Kalbin Ehemmiyeti

Evliyaullahtan biri: “Vücut bir ülke gibidir. Bu ülkenin merkezi kalptir. Kalp ya düşman elindedir ya da dost elinde. Eğer iman cumhurbaşkanı; akıl başbakan; tevekkül, kanat, hilm, tevazuu, sabır gibi güzel huylar da bakanlar olursa merkeze dost hâkim olmuştur. Azalarımıza Hakk’ın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçındırır. Eğer şeytan cumhurbaşkanı; nefis başbakan; dünya sevgisi, şehvet, kibir, benlik, riya gibi kötü huylar bakanlar olursa merkeze düşman hâkim olmuştur. Azalarımıza Hakk’a isyanı bildirecek, elimizi zulmetmek için, gözümüzü harama bakmak için, kulağımızı nahoş sözleri dinlemek için kullanacaktır.” demiştir. Ülkenin yönetimi idareciye bağlıdır. İdareci kötü olursa ülke huzursuz olur. İdareci salih, takva ehli ise ülke de huzurlu olacaktır. Göz ibretle bakacak, el sadaka verecek, dil doğruyu söyleyecek, ayak hayır yolunda yürüyecektir.

 

Kalbin Ehemmiyeti

“Çeşmelerde bardağın, doldurmadan kor isen
Bin yanında durursa, kendi dolası değil”


 Kabı doldurmak için onu çeşmenin tam altına koymak lazımdır. Tıpkı bunun gibi kalbi doldurmak için de kalbin açık olması ve o sohbetteki feyzi almaya hazır olması gerekir. Yoksa çok sohbete oturulur, çok insan dinlenir; fakat dikkat edilmez, kalp açık tutulmazsa içine hiçbir fayda sağlanılmaz. Tıpkı ters çevrilmiş bardağın içine yağmurun dolmayacağı ya da taşın üzerine düşen damlaların akıp gideceği gibi. Peki, nedir kalbi açık tutmanın yolu? Birincisi, niyet, ikincisi ise rabıtadır. Malum, niyet her iyi amelin başıdır, esasıdır. Rabıta ise tasavvufta kalbi uyanık tutmanın yegâne yoludur. Çünkü mürşid-i kâmiller o kimselerdir ki siz onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Devamlı rabıtalı olan bir kalp ise mürşidi, dolayısıyla da Allah’ı düşünmüş olur.

Rabbimiz (c.c ) buyuruyor ki: “ Ne malın ne de evladın fayda vermediği mahşer gününde ancak tertemiz bir kalp ile gelenler kurtuluşa ererler.” Peygamberimiz de (s.a.v.): “Muhakkak ki Allah sizin cisim ve suretlerinize bakmaz. O, ancak sizin kalbinize (niyetlere) ve amellerinize bakar.”buyuruyor. Kalp imanın merkezidir, nazargah-ı ilahidir. Kalp aynasında Allah’ı görmek de ancak orayı temizlemekle mümkün olur. İmam-ı Gazali’ye göre haset, riya, kibir v.b. hastalıklardan temizlenmek farzdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v ): “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salih oldu mu bütün vücut salih olur, o fesada uğradı mı bütün vücut fesada uğrar. İşte o kalptir.” buyurmuştur. Lokman Hekim’e demişler ki: “Şurada kesilmiş bir hayvan var, git onun en iyi organlarını getir.” Gitmiş ve hayvanın dilini ve kalbini getirmiş. “En kötü organlarını getir.” demişler. Yine dilini ve kalbini getirmiş. “İyisini istesek de kötüsünü istesek de aynı organları getirdin.” demişler. Bunun üzerine: “Efendim, kalp ile dil iyi olursa bütün vücut iyi olur, onlar kötü olursa bütün vücut kötü olur.” buyurmuş. Evliyaullahtan biri: “Vücut bir ülke gibidir. Bu ülkenin merkezi kalptir. Kalp ya düşman elindedir ya da dost elinde. Eğer iman cumhurbaşkanı; akıl başbakan; tevekkül, kanat, hilm, tevazuu, sabır gibi güzel huylar da bakanlar olursa merkeze dost hâkim olmuştur. Azalarımıza Hakk’ın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçındırır. Eğer şeytan cumhurbaşkanı; nefis başbakan; dünya sevgisi, şehvet, kibir, benlik, riya gibi kötü huylar bakanlar olursa merkeze düşman hâkim olmuştur. Azalarımıza Hakk’a isyanı bildirecek, elimizi zulmetmek için, gözümüzü harama bakmak için, kulağımızı nahoş sözleri dinlemek için kullanacaktır.” demiştir. Ülkenin yönetimi idareciye bağlıdır. İdareci kötü olursa ülke huzursuz olur. İdareci salih, takva ehli ise ülke de huzurlu olacaktır. Göz ibretle bakacak, el sadaka verecek, dil doğruyu söyleyecek, ayak hayır yolunda yürüyecektir.

