Seyda Fadlullah (K.S) Hazretlerinin Hizmet Anlayışı

Peygamber Aleyhisselâm bir hadisinde cennetle alakalı şu mevzuu bahseder; “Cennet ehli cennete girdiği zaman, bütün melekler cennette var olan nimetler ile onları karşılarlar. Sonra onlar için cennete yakışır şekilde oturmaları için minderler hazırlayıp sererler. Onlara cennette var olan bütün nimetler ikram edilir fakat ona rağmen cennet ehlinde bir durgunluk hâsıl olur. Cenab-ı Allah sorar: “Ey kullarım bunca nimetler sizlere sunulmuş iken sizin içinizde bir durgunluk var, bu durgunluk neyin nesidir?

Cennet ehli derki: “Ya Rabbi dünyada iken bizlere cennete girdiğimiz zaman seni müşahede edeceğimiz söylenmişti, Resulü Ekrem’i (s.a.v) göreceğimiz söylenmişti, durgunluğumuzun sebebi budur. Ya Rabbi, biz bu nimetlere talip değiliz, bizi buraya getiren sensin ama seni göremiyoruz.”

Allah o an meleklere buyuracak: İlhame hicabe “Gözlerdeki perdeyi kaldırın!”

Melekler Allah'ın bu sözünü hayretle karşılayacaklar “Ya Rabbi bu gözler harama baktı, günaha bulandı, kirlendi. Kirlenen bir gözün sana tamah etmesine müsaade var mıdır?”

Allah meleklerine: “Evet, bu gözler günah işledi ama diğer taraftan da benim için gözyaşı döktü, gözyaşları onları temiz kıldı, perdeyi kaldırın!”

Perde kalkınca cennet ehlinin; Allah'ın makamının karşısında, o güzelliğin hayretiyle,  iradelerinin dışında başları secdeye gidecek. Başlar secdeye gidince Allah kullarına “Başlarınızı kaldırınız! Bugün amel günü değil, burası amel yeri değil, sizlere ikram ve tazim yeridir. Bugün geldiğiniz bu yerler bizâtihi bütünüyle sizlere tazim ve ikram edileceği yerdir.” Ve sonra Allah kullarına seslenecek: “Yâ ibâdî! lekat raditu anhüm Ben sizlerden çok razıyım sizde bizden razı mısınız?”

Bu sözün üzerine cennet ehli: “Yâ Rabbi, bizlere öyle nimetler bahşettin ki; dünyada iken gözlerin göremediği, kulakların işitemediği, beşerin kalbine, aklına hayalini dahi getiremediği bunca nimetler karşısında bizler kim oluyoruz ki size rıza göstermeyeceğiz.” diyecekler.

Akıllı olan insan; kendinde var olan bunca isti’dad ve kabiliyetini bu nimetlere kavuşabilmek için kullanandır. Akılsız insan da odur ki; bu cennetler Allah’ın bir ikramı iken, Allah'ın bizâtihi iken, Allah'ın cemalini görme iken, kendisinde var olan bu istidatlarını, bu duygularını dünyevi, fanî bir şeyin arkasında kullanandır.

Seyda Fadlullah Hazretlerinin ve diğer büyüklerin ifadesi ile “Bizler öyle insanlarız ki; dünyada ya tuttuğumuzu kopartırız ya da yerimiz kabirdir. Bu ikisinin ortası yoktur.” Bu insanlar için ahiret erkekleri diyebiliriz, hakiki aslanlar diyebiliriz, onlar ya tuttuğumuzu kopartırız ya da yerimiz kabirdir demişler, eğer tuttuğumuzu kopartamazsak Ya Rabbi canımı al diyebilmişlerdir, onlar bu seviyenin insanlarıdır.

Seyda Fadlullah Hazretlerinin ifadesi ile “Eğer dünyada hizmet edemeyecek isem Ya Rab ruhumu ve canımı al, dünyada kalma nedenim kalmadı.” Ya tuttuğumuz kopartırız ya da kabre gireriz. İnsanın hakikî manevi olan şeylere talip olması lazım.

Seyda Fadlullah Hazretleri vefatına yakın bir zamanda, anlık bir gözünü kapatmanın ardından şöyle dedi: “Az önce burada Hazret, dedem Şeyh Fethullah vardı. Seyda ve Hazret, Şeyh Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yanına gidip manevi bir cübbe ve sarık aldılar. Şeyh Abdülkadir-i Geylanî de var olan bu cübbe ve sarığı benim için onlara verdi. Onlar da gelip o manevi cübbe ve sarığı bana verdiler.”

Ben de diyorum ki; Seyda'nın ikrarı ile yanında bir sürü insanın şahadeti ile vefatına kesin bir gözle bakılan, bir günlük iki günlük ömrünün kaldığı bir günde, Seyda Fadlullah Hazretlerinin bu sözü sarf etmesi bu işin hakkaniyeti ve emniyetini gösterir. İnsanın bu şekilde severek, o manevi şeylere bütün hissiyatı ile talip olması lazım.

