıktan sonra gelen ümmetine “Vefatımla sarsılamayın, üzülmeyin. Benden sonra fazilet bakımından değil, fakat kabiliyet bakımından daha önce yaşamış peygamberlerle aynı nitelikte erler çıkacak.” buyurdu.

“Tarikat” ismi

Resul-i Ekrem (s.a.v) peygamberler arasında sadece kendisinde bulunan nebilik vasfını Hz. Ebu Bekir’e (r.a) öğretti. Vefatından sonra ümmetinin ona tabi olması için: “O ilmini had safhada kullanır, sizi Hakk’a davet eder, sizi Hakk’a ulaştırır, dalalete sevk etmez, nefsine esir olmuş bir zat değildir. Onun güvencesini ben veriyorum. Benim güvenenimi de Allah veriyor. Şüpheniz varsa elimde bunun senedi vardır. Bu senet Kuran'dır. Şüpheniz varsa alın okuyun.” Buyurdu.

Böylelikle Resul-i Ekrem’in (s.a.v) vefatından sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) ile başlayan bu velilik görevi; Hz. Ebu Bekir vefat edince, silsilemizin ikinci halkasını oluşturan, Sahabe-i Kiram’dan Selman-i Farisi’ye geçti. Selman-i Farisi vefat ettikten sonra Hz. Ebu Bekir’in torunu Kasım bin Muhammed’e, ondan sonra Resulü Ekrem’in (s.a.v) torunu Cafer-i Sadık’a geçti.

Cafer-i Sadık vefat edince Kasım Ebu Yezid Bestami, Ebu Hasan Harkani, İmam Gazali, Şah-ı Nakşıbend, Şeyh Ahmed Yesevi gibi tasavvuf zeminini oluşturan bu zatlarla silsile devam eder.

Resul-i Ekrem (s.a.v) ile başlayan bu yol; ilk olarak Muhammediye ismiyle anılır.

Hz. Ebu Bekir’den Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin dönemine kadar "Bekriyye" veya "Sıddîkıyye"

Bâyezîd Bestami’den Abdülhâlık Gucdüvânî'ye kadar "Tayfûriyye" veya "Bâyezîdiyye"

Abdülhâlık Gucdüvânî'den Şâh-ı Nakşıbend Bahâeddin Buhârî'ye kadar "Hacegâniyye"

Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinden Ubeydullah Ahrâr Hazretlerine kadar "Nakşıbendiyye"

Ubeydullah Ahrâr’dan İmam-ı Rabbânî'ye kadar "Ahrâriyye"

İmam-ı Rabbânî'den Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'ye kadar "Müceddidiyye"

Mevlana Hâlid Bağdâdî'den günümüze kadar da "Hâlidiyye" adıyla anılmaktadır.

Resul-i Ekrem’in (s.a.v) vefatının ardından bu silsiledeki insanlar yaşadıkları dönemde İslam’ın güneşi olarak kabul edildiler ve yetiştirdikleri halifeleri ile binlerce insana ulaştılar. Kıyamete dek devam edecek bu silsileye milyonlarca âlim, ulema intisâb etmiştir.

 

Tasavvuf ismi ne ayette ne hadiste geçer peki geçmediği halde nasıl itibar ediyoruz?

 Tasavvuf kelime olarak değil fakat içeriği ile Kuran ve hadiste geçer. Mesela Kuran-ı Kerim’de namazın nasıl kılınacağı anlatılmaz. Kuran-ı Kerim’de anlatılmıyorsa doğru değildir gerekçesiyle namazı terk etmez, Resul-i Ekrem’den (s.a.v) öğrenilen şekilde kılarız. Kuran-ı Kerim’de medrese kelimesinin geçmemesi, medrese eğitiminin yanlış olduğu anlamına gelmez, önemli olan burada bahsedilendir.

Tasavvuf, Allah’ın emirleri ve sünnet-i seniyyeden miskali zerre kadar dışarı çıkmaz. Tasavvufun içerisinde bulunan ezkarlar Hak dine ve sünnete aykırı olan şeyler değildir.

 

Farz edelim ki tasavvuf ayette ve hadiste geçiyor peki, biz hüküm vermeye ehil miyiz?

Bazı konularda Kuran ve hadiste geçmediği halde hükümler verilir. Bu hükümler kıyas ile verilir. Kıyas ise sadece o konunun üstadları tarafından yapılabilir.

İslamiyet üç müessese üzerine kurulmuştur. Fıkıh, akaid, tasavvuf. Her ilim, kaidelerini oluşturan imamlara sahiptir. İnanç esaslarında Mâturidi ve Eş’ari tabi olunması gereken itikat imamlarıdır. Fıkhî meselelerde ise İmam Hanefî, İmam Şâfii, İmam Maliki, İmam Hanbelî gibi mezhep imamlarından birine tabi olarak şer’i hükümler yerine getirilir. Bu insanların ilimleri ve takvaları bizimkinden çok fazladır, bu nedenle onlara tabi olmamız gerekir.

Tasavvuf da bir ilimdir ve bu ilimde de tabi olunması gereken imamlar vardır.