Kalbimiz Allah’ı sevmek ve onu zikretmek için yaratılmıştır. Allah-ü Teâlâ: “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” buyuruyor. Kalbin sahibi olan Allah onun nasıl mutlu olacağını da bize bildiriyor. Allah’ı devamlı zikretmek de ancak bir mürşid-i kâmile bağlanmak ve ona rabıta yapmakla mümkün olur. Rabıta, devamlı Allah’tan haberdar olmaktır, O’nunla irtibatı koparmamaktır. Böylece her işimizde ölçümüz yalnız Allah rızası olur. Muhyeddin-i Arabî Hz.leri buyuruyorlar ki: “Mevlamızı en çok zikreden, cemadat yani taşlar, topraklar, cansız varlıklardır. Sonra nebatat yani ağaçlar, bitkilerdir. En az zikreden de insanlar ve cinlerdir. Hâlbuki Fahri Kâinat Efendimiz: “Ümmetimin en şereflileri hafız-ı Kuran olanlar ve geceleri ibadet ve zikirle ihya edenlerdir.” Allah-u Teâlâ’yı en çok zikretmesi gereken ve asıl vazifesi bu olan insanlar ve cinler Allah’ı en az zikredenlerdir. Oysa Allah-u Teâlâ: “Ben insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.”buyuruyor. Zikir ise en büyük ibadettir. Dünyalık işlerimizle uğraşırken bile kalbi devamlı uyanık tutup Allah’ın zikriyle meşgul etmenin yolu da yine rabıtalı olmaktan geçer.

Büyüklerden biri: “Dünya bir göldür, iyi ameller de o gölü geçmek için bir gemidir.”diyor. Yalnız, o geminin de bir kaptanı vardır ki işte o kalptir. Denizde yahut gölde giden bir gemide delik açılırsa gemi su alır ve batar. Aynen bunun gibi kalbin içine yersiz duygular -ki bunların genel adı vesvesedir- girerse kalp fesada uğrar. Vesveseye kulak asmamak lazımdır. Her işi yalnız Allah rızası için yapmalıdır. Bu niyeti de başından sonuna düzgün tutmak zordur. Şeytan amelimize riya katmak, ihlâsımızı zedelemek için uğraşır. İşte bundan korunmak için Peygamber Efendimiz Felak ve Nas Surelerini okumayı, sabahları En’am Suresinin ilk üç ayetini okumayı ve yine sabah-akşam “Euzu billahissemiil alimil mineşşeytanırracim.”demeyi tavsiye etmişlerdir.

Bir insan gaflet içindeyse, huşu ile namaz kılamıyorsa, zikrinden-ibadetinden feyz alamıyorsa bunun sebebi üçtür:

Birincisi: Hilaf-ı şeriat. Yani şeriata aykırı hareket etmek, helal ve haramlara riayet etmemektir. Yediklerimizin helal olması çok önemlidir. İbadetin onda dokuzu helal lokma yemektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Kırk gün helal lokma yiyenin kalbinden diline hikmet pırıltıları akar.”buyuruyor. Yine haram yiyenin duasının namazının kabul olmayacağı rivayetler arasındadır. Evliyaullah özellikle bu konuda çok titiz davranmışlar, şüpheli yiyeceklere kesinlikle yaklaşmamışlardır. Harama bakmak da insanın gafletinin sebeplerindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Haram bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Her bir ok kalpte bir kara leke bırakır. Böylece kalp simsiyah olur.”buyuruyor. Göz gönlün penceresidir. Pencere nereye açılır, nereye bakarsa gönül onunla meşgul olur. Haram söz yani yalan ve gıybet de gafletin sebeplerindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Ya hayır söyle ya sus.”buyurmuşlardır. Başka bir hadis-i şerifte: “Müslümanda her şey olsa iki şey olmaz: yalan ve haset.” Zaten yalan münafıklığın alametlerindendir. Müslüman her durumda doğruyu söylemelidir. Gıybet ise hem ruhi hem toplumsal hasara sebep olan başlı başına bir faciadır. İnsan bu günahın kirinden yalnız tövbe etmekle kurtulamaz. Başka bir kulun hakkına girdiği için ayrıca helallik de alması gerekir.

İkincisi: Dünyaya aşırı düşkünlük, dünyanın bin bir türlü israf kabilinden olan ziynetlerine meyletmek. Böyle olunca o kalbe Allah’ın feyzi girmez. Dünya sevgisi ile Allah sevgisi bir arada durmaz. Allah-u Teâlâ: “İki sevgiyi bir arada vermem, iki korkuyu da bir arada vermem.”buyuruyor. Yani Allah sevgisi olan kalpte başka sevgi olamaz; Allah korkusu olan bir kalp de Allah’tan başka kimseden korkmaz. Dünya ile ahiret doğu ile batı gibidir; birine yaklaştıkça diğerinden uzaklaşırsınız, demişler. Put olan yere meleklerin girmediği gibi dünyanın putlaştırdığı kalbe de Allah sevgisi girmez.