Dünyevî hislerden arınmadan o manevi libasın insana giydirilmesi mümkün değildir. İnsanın hissiyatı Resûl-i Ekrem’in (s.a.v)  Sadat-ı Kiram’ın gönülleri üzerine akan hissiyat akımına bağlı bir şekilde olursa hakikat hissiyatı hissedilir, maneviyat o zaman hissedilir. Eğer hissiyat dünyevî, hele hele boş şeyler içinse bu, işin hastalık dediğimiz boyutudur, manevi hastalık varsa derhal sıyrılmak gerekir. Bizlerin o hissiyata talip olup, hakikati bulan bir üstadımız var. Akıllı olan insan bütün imkânlarını seferber kılıp o zatın arkasında koşma, manevi libası bulma çabasında olandır. Allah hepinize muvaffakiyetler versin.

Peygamber Aleyhisselâm ehli tasavvufça tefsir edilen bir hadisinde şöyle buyurur: “Ümmetimde öyle insanlar vardır ki; onların makamı peygamberlik makamı değildir, şüheda makamı değildir. Fakat onlar için öyle bir makam tahsis edilmiştir ki peygamberler ve şühedalar o makama gıpta ile bakarlar. Bunlar Lillah için bir araya gelen, Allah için bir araya gelen topluluklardır.” Cenab-ı Allah bizleri Resulü Ekrem’in (s.a.v)  bahsettiği bu topluluktan etsin.

Allah bizi öyle bir halkaya, öyle bir kafile-i nuraniyeye iltihak etti ki; bu kafilede bunca ehli velayetin olması ile hareket ediyoruz. Ve Allah bize öyle bir Üstad da nasip eyledi ki; sınırsız bir mahviyet içerisinde olan, hiçbir zaman kendisine bir hal yakıştırmayan bu zat, vefatının bilinmesine kesin gözüyle bakıldığı bir anda, kendisi için ve etbaı için böyle müjdeli haberler vermekle, Allah bizi böyle zatın müridi kılmakla, Allah'a karşı sınırsız bir şükür ifa etmemiz lazım.

Sizler de “Ben hayatta isem, bir vazifem var ise, eğer ben bu vazifeyi yapmıyorsam yaşama hakkım yoktur.” diyebilmeli,  her zaman bu mantıkla hareket edip “Allah beni böyle bir kafile-i nuraniyeye iltihak etmiş ise elbette ki bir beklentisi vardır, yoksa ben bu konumun hakkını ifa etmiyorum.” diyebilmesiniz. Ve bunun için Saadat-ı Kiram’ın yaptığı bu mesleği devam ettirerek, vefatınızdan sonra arkanızda insan eseri bırakma noktasında gayret ve cehd göstermelisiniz.

Mesnevide şöyle bir ibare geçer: “Çok mahir bir kumandan vardı. Kendi cemaati, askerleri ile muharebeye katıldı.  Muharebenin arkasından gece oldu. Evlerine dönmek için yola çıktılar.  Çok yorgun ve bitkin bir halde yürürlerken geçtikleri bir yerde kumandan askerlerine, geçtiğiniz bu yerde eğilin yerdeki taşları alın, dedi. İçlerinden bir kısmı kumandan bizim yorgun olduğumuzu biliyor, bize niçin bu eziyeti veriyor dedi. Bir kısmı da kumandan zaten bizim ne halde olduğumuzu, ne düşündüğümüzü biliyor, bu kadar maharetli bir insan bunu söylüyorsa bu işin içinde bir hikmet vardır, bu taşları alalım dedi. Sabah olup karanlık gidip ışık vurunca askerler bir madenin önünden geçtiklerini, toplanılan taşların aslında kıymetli mücevherler olduğunu gördüler.” Demek ki taş değilmiş fakat o ihtilaf yaşanmış. Kumandan biliyor, eğer o kumandansa  biliyor.

Seyda Fadlullah Hazretleri etbaından Nurşin’e geldikleri zaman, geliş niyetlerinin bütünü ile burası olmasını isterdi.  Yani sadece bu maksatla gelmek ve o manaya kilitlenmek. Hatta o iradenin dışında diğer ziyaretlerin dahi programın içerisine katılmaması gerekir. Bu maksatla geldikten ve döndükten sonra bazılarına filan yeri de ziyaret edebilirsiniz diye izin verirdi ve şöyle derdi: “Bütün ehl-i velayetin imamı Peygamber Aleyhisselâm’dır. Nasıl ki bir bakan bir yere icraat yapmak istediğinde başbakana sorar, müdür genel müdüre sorar, onların onayını alır, onay olmadan o icraat olmaz ise; tasavvufta da Seyda-i Taği'nin, Hazret’in veyahut üstekilerin tasarrufâtı, üstadının izniyle hareket etmek gerekir.” Dolayısıyla insan buraya gelirken bütün niyeti buraya bağlanması gerekir.

Bizlere dua edin Allah'a emanet olun.