HAYATIMIZI NASIL GEÇİRİYORUZ ?

altAbdurrahman-ı Tağî, Gavs-ı Hizan’a  “Adamın gerçekten vefat ettiğini kadının başka biri ile evlenebileceğini” haberini verir. Gavs: “Biz bazı şeyleri biliriz, bazı şeyler bize malum olur. Ancak o gerçek bir delile dayanmadıkça, keşfe göre hareket etmeyiz.Peygamberimiz (s.a.v)  “Mü'minin ferasetinden korkun o Allah'ın nuru ile görür” (Tirmizi, Tefsir, 6)  buyurmuştur.” ” der

 

Abdurrahman-ı Tağî Hazretleri, silsilemizin Mevlana Halid Bağdadi’den (k.s ) sonra Seyyid Taha Hazretlerinin halifelerinden devam eden kolunun meşayihlerinden biridir. Türkiye’deki tasavvuf ve tarikatlar üzerinde çok büyük bir etkisi olan bir zattır. Nurşin'de kurmuş oldukları medresede binlerce talebe ve halife yetiştirdi ve o yetiştirdikleri zatları da Türkiye'nin dört bir tarafına göndererek gittikleri yerlerde hizmet etmelerini sağlamıştır. Türkiye geneline baktığınızda Mehmet Emin Er, Said Nursi Hazretleri Nurşin medresesinde yetişmişlerdir. Halil Gönenç hoca,  Abdulhâkîm Hüseyni, Suriye’de ki Hazneviler, Seyda-i Taği'nin talebeleridir. Onlar gerek yurt içinde gerekse yurt dışına giderek hizmet ederek bugün ki tasavvuf ve tarikatların oluşmasına direk veya indirek etken olmuşlardır. Bir şekilde tüm cemaatlerin üstünde Nurşin'in etkisini görebilirsiniz, bu kadar etkili bir merkezdir.

Bununda en büyük etkisi Seyda-i Tağî’nin kurmuş olduğu medresesidir. Seyda-i Tağî den önce bu kadar büyük hizmet etmiş bir diğer zat Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleriydi. Çünkü Mevlana Halid-i Bağdadi çok büyük sıkıntılara katlanmış, Nakşibendîlerin başı olmayı hak etmiş ve bugün dünyada Nakşibendiliğin yayılmasına yardımcı olan bir zattır. Onun yetiştirmiş olduğu 116 halifesi dünyanın dört bir tarafında hizmet etmiştir. Amerika’dan Hindistan'a kadar nereye bakarsınız bakın Mevlana Halid’in halifeleridir her yerde hizmet eden. Böyle makamları kendinden bir şeyler feda etmeden kazanmak oldukça zordur. Onlar, Allah için dünyada kendilerinden, her şeyden, bu uğurda vazgeçmişler ve Allah Teâlâ da onlara böyle bir hizmeti yapmayı nasip etmiştir. Mevlana Halid Bağdadi Hazretlerinden önce yaşamış bu sıfattaki insanların hayatlarına baktığınız zaman da aynı şeyleri görürsünüz Şah-ı Nakşibendi Hz. çok büyük şeylerden fedakârlık etmiştir. Daha da öncesine gidecek olursak Resûl-i Ekrem’in  (s.a.v) İslamiyet uğruna çektiği sıkıntıları fedakârlıkları, çileleri görürüz. Bu öyle bir silsiledir ki hepsi bir öncekinin yapmış olduğu hareketleri, davranışları, nelerden vazgeçmelerini bilerek ve bunun için kimi rehber almaları gerektiğini bilerek yapmışlardır.  Resûl-i Ekrem (s.a.v) hayatına baktığınızda her safhada pek çok fedakârlık görürsünüz, hiçbir gün nefsi için yaşamış bir insan değildi, her gününü Allah Teâlâ’nın emir ve nehiylerini yaymak için uğraştı.

Irbaz bin Sâriye (r.a) anlatıyor: Resûlullah’ın (s.a.v) Tebük’te Ümmü Seleme’nin (r.a) çadırında idi. Eshâb-ı Kiram’dan iki kişinin ve benim karnımız açtı. Resûlullah (s.a.v) bizim için yiyecek istedi, yoktu. Bilal’e (r.a) bunlar için yemek bul! Buyurdular da “Yok Ya Resûllullah, bütün torbaları silktim” dedi. Bir daha silkele buyurdular. Bilâl (r.a) silkti, yedi tane hurma çıktı. Mübarek ellerini hurmaların üzerine koydular. ”Besmele ile yiyiniz” dediler. Biz yemeğe başladık. Ben elli dört tane yedim. Çünkü çekirdekleri elimde idi. Arkadaşlarım da aşağı yukarı benim kadar yemişlerdi. Sonunda yedi hurma önümüzde kaldı. Resûlullah (s.a.v) Bilâl’e (r.a) “Bu hurmaları sakla, bunları yiyen muhakkak tok olur.” buyurdular. Sonra on fakir gelmişti. Resûlullah (s.a.v) Bilâl’den (r.a) o yedi hurmayı istedi. Yine ellerini hurmaların üzerine koydular. Besmele ile yiyiniz buyurdular. Hepsi doydu. Yine yedi hurma önlerinde kaldı. Sonra, “Rabbimden hayâ etmeseydim, Medine’ye kadar, orduyu bu hurmalarla doyururdum.” buyurdular. Sonunda o hurmaları bir küçük çocuğa verdiler.

Tebük’ten dönüşte münâfıklar, Resûlullah’ı (s.a.v) dağ yolundan aşağı atacaklarına karar verdiler. Dağ yoluna geldikleri zaman Resûlullah (s.a.v) “Hepiniz dere yolundan gidiniz, hiç kimse benimle gelmesin.” Buyurdular. Kendileri devesine bindiler Ammar bin Yâser (r.a) devesinin yularını çekiyordu. Huzeyfe (r.a) da devesini sürüyordu. Böylece Akabe (dağdaki sarp yokuş) yolunu tuttular. Biraz gidince, arkalarından bir grup insanlar göründü. Resûlullah (s.a.v) Huzeyfe’ye (r.a) arkadan gelenleri geri döndür, diye emretti. O da arkadakilerin develerinin yüzlerine sopa ile vurmaya başladı. Münafıklar, Resûlullah (s.a.v) bizim hilemizi anladı, diyerek geri dönüp Akabe’den aşağı kaçtılar. Huzeyfe (r.a) geri dönünce Resûlullah (s.a.v) bunlardan kimseyi tanıdın mı? Diye sordular. Falan kimselerin develerini tanıdım ama yüzleri bağlı ve gece olduğu için kimseyi fark edemedim, dedi. Akabe’yi geçtiler. Sabah oldu. Ebû Yahyâ’ya (r.a) “münafıkların ne düşündüğünü biliyor musun? Gece beni dağdan aşağıya atacaklardı.” Buyurdular. Ya Resûlullah emret, başlarını getireyim, dedi. Onlar zahiren şehadet getirirler, Hak Teâlâ beni şehâdet getireni öldürmekten men’ etmiştir, buyurdular. Sonra o münafıkları Huzeyfe’ye (r.a) söylediler ve Hak Teâlâ beni onların cenaze namazlarını kılmaktan men’ etti, buyurdular. O münafıkları Huzeyfe’den (r.a) başka hiç kimse bilmezdi. Bunun için Ömer (r.a) Resûlullah’ın (s.a.v) vefatından sonra bir cenaze olduğunda Huzeyfe’yi bulurdu. O cenazeye giderse kendisi de giderdi, gitmezse gitmezdi.

             İşte Nakşibendi silsilesinin büyükleri de Peygamber Efendimizin hadimleri yani hizmetçileridir.  Bu nedenle bu hareketleri sergilediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v) yaptığı hareket ve davranışları tatbik eden insanlar olduklarından başarılı oldular. Hem ben evimde rahat oturayım, okuluma gideyim, dersimi çalışayım hem de iyi bir müslüman olayım böyle bir düşünce yoktur. Dünyevi işler yapılacak ve bunun yanında Resûl-i Ekrem (s.a.v) Şah-ı Nakşıbend Hazretleri’nin, Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri’nin Seyda-i Taği’nin ve Seyda'nın hayatları örnek alınmalıdır. Bu insanlar öyle insanlardır ki siz birinin hayatına baktığınız zaman diğeri ile kopyalanmış olduğunu görürsünüz. Hepsinin hayatı birbirine benzer, aynı şeyler tekerrür etmiş farklı hayatlarda aynı şeyler yaşanmış, insan onların hayatını incelemeli ve onların yapmış olduğu şeyleri yapmaya gayret etmelidir. Elbette onların hayatlarının benzerini yaşamak mümkün değildir.  Ama bir nebze de olsa onların yaptığı şeyleri yapmak gerekir. Abdurrahman-i Tağî Hazretleri de bu kullardan bir tanesi bu dereceye kavuşmak, bu fazileti elde edebilmek, insanlara faydalı olabilmek için yaşamış. Çok zeki bir insandı, çok küçük yaşlarda okumaya başladı, eskiden insanlar kamus ezberlerlerdi, boş vakitlerini bu şekilde geçirirlerdi. Arapça,  gramer, farsça çalışdı ve hadis ilmini öğrendi. Tefsir, fıkıh okuyarak 17 -18 yaşına dek ilimle meşgul oldu.

 İnsanlar için ilim sadece tek başına yeterli değildir. Çünkü ilmin insana verdiği bir enaniyet duygusu vardır. Benlik, insanlar ne kadar çok biliyorlarsa o kadar çok kuvvetlenir; “ ben biliyorum”  haline gelir. İnsanlar bu konuma geldiklerinde ise onların eğiticileri olan mürşid-i kâmil kullar devreye girerler ve insanların benlik duygularının olduğu tarafları törpüleyerek onların öğrenmiş oldukları ilimleri hayatlarından uygulamalarını sağlarlar. Bir insan çok iyi bir hadis âlimi olabilir. Fakat o hadisleri hayatında uygulamazsa bunun bir kıymeti var mıdır?  Bu ilim onda sadece yüktür. İşte mürşid-i kâmil insanlar bildiklerimizi bize uygulamayı öğretirler. Mesela ameller niyetlere göredir hadisi şerifinin ravisi, gramer tahlilleri, sahih olup olmadığını öğrenilebilir.  Bunları öğrenmek başka hayatta uygulamak başka bir meseledir.

 Abdurrahman-i Tağî Hazretleri mürşidinin yanına gittiği zaman mürşid-i ona çeşitli vazifeler vermiş mesela insanı dünyadan uzaklaştıran şeylerin en başında ölümü hatırlamak geliyor dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v)(İnsana vaiz [nasihatçı] olarak ölüm yeter.) [Beyheki]  buyurdu.                Abdurrahman-i Tağî Hazretleri Geceleri mezarlıklara girer orada ibadet ederdi. Onu geceleyin yatağından arayanlar bulamazlar “ Nerede?” diye baktıklarından kabristanda bulurlardı. Bu davranışından ötürü de aklını yitirdiğini hasta olduğunu düşünürler ve onu bu halden kurtarmak için seni doktora götürelim derlerdi. O ise “Beni ellemeyin, ben eğitimin bir parçasını tamamlıyorum.”  Derdi. İnsanın ölümü hatırlamasının, dünyadan uzaklaşmanın, insanın gideceği yerin kabir olduğunu hatırlaması gerekir.

