BİR TAS MUHABBET İÇİN GEL TASAVVUF'A

TASAVVUF

Tasavvuf, gerçekliği olmayan bir isim; ama eskiden ismi olamayan bir gerçeklikti.

Tasavvufu yerine koyan, İslamiyet’in hakiki sahibi Allahu Teâlâ’dır. O Peygamber Efendimize ve diğer peygamberlerine göndermiş olduğu emirlerin içinde tasavvufu da vahyetmiştir. Tasavvuf Allah (c.c) tarafından indirilen bütün dinlerin ve İslami ilimlerin ruhudur.

Tasavvufun dayandığı kaynaklar; kitap, sünnet ve ümmetin seçkinlerinden varit olan eserlerdir.

Tasavvuf Cenabı Hakk’ın değiştirmeye, bozmaya, eksiltmeye ve çoğaltmaya karşı koruması altına almış olduğu; baki kalmasını üstlendiği; temiz şeriatın bir parçasıdır.

İslamiyet’in muhafazası, içtihat sahibi birçok âlimin çeşitli dallarda yetişmesi ve her birinin bir ilim dalında mütehassıs olmasıyla mümkün olmuştur.

Bazı âlimler Kur-an’ı Kerim ve Meali Nebevi’de dağınık olarak bulunan meseleleri birleştirmiş, benzerlerini yan yana getirip onlardan hüküm ve kaideler çıkarmış ve benzeri olmayan meselelerde kıyas yapmışlardır.

Ebu’l Hasan El-Eşari, Ebu Mansur El Matüridi, akaid ilminde mütehassıs olmuş; İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafi, fıkıh ilminde ihtisas sahibi olmuşlardır. Diğer bir kısımda tasavvuf diye nitelendirilen batın fıkhında kalbin ıslahını, nefsin terbiyesini ve ahlakın güzelleştirilmesini sağlayan ilim dalında derin bilgi sahibi olmuşlardır.

Cüneyd-i Bağdadi (k.s),  İmam Rabbani (k.s), Şahı Nakşibendî (k.s) gibi bazı âlimler ilimlerdeki çalışmalarından elde ettikleri semerelerini ve içtihatlarını seçkin talebelerine devretmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde:

"Bu ilmi her nesilde en hayırlı olanlar kaldırırlar. Onu azgınların tahrifinden, bozgunculardan ve iftiracıların uydurdukları iftiralardan, cahillerin yorumlarından muhafaza ederler.” buyurmuştur.

Tasavvufta yapılan her amel bir sünnet-i seniyyedir. Tasavvuf bizi Allahu Teâlâ’ya götüren bir yoldur. İmam Gazali Hazretleri “Tasavvuf her insana farz-ı ayındır. Farz-ı ayın her insanın bizzat yapması gereken, başka Müslüman’ın yapmasıyla sorumluluğu üzerimizden kalkmayan bir gerçekliktir. Çünkü her insanın Allah-u Teâlâ’yı tanıması ve ona kulluk etmesi gerekmektedir.” buyurmuştur. Allah-u Teala Kur-an-ı Kerim’de “Ben insanı ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyurmuştur.

Tasavvuf insana ne öğretiyor ve insandan ne istiyor?

Bu soruların cevabını Beyazıt Bestami, Cüneyt Bağdadi vermiştir. Topluca değinecek olursak,
tasavvuf iyi huylar edinme ve kötü huylardan kaçınmadır.

Tasavvufun sosyal ve manevi hayata büyük etkileri vardır. Tasavvuf sosyal hayatta insanın kendisiyle barışık olmasını sağlar. Kendisiyle barışık olan insan diğer insanlarla da barışıktır.

Tasavvuf güzel ahlaktır. Kim ahlak bakımından senden önde ise tasavvuf bakımından da öndedir.

Sufiler hep hak ile meşgul olan ve halk ile meşgul olup konuşacak vakti olmayandır.

Zengin iken fakir, aziz iken zelil, meçhul iken meşhur olanlardır.

Sufiler bir ailenin fertleri gibilerdir. Yabancılar onların arasına giremezler. Yani maksatları bir, gayeleri yüce, ahlakları yüksek amelleri sebebiyle başkalarından ayrılırlar. Başkaları bu vasıflara sahip olmadıkça aralarına giremezler.