Hadis-i şerifte: “Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.” buyuruyor Peygamber Efendimiz. Bunun ilacı ise ölüm tefekkürüdür, Allah-ü Teâlâ’nın nimetlerini düşünmektir. Ölümü düşünmek kalpten dünya muhabbetini atar. O yüzden tasavvufta ölüm rabıtası vardır. İmam-ı Gazali: “Bir gemi bir sahile yanaşsa, içindekilere dense ki ihtiyaçlarınızı alın gideceğiz. Bir kısım insanlar giderler, ihtiyaçlarını alır, gelirler. Bir kısmı etrafın güzelliğine bakarlar, ihtiyaçlarını da alırlar, gelirler. Bir kısmı da oranın güzelliklerinden faydalanırlar, ihtiyaçlarını alır, gelirler. Yine bir kısmı iner, daha ilerlerde ne olduğunu merak edip uzaklaşırlar. Bu kişiler ancak geminin kalkış düdüğüyle uyanırlar ama yetişemezler. O topladıkları şeyler ise zamanla çürür, kendilerine de fayda vermez. Bir kısım insanların ise hiç haberi olmaz. Gemiye önce gelenler, takva sahipleridir. Onlar önce geldikleri için geminin en güzel yerlerini alırlar. Sonra gelenler, günahkâr müslümanlardır. Onlar da kalan güzel yerleri alırlar. Diğerleri ayakta da olsa gemiye binerler. O sahilde kalanlar ise kâfirlerdir.”diye güzel bir misal anlatır. Cennette derecemizin yüksek olmasını istiyorsak, yani geminin en güzel yerlerini almak istiyorsak, bunun için gayret göstermeliyiz. İnsan bir belediye otobüsüne binerken bile en önceki duraktan biner ki oturabileyim diye. Belki on-on besiş, belki otuz, belki kırk beş dakikalık yolu ayakta gitmeyi istemez. Hâlbuki ahiret yolculuğu sonsuz. O yolun bir durağı yok. “Dünyayı isteyene dünyayı, ahreti isteyene ahreti veririz.” buyuruyor Allah-ü Teâlâ. Nereyi istediğimizi iyi düşünelim. Mevlana hazretleri: “Dünya hayatı deniz suyuna benzer, içtikçe içesiniz gelir.” diyor. İnsan dünyada yaşayacak ama onu kalbine sokmayacak. Seyda Şeyh Fadlullah (k.s.) da: “Dünya elinizde, ahret gönlünüzde olsun.”buyuruyor.

Üçüncüsü: Gaflet sahibi, hasta kalpli insanlarla dost olmak. Vücuttaki hastalıklar gibi kalbi hastalıklar da bulaşıcıdır. Onun için kalbi uyanık, salih insanlarla dost olalım ki zikrimizden, fikrimizden, ibadetimizden feyz alalım. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.): “Kiminle dost olalım?”diye soruyorlar. “Görülmesi size Allah’ı en çok hatırlatanlar ile konuşması amelinizle ilgili olan, ahiret amelini size hatırlatan ile.”buyuruyor. Ve yine: “Sizin efdaliniz görüldüğünde Allah’ı hatırlatandır.”buyuruyor. Bunun en güzel örneği mürşid-i kâmillerdir. Bir örnek vardır; körükçü dükkânında kalan is, gül dükkânında kalan misk kokar. Kiminle arkadaş olup, kiminle ünsiyet kurduğumuz çok önemlidir bu yüzden. Peygamber Efendimizin: “Kişi sevdiği ile beraberdir.”, “Kim kimi severse onunla haşrolur.” hadis-i şerifleri de gönlümüzde kime yer verdiğimize dikkat etmemizin gerekliliğini vurgulayan iki güzel öğüttür. Seyda Şeyh Fadlullah (k.s.), sevmenin işaretinin ve gereğinin de o kişiler gibi yaşamaya çalışmak olduğunu söylerdi. Mürşid-i kâmil, salih dost-arkadaş insana, dünyaya ibret gözüyle bakmayı, tefekkür etmeyi öğretir. Kuran-ı Kerim’de bir birine hayrı ve sabrı tavsiye edenler haricindekilerin hüsranda, ziyanda olduğunu buyuruyor Allah-u Teâlâ. Bu zamanda bu emri yerine getiren bir dost bulmak çok zordur. O yüzden böyle insanları bulduğumuz zaman değerlerini bilmeli, peşlerinden ayrılmamalıyız.
 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "