KALBE YAKIN OLMAK

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bir yolculukta Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile birlikteydi. Babasına ait genç ve güçlü bir deve üzerinde yolculuk yapıyordu, deve ise sürekli hızlanarak Resulullah’ın (s.a.v) devesinin önüne geçiyordu. Bu durumdan utanan Hz. Ömer her seferinde oğluna seslenerek Resûlullah’ı (s.a.v) geçmemesini söylüyordu. En sonunda Resûl-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ömer’e “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Hz. Ömer Resulullah’ın isteğini derhal kabul etti. Resûl-i Ekrem (s.a.v) devenin bedelini ödedikten sonra Abdullah’a “Bu deve senindir, ne istersen yap.” buyurdu.
Fazla söze, açıklama cümlelerine ihtiyaç duymayan bu hadiseler Allah Resulü’nün (s.a.v)  gençlere ne denli kıymet verdiğini açıkça anlatır.

“Muhammedun beşerun. Ve leyse ke’l-beşeri
Bel hüve yâkûtetun.Ve’n nâsu ke’l-haceri.”

Hz. Muhammed bir insandır.
Fakat sıradan bir insan değil…
Sanki O, parlayıp duran bir Yâkut!
İnsanlar ise sıradan taşlar gibidir…

Şairin dediği gibi Hz. Muhammed (s.a.v) ışıltısını her yöne ayrı güzellikte aksettiren yakut gibidir. Tarih boyunca iyi ya da kötü yönleriyle pek çok insanın hayatı anlatıla gelir. Bu insanlardan her biri sadece en belirgin niteliği ile bahsedilirken Hz. Muhammed (s.a.v) nebilik vazifesinin yanı sıra beşeri yönleriyle de öne çıkar. Ayrılığına dayanamayan hurma kütüğünün gözyaşı, Resulullah’ın (s.a.v) nurunun kâinattaki her varlığa ulaştığının delilidir.

Allah Teâlâ diğer peygamberlerden farklı olarak kendi isimlerinden, çok şefkatli ve çok merhametli anlamındaki “er-Raûf” ve “er-Rahîm” isimlerini Resûlullah’a (s.a.v) sıfat olarak vermiştir. Allah Teâlâ Resûlullah’ın (s.a.v) bu merhametini Tevbe suresinde bildirir “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; herhangi bir sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Size çok düşkün ve müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.”  Ayetten de anlaşıldığı üzere şefkat ve merhamet Resulullah’ın yaratılışında vardır.

Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) ashabına, çocuklara, bedevilere, münkirlerine olan davranışları, insan ilişkilerinde doğru olan yolu gösterir. Hayatına bakıldığında kızdığı, beddua ettiği, üzdüğü, canını yaktığı bir tek kimse dahi yoktur. Öyle ki devesine fazla yük yükleyen ashabını dahi bu konuda uyarır. Tebliğ vazifesini ifa ederken insanların zorlanacağı hususları çok iyi bilen, bunları onlara sevdiren ve kolaylaştıran Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) zor zamanlarda, zor anlarda ashabının gönüllerine dokunduğunu hissedersiniz.

Cahiliye devrinde kızını kuyuya atmasının pişmanlığını, kızının babacığım nidalarının hala kulaklarında yankılandığını anlatan ashabını gözlerinden yaşlar akarak dinleyen Resûl-i Ekrem (s.a.v) o babanın pişmanlığına şahit olur.

Yangın yerini andıran Uhud günü çok sevdiği ashabı, amcası Hz. Hamza’nın şehit edilmesi Resûlullah’ı (s.a.v) çok üzmüştü. Medine'ye döndüklerinde herkes kendi şehidine ağlıyordu, Hz. Hamza'nın eşi ve çocukları Medine'de olmadığı için şehâdetine ağlayan kimseyi göremeyince kalbi mahzun olup ağladı ve  "Hamza'nın niye ağlayanı yok" dedi. Bunu duyan Ensâr önce Hz. Hamza için sonra kendi şehitleri için ağlamaya başladılar.

Mus’ab bin Umeyr Mekke’nin en asil ve varlıklı ailelerinden birinin çocuğuydu. Güzel yüzü ve güzel ahlakı ile herkesin gözbebeğiydi. Herkes onun yaşantısına özenir hatta genç kızlar onun geçtiği yollara gül serperlerdi. Mus’ab, Resûlullah’ı (s.a.v) görür görmez iman etmiş ve müslümanların safına geçince ailesi tarafından dininden dönmesi için türlü işkencelere maruz bırakılmıştı. Her şeye rağmen dininden vazgeçmeyen Mus’ab ailesinden ayrıldı ve Uhud’da şehit olana dek Resulullah’ın (s.a.v) yanından ayrılmadı. Gençliğine, güzelliğine herkesin hayran olduğu Mus’ab’ın defin edileceği zaman kefen yapılacak hiçbir şeyi yoktu. Üzerindeki elbiseyle baş tarafı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Mus’ab’ın bu halini gören Resûl-i Ekrem (s.a.v) gözyaşlarına mani olamadı.
Resûlullah (s.a.v) Hz. Hamza’nın, Hz. Mus’ab bin Umeyr’in elbette ahirette yüksek makamlara ulaşacaklarını biliyordu, ancak onların Allah yolunda nelerden vazgeçtiklerine, ne zorluklara katlandıklarına, bu dünyadan garip gitmelerine şefkatli yüreği dayanmadı.
Çocuk kalbi
Resûl-i Ekrem (s.a.v) ailelerinin gözbebeği, inci tanesi çocukları çok sever, onların arasına karışır ve güler yüzle onlarla latife ederdi.  Resulullah’ın (s.a.v) çocukları sevmesini, onlarla ilgilendiğini gören bedeviler bu duruma şaşırıp, bunun yanlış olduğunu söyledikleri zaman Resûlullah (s.a.v) “Eğer Allah Teâlâ sizin gönüllerinizden rahmet ve şefkati çekip almış ise, ben ne yapabilirim?” buyurdu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) anne ve babasız büyümüştü. Allah Teâlâ “Rabbin seni bir yetim olarak bulup da barındırmadı mı?”  ayet-i kerimesiyle ona yetim olduğunu hatırlatıyordu. Resûlullah (s.a.v) anne ve babasız çocuklarla yakından ilgilenirdi. Babasını yitirmiş çocukları saçlarını karıştırarak sever, annesini yitirmiş çocukları ise saçlarını düzelterek severdi. Savaşlardan dönüşte şehrin girişinde yakınlarını bekleyen insanları görünce babasını soran çocuklara ashab cevap vermezken, Allah Resûlü (s.a.v) çocukları kucağına alır, onları sever “Senin baban ben olsam, annen de Aişe olsa, razı olmaz mısın? buyururdu. Resulullah’ın (s.a.v)  şefkatli elinin değdiği bu çocukların saçları yaşlandıklarında beyazlamazdı.
Mute Savaşında şehit düşen komutanlardan Zeyd b. Hârise'nin kızı, Resulullah’ın (s.a.v)  yüzüne mahzun bakınca, kendisini tutamayarak ağlamaya başladı. Orada bulunan Sa'd b. Ubâde "Bu ne hal, Ya Resûlallah?" deyince "Bu, sevenin sevdiğine hasret ve özlemidir” cevabını verdi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) oğlu İbrahim'in ve kızı Zeyneb'in çocuğunun vefatında hüznüne mani olamamış, gözlerinden akan yaşlar mübarek sakalını ıslatmıştı. Ağlamasına şaşırıp, zor zamanlarda sabır tavsiye eden siz değil miydiniz diyenlere: “Bu babanın çocuğuna duyduğu rikkat ve şefkattir" buyurdu, ağlamaya devam ederek “Göz ağlar, kalp hüzünlenir. Biz, Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime ile hüznümüzü ifade etmeyiz. Ey İbrahim, biz, seni kaybetmekten son derece mahzun ve mükedderiz" sözleriyle hislerini dile getirdi  
Yolu aydınlatan ışık
İlk Müslümanların çoğunluğunun gençlerden oluşması ve azimli olmaları sebebiyle Resûl-i Ekrem (s.a.v) gençlere ayrı bir değer verir, onları önemli işlerle görevlendirirdi. Onlarda gördüğü hataları onları incitmeden düzeltirdi.
Ebû Mahzûre, Müslüman olmadan evvel Resulullah’ın (s.a.v) Huneyn savaşından döndüğü gün, arkadaşları ile birlikte bir köşede oturulurken, ezan okunmaya başlayınca alay ederek müezzinin söylediklerini tekrar etmeye başladılar. Resûlullah (s.a.v) bunu duydu ve “İçlerinden sesi güzel olanı buraya getirin.” dedi. Bu genç Ebû Mahzûre idi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) Ebû Mahzûre’ye “Hadi ezan oku!” dedi, bilmediğini söyleyince Resûlullah (s.a.v) ona öğretti, o ise Resûlullah’ı (s.a.v) ve ezanı sevmediği halde ezanı okumaya başladı. Ezan bitince Resûlullah (s.a.v) kendisine bir miktar gümüş para verip, alnını ve göğsünü sıvazlayıp “Mübarek olsun.” dedi. Ebû Mahzûre’nin kalbindeki nefret bir anda muhabbete dönüştü ve “Ya Resûlullah Mekke’de ezan okuyabilir miyim?” dedi. O günden itibaren vefat edene dek Mescid-i Haram’da müezzinlik yaptı, kendisinden sonra da uzun süre çocukları ve torunları aynı görevi sürdürdü.

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bir yolculukta Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile birlikteydi. Babasına ait genç ve güçlü bir deve üzerinde yolculuk yapıyordu, deve ise sürekli hızlanarak Resulullah’ın (s.a.v) devesinin önüne geçiyordu. Bu durumdan utanan Hz. Ömer her seferinde oğluna seslenerek Resûlullah’ı (s.a.v) geçmemesini söylüyordu. En sonunda Resûl-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ömer’e “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Hz. Ömer Resulullah’ın isteğini derhal kabul etti. Resûl-i Ekrem (s.a.v) devenin bedelini ödedikten sonra Abdullah’a “Bu deve senindir, ne istersen yap.” buyurdu.
Fazla söze, açıklama cümlelerine ihtiyaç duymayan bu hadiseler Allah Resulü’nün (s.a.v)  gençlere ne denli kıymet verdiğini açıkça anlatır.
Herkesin arkadaşı
Allah Resulü azametinin ashabını tamamen etkilememesi ve isteklerini rahatça söyleyebilmeleri için onlarla şefkatle şakalaşır, içlerinden birisini üzgün, dertli gördüğü zaman tatlı cümlelerle onu sevindirmeye, mesrur etmeğe çalışırdı. Hutbelerinin dışında ashabı ile onların konuştukları mevzularda konuşurdu.
Bir Arap Resulullah’ın (s.a.v) huzuruna gelip hediye getirirdi. Hediyeyi verdikten sonra da “Hadi parasını ver!” derdi. Ashab-ı Kiram bu adamın halinden kendileri utanırlardı, Resulullah (s.a.v) ise gülerdi. Hüzünlendiği zamanlarda “O Arap nerede acaba, keşke burada olsaydı.”buyururdu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) ata ya da deveye bindiği zaman kimsenin yanında yaya yürümesine izin vermez, onu da terkine alırdı. Eğer ashab kabul etmezse “Öyleyse benden önce git ve filan yerde beni bekle." buyururdu.
Sahabe-i Kiram yeni doğan çocuklarını isim vermesi için Resulullah’a (s.a.v) getirirlerdi. Allah Resûlü çocuğu kucağına aldığında bazen çocuklar altını ıslatırdı. Aileleri bundan utanır ve çocuklarına kızardı. Resûlullah ise (s.a.v) onlara mani olur, çocuğu rahat bırakmalarını söylerdi. Onlar gittikten sonra da elbisesini temizlerdi.
Candan vazgeçmek
Ashab-ı Kiram Resulullah’a (s.a.v) olan saygılarından onun bir adım arkasında yürümeye dikkat ederlerdi. Savaş meydanlarında ise Resûlullah (s.a.v) ashabının arkasından gider, onlar için dua eder, zayıf ve güçsüzler arkada kaldığında onları terkine bindirip şefkat ve muhabbetle orduya ulaştırırdı. Savaş şiddetlendiğinde ise ashab Resûlullah’ın (s.a.v) arkasına sığınırdı, düşman saflarına en yakın yerde O bulunurdu. O’nu en önde gören ashabı kuvvetlenirdi.  
Kendisinin katılmadığı gazvelere gönderdiği ordunun ardından dua eder, onlar geri dönene dek canı ten kafesine sığmazdı. Hz. Ali'yi komutan tayin ederek gönderdiği bir savaşta ardından “Ya Rabbi sen Ali'nin döndüğünü görmeden bana ölüm nasip etme” duasında bulundu.
Amiroğulları’nın reisi Ebû Berâ, Resûlullah’tan (s.a.v) Kuran ve sünneti öğrenmek için kendilerine ashabından bir heyet göndermesini istemesi üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v) Necid halkının onlara zarar vermesinde korktuğunu söyledi. Ebû Bera’nın ben onları korurum sözü üzerine kırk ya da yetmiş kişiden oluşan kurra heyetini gönderdi. Bu garanti üzerine yola çıkan kurra heyeti yolda Ebû Bera’nın yeğeni Amir b. Tufeyl’in kurduğa tuzağa düşerek, öldürüldüler.

Cebrail (as) durumu Resulullah’a bildirdi. İslâm'ın tebliğinin önlenmesi ve bu âlimlerin katledilmesi Resûlullah’ı (s.a.v) çok üzdü ve haberin kendisine ulaştığı sabah namazının ikinci rek'atından itibaren bir ay süreyle, beş vakit namazında o halkın helak edilmesi için dua etti. Bu duanın ardından Allah o bölge halkına o zamana dek hiç görünmemiş şiddetli kuraklık ve salgın hastalık verdi.

"Kur'ân hüzünle indi. Ya ağlayarak okuyun veya ağlamaya çalışın" ayetinde bahsedildiği gibi Allah Resulü’nün de kalbi hüzünlü idi. Yaşadığı zorluklara isyan etmez, kimseye kızmazdı. Taif’de taşlandığı gün sadece "Allahım güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında horlandığımı ancak sana arz ve şikâyet ederim. Aldırmam çektiklerime, yeter ki uğradığım senin gazabın olmasın. Fakat bana bunları göstermeyecek kadar engindir Senin affın, merhametin."  diyebildi. Zorluklarla geçen ömrüne rağmen şefkat ve merhameti güneş ışığı gibi herkesi sardı, kalbleri ısındırdı.

Resûlullah'ın (s.a.v) yanına gelen herkese güzel muamelesi etmesi, ashabıyla şakalaşması, çocuklarla eğlenmesi hayatını okuyanların yüzünde tebessüm oluştururken; yaşadığı sıkıntılı anlar, kayıpları, acıları gözlerden incecik yaşların süzülmesine sebep olur. 1400 yıl evvel yaşamış bir şahsiyet görmeden sevilir, özlenir, hüznü ve sevinci yürekte iz bırakır…