Boş bir mezara girer virdini orada çekerdi veya derslerini orada çalışırdı neden böyle yaptığını sorduklarında insanın ömrünün 60 sene olduğunu ve kabirde geçireceği sürenin bundan çok daha fazla zaman aldığını söylerdi. Abdurrahman-i Tağî Hazretleri’’nin vefatının üzerinden 150 yıl geçti ve o zamandan bugüne dek kabirde ve kıyamet dek orada kalmaya devam edecektir. Bu çok uzun bir süredir. İnsanın kabre alışabilmesi için bir alıştırma yapması gerekir. Hiçbirimiz öldükten sonra 3 oda bir salon bir yere gitmeyeceğiz. Çok küçük bir alana gideceğiz ve bu gün sizi yerin altına koysalar 5 dk dahi kalamazsınız. Belki orada mahşere kadar 1000 yıl bekleyeceğiz. Abdurrahman-i Tağî Hazretleri bu nedenle lisan-ı hal ile “Buraya geleceğini unutma” demiştir.

Abdurrahman-i Tağî Hazretleri bir ağacın üzerine küçük ağaçtan bir ev yaptı. Kitaplarını orada okurdu. Said Nursi Hz. Nin Barla'da bir ağacın üzerinde ahşap bir evi olduğu ve kitaplarını da bu evde yazdığı söylenir. Kendini hocasına benzetmiş. Abdurrahman-i Tağî Hazretleri bu riyazetleri yaparak Allah ona öyle bir şey nasip etti ki “Kıyamete dek senin ailenden ilim eksik olmayacak.” duasına mazhar oldu. Abdurrahman-i Tağî Hz. birçok safhalardan geçtikten sonra duvarın arkasını görebilen, insanların kalbinden geçenlere malum olan insan haline gelebildi.  Çünkü bu insanlar nefislerini aradan kaldırmışlardır. Hayatlarını çeşitli riyazetler ve sıkıntılara sabırla katlanarak geçirdiler.Onlarda ondan sonra çeşitli kerametler görülmeye başlıyor.

Gavs-ı Hizan’ın bir gün yanına bir kadın gelir. “Kocam 8-9 yıl evvel İstanbul’a çalışmaya gitti, hala gelmedi. Ondan hiç haber alamıyorum, artık kendime de bakamıyorum. Beni ondan boşasınız da ben başka biri ile evlensem der. Gavs-ı Hizan  kerametiyle onun İstanbul da vefat etmiş olduğunu bilir ancak biz keşfe göre hareket edilmediğinden “Abdurrahman-i Taği’yi  yanında bir kişiyle birlikte İstanbul’a gönderir. “Onlar araştırıp sana haber getirecekler.” der. Abdurrahman-i Taği ve arkadaşı İstanbul’a gidip gelmeleri bir kaç ayı alır. İstanbul da adamın evini bulurlar ve arkadaşlarında vefat ettiğini öğrenirler. Kabristana gider ve mezarını tespit ederler. Gayda’ya dönmek üzere yola çıkarlar.

Gavs-ı Hizan bir sohbet esnasındadır. Sohbet sırasında müridleri Gavs-ı Hizan’ın ayağını şiddetle uzattığı ve parmağının ucunun kanadığını görürler. Gavsa korkarak ne olduğunu sorarlar. Gavs sohbete devam eder. Abdurrahman-ı Tağî Gayda’ya döner ve yolculuklarının nasıl geçtiğini soran arkadaşlarına ‘Gavs’ın ayağı sağ olsun” der ve şu olayı anlatır.

“Yolda bir kayanın dibinde oturup dinlenirken yukardan bir kayanın üzerimize doğru yuvarlandığını gördük. Korku içinde yuvarlanan kayaya bakarken Gavs’ın ayağın kayaya vurduğunu ve bizi ezilmekten kurtardığına şahit olduk.” derler. Tarihleri karşılaştırılınca sohbet esnasında olan olayla kayanın yuvarlanmasının aynı zamana rast geldiğini hayretle görürler.

Abdurrahman-i Tağî, Gavs-ı Hizan’a  “Adamın gerçekten vefat ettiğini kadının başka biri ile evlenebileceğini” haberini verir. Gavs: “Biz bazı şeyleri biliriz, bazı şeyler bize malum olur. Ancak o gerçek bir delile dayanmadıkça, keşfe göre hareket etmeyiz.Peygamberimiz (s.a.v)  “Mü'minin ferasetinden korkun o Allah'ın nuru ile görür” (Tirmizi, Tefsir, 6)  buyurmuştur.” ” der

Allah dostları yanına gittiğinizde kalbinizin sıkıntısının geçiren insanlardır. Bir arkadaş Seyda Fadlullah Hazretlerini ziyaret edip Almanya’ya gitti. Ben Almanya’da ne zaman sıkılsam hep Seyda’yı aklıma getiriyordum. Kalbimdeki sıkıntı hali hemen kayboluyordu. İşlerim hep rast giderdi. Ara sıra gaflet halindeyken aklıma gelirdi. Yurda dönünce yanımıza geldiğinde kendisine Seyda’nın ara ara kendisini sorduğundan bahsettiğimizde çok şaşırdı. Beni bir kez gördü ve unutmadı, bana dua etti, diyerek çok duygulandı. Allah dostu insanlarla arkadaşlık, dünya kardeşliğine benzemez. Bu insanlarla beraber olmak, insan için çok büyük bir kazançtır. Onlar hem insanın dünya işlerine hem de ahiret işlerine yardım ederler, hiçbir zaman insanı yalnız bırakmazlar. Allah dostları ne zaman daralsanız, bunalsanız size yardım elini uzatacak zatlardır. Siz yardıma ihtiyacınız olduğu bir anda en yakın arkadaşınızı ararsınız ve istediğiniz yardımı göremeyebilirsiniz.

Sonuç olarak insanlar hipnozda gibidir. Allah dostları insanlara namaz kıl öleceksin, ölüm var, cehennem var diyor ama kişi hülyada gibi dinliyor. nefs ve şeytan onu o kadar sarmış ki farkında değil, hâlbuki aynı adama iki saat sonra her şeyini kaybedeceksin, yemek, yiyecek, para bulamayacaksın desen derhal para kazanmanın yollarını arar. Çünkü yemek yemesi gerektiğini bilir. Hâlbuki kişiye “ateşte yanacaksın” diyorsunuz sana bakıyor “haklısın” diyor ama istek ve arzu olmadığı için bir vakit namaz kılmıyor. Bazen bilgisayarda uzaydan dünyaya bakarsınız. Dünya küçük bir nokta o noktada Türkiye bulunduğumuz yer ne kadar küçük gözükür. Gidip geldiğimiz, yaşadığımız mesafeler çok kısadır. Fakat insan kendini âlemin sahibi gibi hisseder ve ömrünü bu noktalar arasında geçirir. Hâlbuki yaşanan bu alanlar yok denecek kadar kısa mesafelerdir. İnsanın açılabileceği o kadar büyük manevi ufuklar vardır ki oraya kapıyı kapatır ve ben burayı istemiyorum.” der. Yaşadığı bu dar alanda mutlu değildir. Sıkıntı üzüntü hiç bitmez. Bu şekilde 50- 60 senesini süfli idealler içinde geçirir. Son nefeste “eyvah” der. Onun için ölüm gelmeden ahiret hazırlığı yapmak gerekir. Dünya için çalıştığı kadar ahiret içinde çalışması gerekir. İnsan vakti çok iyi değerlendirebilmelidir. İnsanın geçen her vakte ihtiyacı vardır. Bugün boşa geçen zaman için gelecek sene çok üzüleceksiniz. Boş vakitleri, malayani işlerle değil de ibadet ve ilimle geçirmek gerekir. Bu insanlar böyle yaşadı ve vefatlarının ardından yüzlerce sene geçmesine rağmen hayatları, yaptıkları anlatılarak örnek alınıyorlar.