Sufiler yer gibidir. Bütün kötü şeyler onun üzerine atılır, ama ondan güzel olandan başka bir şey çıkmaz.

Sufi yer gibidir.  İyisi de kötüsü de ona basar, çiğner. Halkın yükünü taşır. Bulut gibidir, gölgelendirir. Yağmur gibidir, her şeyi sular.

Sufi cömert, her şeyini veren, bir şey istemeyen, itirazı ve ihtiyacı terk edendir.

Sufilerin özelliklerine ve ondan beklenen özelliklerden birkaçına değindik.

Tasavvuf; güzel insan, ince insan olma ve sahabeyi kiramın davranışlarıyla bezenme yoludur.

“Yol budur da gitmek kolay mıdır?” derseniz… Gerçekten zor ve çetin bir yoldur. Nefsine karşı koyma, sıkıntılara sabretme, eziyetlere katlanmak gerekir.

Tasavvuf ehli kimdir?

Bunlar aziz ve celil olan Allah’ı, her şeye tercih eden ve onun için de Allah tarafından her şeye tercih edilen bir zümredir. (Sufiler,  Allahu Teâlâ’yı her şeyden üstün tuttuğu için Allah da onları her şeyden üstün tutmuştur.)

Tasavvuf sözlerin bitip davranışların öne çıktığı bir meydandır. Herkes bu yola girebilir. Nefsini yenen, amelini tuz, edebini un yapabilenler mesafe kat ettiler. İşte bunlardan ibret alınacak, ahreti kazanmak için yapılan fedakârlıklara büyük örnek İmamı Gazali Hazretleri…

İmam Gazali Hazretleri Nizamiye Medresesinde müderristi. 300’ü aşkın seçkin yetişmiş öğrencisi vardı. Devlet adamları, büyük memurlar, yüksek tabaka vaazlarına gelir; onu hayranlıkla dinlerdi. Abbasi halifesi ve Selçukluların baş veziri yanında mevkii büyüktü. Devlet konularında fikri sorulur, reyi alınırdı. Halife ve Selçuklu Devleti arasında elçilik yaptığı da olurdu.  Bağdat’ın en gözde, en ileri gelen şahsiyetlerinden biri olmuştu.

İşte müderrisliğin ve zahiri ilmin en önemli ve şaşaalı, en muzaffer zamanında birdenbire kendisinde büyük bir değişiklik oldu.

Ahiret saadeti için tek yol; tekkeye sarılmak ve nefsin heva ve hevesinden uzaklaşmak, gurur evi olan dünyadan uzaklaşıp ahirete yönelip bağlanmak ve Allah-u Teâlâ’ya teveccüh ederek kalbin dünya ile ilgisini kesmekti. Kendi işlerini gözden geçirdiğinde içlerinde en güzelinin talim ve tedris olduğunu, ancak Allah rızası için değil mevki ve şöhret endişesiyle hareket ettiğini gördü. İmam Gazali Hazretleri şöyle der:

“Bu hâlimle uçurumun kenarında olduğuma ve düzeltmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim. Her gün medreseyi bırakmak ve ahirete yönelmek arzu ve meyliyle uyanıyor, fakat akşamleyin dünya hırsları tekrar saldırıyor ve bu fikrimden vazgeçiyordum.”. Bu gelgitlerle mübarek zat altı ay kendisiyle mücadele etti. Bir karar veremedi. Son ayda hastalandı. Konuşamıyor, ders vermiyor, gelen talebelerin hatırı için ders vermeye uğraşıyordu.  Fakat dilinden bir kelime bile söyleyemiyordu. Bu hâl kalbinde bir hüzün ve keder doğurdu. Boğazından ne bir damla su geçiyor ne bir lokma yemek yiyebiliyordu. Doktorlar bu hastalığa bir çare bulamadıkları için çaresiz kaldılar ve bu “Bu kalbe arız olan bir hâldir. Oradan mizaca sirayet etmiştir.  Kalpteki bu hâli  ilaçla tedaviye imkân yoktur.” hükmünü verdiler.

Devlet adamları, halk, halife, talebeleri üzüntü içindeydi. Herkesin çare arayışları sonuçsuz kaldı ve halifeden izin alarak Medine’ye gitmek üzere Bağdat’ tan, ihtişamlı hayatından ayrıldı.

Şam’a, Kaden’e, Halilurrahman’a, Medine-i Münevvere’ye, Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Şam’ a geldiğinde Emevi camisindeki zaviyelerden birine yerleşti. Gündüzleri Emevi camilerindeki minarelerden birine çıkar; vaktini zikir, ibadet, tefekkür ve Kur’an okumakla geçirirdi. Namazı cemaatle kılar, çok nadir küçük gruplara katılır, sohbet ederdi. Yatsı namazından sonra minareden iner; caminin şadırvanlarını, abdest mahallerini ve helâları temizlerdi ki nefsi kırılsın, benliği eğilsin, gururu ayaklar altına alınsın…

Bu arada İmam Gazali Hazretleri, tasavvuf ehli insanların kitaplarını da okumuştur. Ebu Talip El Mekki’nin Ku’tul Kulub’unu; El Harisul’ Muhasibı’nın eserlerini; Cüneyd-i Bağdadi’nin, Şibli’nin, Beyazıt-ı Bestami’nin sözlerini ve hayatlarını okumuştur.  Ancak tasavvuf yoluna girmenin sadece kitap okumakla olmadığı ve sufi olmak için bir mürşide bağlanmak zorunluluğu vardır. Kaynaklar İmam Gazali’nin Şeyh Ebu Ali Faramedi (k.s) ’ye bağlı olduğunu yazmaktadır.

Şeyh Faremedi Hazretleri Nakşî kutuplarındandır. Ebu Kasım Kureyşi’nin talebelerinden olup zülcenaheyndir. Yani iki taraftan da feyiz almıştır. Bir yanda Şeyh Ebu Kasım Gürgani Tusi’ye, diğer yandan Şeyh Ebi’l Hoca Harkani’ye bağlıdır.

On bir senelik uzun uzlet ve nefis terbiyesinin ardından birçok sadık ve mütevatir rüyalar görülmüştür. Bir sene sonra da hicri VI. asır başlayacaktı. Meşhur hadis-i şerifte her asrın başında zuhur edeceği bildirilen müceddidin olduğuna dair işaretler belirmiştir.

Selçuklu sultanı Sencer’in veziri olan Fahrul Mülk, İmam-ı Gazali’ye tekrar tedris hayatına dönmesi için ısrarlı ricalarda bulunur. Ama bu dönüş eskiye bir dönüş asla değildir. Bu dönüş eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilimden mevki ve rütbeyi terk ettiren ilme davet edilme şekline dönmüştü.

İmam-ı Gazali şöyle anlatmaktadır:

“Allah Teâlâ hâlimi bilir. Ben nefsimi ve diğerlerini ıslah etmek istiyorum. Muradıma erişir miyim, yoksa mahrum mu kalırım, bilmem. Fakat ben yakın ve müşahedeye dayanan bir imanla hâlin değişmesinin, bir işi yapmak gücünün ancak yüce Allah’ın dilemesi ve yardımıyla olacağına inanıyorum. Ben hareket etmedim, ama o beni harekete geçirdi. Beni bir şey yapmadım, ama o bana yaptırdı. Ondan önce beni ıslah etmesini, sonra da benim vasıtamla başkalarını ıslah etmesini, önce beni hidayete erdirmesini, sonra da benim vasıtamla başkalarını hidayete erdirmesini dilerim.”

Hüccetül İslam İmam Gazali 10 senelik uzlet hayatı boyunca elde ettiği tecrübeleri Elmunkız’de şöyle anlatmaktadır:

“Bu uzlette hayatım boyunca asla izah edemeyeceğim birçok şeyler malum oldu. Bunlardan bazılarını faydaları için zikrediyorum. Sufilerin Allah Teâlâ yoluna girmiş olduklarını, onların hayat tarzlarının en güzel hayat tarzı olduğunu, yollarının en doğru yol, ahlaklarının en doğru ahlak bulunduğunu yakinen şüphesiz anladım. Akıllı insanlar, hizmet sahipleri, şeriatın sınırlarına yakın âlimler; onların hayat tarzlarından ve ahlakından bir şey değiştirecek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler buna bir imkân bulamazlar. Onlar iç ve dışlarındaki hareket ve duyguların hepsi nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır. Yeryüzünde nübüvvet nurundan başka kendisiyle aydınlanacak bir ışık yoktur.”

Bağdat’ı terk ediş ve tekrar Hücettül İslam, Zeynu’ddin  maneviyat ışığı olarak geri dönüş…

 

 

İsmini çok duyduğumuz, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen unutmadığımız, bizden kilometrelerce uzakta olmasına rağmen hep yakınımızda, gönlümüzde hissettiğimiz, her gün milyonlarca insanın Fatiha okuyup ruhuna gönderdiği değerli insan Şah-ı Nakşibendî Hazretleri ne yaptı da unutulmadı?  Saraylarda zevk ve sefa mı sürdü? Üniversitede koltuğumu kimseye kaptırmayım, diye haksızlıklar mı yaptı; yoksa bunları bırakıp, yürüyüp hakkın rızası için senelerce nefsini ıslaha mı uğraştı?  Bazı insanlar doğuştan seçilmişlerdir. Şah-ı Nakşibendî Hazretleri küçük bir çocukken Muhammed Baba Semmasi Hazretleri onu manevi evlatlığa kabul etti. Seyit Emir Külal Hazretleri’ni de ona tasavvuf adabını öğretmekle görevlendirdi.

On sekiz yaşında Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’ni ziyaret etti. Onun sohbetlerinden faydalandı. Muhammed Baba Semmasi Hazretleri vefat edince Kasrı Arifan’da, Emir Külal Hazretleri’nin terbiyesi altına girdi. Ona yapmış olduğu hizmette kusur etmiyor, hizmet edeplerini bir an olsun terk etmiyordu. Yalnız kaldıklarında ise özel sohbetine iştirak ediyordu. Emir Külal Hazretleri’nin zikir meclislilerine katılır, fakat cehri zikir yapmazdı. Bu da diğer sufilere ağır gelirdi. Bir gün bir caminin yapımı sırasında müritlerin bazıları onu yerip çekiştirmeye başladılar.

Emir Külal Hazretleri;

- Siz oğlum Bahaüddin hakkında, onun bazı davranışlarını hatalı bulmakla yanlış düşünüyorsunuz. O, daima rabbani nazarlara mazhardır. Cenabı Hakkın kullarının nazarı, onun nazarına tabidir.

Emir Külal Hazretleri onun göğsünü işaret ederek şöyle devam ediyor: “Sana kanatlarımı gerdim. İçinde bulunduğun beşeriyet yumurtasından senin ruhaniyet kuşunu çıkardım. Ancak senin himmet kuşun çok yükseklerde bulunuyor!.. Ama sen himmet sahibi bir Türk ya da kokusunu alabileceğin her yere gitmekte serbestsin.”

O günden sonra Şahı Nakşibendî Hazretleri, yedi yıl Emir Külal Hazretleri’nin halifelerinden Mevla Arif ile arkadaşlık yaptı. Sonra Şeyh Kusem’in ve on iki yıl da Halil Ata’nın yanında kaldı.

Halil Ata Hazretleri onu farklı metotlarla terbiye etti. Maveraünnehir Sultanı olan Halil Ata’nın saltanatlığı döneminde ona hizmet etmeye devam etti. Ve bu süre içinde kendisinde meydana gelen yüce hâllere tanık oldu. Tasavvuf bilgileri edep ve seyri sülük konusunda çok fayda sağladı.

Derviş Halil Ata Hazretleri seçkin ashabıyla sohbet ederken “Allah rızası için bize hizmet eden, insanların gönlünde de sevilir.” diyordu. Onun bu sözleriyle kimi ve neyi kastettiğini Şahı Nakşibendî Hazretleri çok iyi anlıyordu.

Buhara’nın kenar mahallelerinde dolaşır, geceleri mezarlıkları ziyaret ederdi. Bütün medreseleri temizler ve böylesi bir hizmeti yapmaktan büyük bir haz duyardı. Şahı Nakşibendî Hazretleri anlatmıştı:

Allah Teâlâ cezbelere tutulduğum ilk dönemlerde dostlarından biriyle konuşmayı bana nasip etmişti. Bu Allah dostu bana: “Anlaşılıyor ki sende Allah dostlarındansın.” demişti.

Ben de ona “Dost ve velilerin mezarlarının bereketiyle onun dostu olmayı isterim, dedim ve tavsiyeye ihtiyacım olduğunu söyledim. Bana:
 

-Bir çöle git, nefsin tümüyle insanlardan ümidini kesinceye kadar orda bu hâl üzere kal.

Daha sonra:


            -İnsanlarla ilgilen, onların gönüllerini hoş tut. İnsanların kendine iltifat etmediği, zayıflar, miskinler ve gönlü kırık kimseler vardır. Onlarla ilgilen, hizmetleriyle meşgul ol, ama bu arada gönlün Allah’a karşı eğik ve sekinet içinde olsun.

Şahı Nakşibendî Hazretleri amellerine ve aynı zamanda edilen tavsiyelere uzun süre devam eder, tekrar o Allah dostunun yanına gittiğinde bu defa şunları tavsiye eder:

-Şimdi hayvanlara hizmet gayreti içerisinde olman gerekiyor. Bu hizmet süresinde yine ihlâs hâlini koruman gerekiyor. Zira hayvanlar da Allahu Teâlâ’nın yarattığıdır. Düşünürsen onlarda Rabbimizin ilahi rahmet nazarlarına meyler olmaktadır. Bu yüzden hayranlardan birinin sırtında veya başka bir yerinde bir yara görürsen onu iyileştirmeye gayret göstermelisin.

Şahı Nakşibendî Hazretleri o zatın bu tavsiyelerini emir telakki edip yedi yıl gibi uzun bir müddet hayvanlara hizmetle meşgul oldu. Bir hayvan gördüğünde onun geçmesini bekler, önüne bile geçmezdi. Yaralarını sarar, onları temizlerdi. Nihayet yarasını sarıp temizlediği bir gece bir köpeğin davranışı ona çok tesir etti. Bir ağlama, bir inilti hâlindeyken köpek sırtını yere koymuş, yüzünü gökyüzüne çevirmiş, ayaklarını da yukarı kaldırıp başlamıştı inlemeye. Şahı Nakşibendî Hazretleri dua ederken köpek de “Âmin” diyordu.
 

-O an elde ettiğim manevi saadeti daha sonraki zamanlarda bulamadım. Tek şey istiyordum Rabbimden. Ona tam manasıyla teslim olabilmek…
 

Yine o Allah dostu bu kez yolları temizleme hizmetinde bulunmasını ister.
 

“Yolda insanları rahatsız edecek ne varsa kaldırıp yolları temizleyeceksin.” der.

Yedi yıl boyunca bu hizmette bulundu. Bu hizmeti yaparken el ve eteği taş ve toprak içinde kalıyordu. Fakat o an, o Allah dostunun emretmiş olduğu bütün amelleri ihlâsla, hiç itiraz etmeden tam bir teslimiyetle yerine getiriyordu. Yapmış olduğu bütün bu hizmetlerin nefsinin üzerindeki faydalı neticelerini müşahede ediyordu.

İşte kardeşim, bu seyri suluk şeklini bir düşün. Tasavvuf yolunda mürşidinden istifade etmek, kâinattaki olaylara ibret nazarıyla bakmak istiyorsan bir nebze de olsa sükûnet halini bulmaya çalış! Çünkü bu yolda gerçek gayeye ulaşmak için sadece namaz ve orucun çokluğu yetmez. İnsanları Allah’tan ayıran şey, dünyaya gösterdikleri büyük ilgidir. Nefsanî isteklerine yenilmektir. Allah Teâlâ’ya ulaşırken kişiye bundan daha büyük engel yoktur.
 

Ariflerin şu sözleriyle yazımızı noktalayalım: “Mekke’de veya uzak bir yerde olmak hiç önemli değil. Bu yolda en önemli olan, kişinin kendisini Rabbine yaklaştıracak bir şekilde kulluğa layık hâle gelmeye çalışmasıdır.” demişlerdir…