 

İman muhafazası için tasavvuf

İnsanın bu dünyada bulunmasının en büyük sebebi imanını korumasıdır. 1400 seneden beri selef âlimleri tasavvuf olmadan kişinin son nefeste imanını koruyamayacağı konusunda ittifaktadırlar. Bediüzzaman Said Nursi Hz. tarikatın gerekliliği hususunda şöyle der: “Tarikatta hissesi olmayan kişi, zamanın muhakkik âlimi dahi olsa zındıkların tuzaklarına karşı imanını muhafazada zorluk yaşar.” 

Tarihte yaşamış hangi büyük zata bakarsanız bakın mutlaka bir mürşid-i kâmile bağlı olduğunu görürsünüz. Bütün İslam âlimleri tasavvuf halkasına dâhil olmuşlardır. İnsan eğer ben bu kişilere itibar etmek istemiyorum, kendi başıma doğru olanı bulabilirim derse, büyük tehlikeye düşer. Eğer insanın ilmi İmam Ebu Hanife’nin ilminden daha yüksekse ve nefsini tamamen öldürmüşse kendine farklı bir yol, farklı bir tarikat kurabilir ki İmam Ebu Hanife tasavvuf olmadan imanın muhafaza edilemeyeceğine inanır.

Şah-ı Nakşibend, İmam Rabbani, Şeyh Abdulhalik Gücdevani gibi büyük zatlar ittifaken bir insanın tasavvuf olmadan imanını muhafaza edemeyeceği görüşündedirler.

İmam-ı Azam Ebu Hanife zamanının en büyük medresesinde pek çok talebeye, maddi imkânlara ve padişahın desteğine sahip en üst konumda olan bir hocaydı. Vefatından iki yıl evvel, kalbindeki boşluk onu kendisine bir mürşid-i kâmil edinmeye yollara düşürdü. Şam’a gidip Cafer-i Sadık’a intisap etti ve yıllarca nefs tezkiyesinde bulundu. Vefatının ardından görülen rüyalarda “Eğer Numan’ın son iki senesi olmasaydı, helak olacaktı” diyerek tasavvufun önemini vurguladı.

Mevlana Halid Bağdadi Hz. kendi döneminin müceddididir, ilmi her yerde çok yaygındır. “O âlimlerin bir kısmı da bu fitneye dâhil olacak ama ilmiyle amel edenler müstesna; ilmiyle amel edenler de buna yakalanacak ama muhlis, ihlâslı olanlar müstesna; ihlâssız insanların bir kısmı da buna yakalanacak, tehlikeyle karşı karşıya olacaklar.” hadis-i şerifini okuyunca ihlâslı bir zeminde bulunmadığını görüp, Seyyid Abdullah Dehlevi’ye intisap ederek tasavvuf âlemine girmiştir.

 

Tasavvuf ve amel

İslam’ın emirlerini yerine getirmek farzdır. Kılınan namazın, tutulan orucun kabul edilip edilmeyeceği ise belli değildir. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir ve yine nice oruç tutanlar vardır ki oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur”1 hadis-i şerifinde bunu açıklamıştır.

İbadetleri yerine getirmek önemli olduğu kadar, ibadetleri halis niyetle, temiz bir kalple yapmak da çok önemlidir. Tasavvufun özünde Allah’ın rızasını kazandıracak ameller işlemek ve nefs tezkiyesi yapmak vardır. Bu nedenle ehl-i tarik kimsenin ibadetlerinin Allah katında daha makbul olduğu, kabul edilebilir olduğuna inanılır.

 

Tasavvuf ruha yansır

İnsan iki şeyden ibarettir, biri beden diğeri ruhtur. Allah Teâlâ   “Kalplerinde hastalık vardır”2 ayeti kerimesiyle ruhun hastalanmasından bahseder. Sürekli gayri meşru yerlerde bulunan, Allah’ın zikrinden uzaklaşan insanların ruhu hastalanır. Ruhu hastalanan insanın bedeni de hastalanır. Böyle insanlar hiçbir yerde huzur bulamazlar. Günümüzde bu hastalanmaya psikolojik rahatsızlık diyoruz.

Hastalanan beden maddi ilaçlarla tedavi edilebilirken, hastalanan ruhun tedavisi  “İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah Teâlâ’nın zikri ile rahata kavuşur”3 ayeti kerimesinde bildirildiği üzere sadece zikirle olur.

Resul-i Ekrem’in (s.a.v) ailesiyle, ashabıyla olan münasebetlerinin yanı sıra Allah Teâlâ ile olan ayrı bir iç âlemi vardır.  Tasavvuf da Resul-i Ekrem’in (s.a.v)  iç dünyasına bakan taraftır.

Fıkıh ise kişinin zahir tarafıdır. Mesela Resul-i Ekrem (s.a.v) Allah’ın huzuruna çıkarken öyle bir korku içerisinde olurdu ki namaza durduğunda sahabe-i kiram göğsünden kaynama sesi işitirdi, bu Resulullah’ın iç âlemidir. Namaz esnasında secdeye varması ise dış âlemidir. 

Tasavvuf insanın iç âlemine hitap eder.  Kişi, muhasebesini kendisiyle yapar, kendini düzeltme gayretinde bulunur. Bu nedenle tasavvufa giren insanlar amellerini düzelttikleri gibi ruhlarını da düzeltirler.

 

1 İbn Mâce, “Sıyâm”,21

2 Bakara/10

3 Ra’d/28


 

 



[1]
Buhari ,ilim,10; Ebu Davud, ilim 3

[2] Şûra 42/23

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "