Üstadımız Şeyh Fadlullah Hazretlerinden Nasihatler

Rabb-ül Alemin (c.c) bir kudsî hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: " Kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse ben de ona savaş açarım. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli olan bir şeyle yaklaşmaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları kendisine ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de onu korurum."

Namazın Ehemmiyeti

Hepiniz hoş geldiniz, sefa geldiniz. Rabb-ül Âlemin (c.c),hepinizden razı olsun inşallah. Rabb-ül Âlemin (c.c),sizi de bizi de Sadat-ı Kiramın cemaatine müstahak etsin, Resulü Ekrem’in (sav) şefaatine nail eylesin ve O’na haşr meydanında arkadaş yapsın inşallah.

Sünnet-i Seniyye

 

DEĞERLİ MÜSLÜMANLAR, Sizler  (elhamdülillah) Ehl-i tarikatsınız, cahil sayılmıyorsunuz. Arapça bilmeseniz bile Türkçesinden   “ Tarikatın tarifi nedir? ”, “ İslamiyet nedir?”  okuyabilirsiniz, uygulayabilirsiniz. Sünnet-i seniyyeyi yerine getiren, Resul-u Ekrem’in(s.a.v) hayatını yaşamak isteyen bir cemaat gördüğünüzde o cemaate gitmeniz gerekir. İnsan ne cemaatinin büyüklüğüne ne de gösterişine bakmalı, Allah-u Teâlâ’nın emirlerine, sünnet-i seniyyeye bakmalı.

Müslümanın Kalbi ve Gaflet

Müslüman’ın kalbi Allah'ın tecelligâhıdır. Bu yüzden gafletten uzak olması lazımdır. Müslümanın kalbi gaflette ise şeytan muhakkak ona vesvese verir. Ayet-i kerimede, Nas Suresi’nin tefsirinde “hannas” şeytanın bir ismi olarak geçer. Onun bir burnu vardır. İnsanın kalbine bakar, eğer insanın kalbi zikir hâlinde ise o şeytan oradan kaçar. Onun ismi Hannas’tır. Eğer insanın kalbi zikir etmediği zaman, gaflette ise şeytan ona vesvese verir.

Kardeşlik Hakları 3

Buraya kadar zikrettiğimiz vasıflar, sohbet ve arkadaşlığın haklarını toplayan vasıflardır. Bu vasıflar ancak arkadaşlar için nefsine zarar vermek, nefsin için arkadaşlarda zarar vermemekle tamam olabilir. Nefsini onlara hizmetçi yaparak kemâle erdirebilirsin. Bu bakımdan bunun tamamlanması için bütün azalarınla onların hak ve hukuklarına riayet etmen gerekir.

Kadınların Dinimizdeki Vazifeleri

İlim azaldı. İlim olmadığı zaman din de olmuyor. Hz.Diyauddin (k.s.) bir savaştan dönerken halifesi Veli Emin’e soruyor: “Siz talebelere ders veriyorsunuz, talebeler derse devam ediyorlar mı ?” Veli Emin de: “Biz ancak canımızı kurtarırız talebelere nasıl ders veririz.” diye cevap verir. Hz.Diyauddin(k.s.) kızar ve: “Biz niçin savaş ettik? Dinimiz için savaş ettik, din ilimsiz olur mu?” der. Maalesef gerçek olarak da böyledir.
Ayet-i kerimede mealen şöyle der: “Sahabe-i kiram savaşa gittiği zaman bir kısmı senin yanında kalsın, ilim öğrensin, sonra diğerleri geldiği vakit onlara öğretsinler.”

 

Nakşibendi Tarikatının Esasları

"Şeyh Fadlullah Hazretlerinden nasihatler"

NAKŞİBENDÎ TARİKATININ ESASLARI

Nakşibendî Tarikatının esası, Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerine uymaktır. Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişi öncelikle şu üç şeye sahip olmalıdır. Bunlar: itikat, ilmihal ve tasavvuf ilmidir. Rabbül Âlemin sizlere bu üç nimeti verdiği için O’na çokça şükretmeli ve eksiklerinizi tamamlamak için gayret etmelisiniz.

Tasavvufun temeli üçtür:

Muhabbet,
İhlâs,
Teslimiyet.

Tarikat ehli bir insanın Resulü Ekrem’e (s.a.s) , Saadat-ı Kiram’a muhabbeti ne kadar kuvvetli olursa, halini düzeltmesi o kadar kolay olur. Allah dostlarına olan muhabbetin önemi Resulü Ekrem’in (s.a.s): “ Kim kimi severse onunla haşrolur.” (Taberani) hadis-i şerifiyle belirtilmiştir. Haşrı, Allah’ın Resulü ve Allah’ın dostlarıyla olan bir insanın cenneti kazanacağı muhakkaktır. Resulü Ekrem’ e olan muhabbetimiz gerçek bir muhabbet olursa O’nun şefaatine nail oluruz.

Ashabı Kehf , Allah-u Teâlâ’nın salih kullarıdır. Yaşadıkları zamanın kötülüklerinden korunmak için bir mağaraya sığınmışlar ve Allah'ın izniyle üç yüz dokuz yıl zamanı fark etmeden orada uyumuşlardır. Onları çok seven ve onların yanlarından hiç ayrılmayan Kıtmir adındaki köpekleri de onlarla birlikte uyumuştu. Ashabı Kehf,  peygamber değildi hatta onların makamı evliyalık makamı da değildi. Allah-u Teâlâ o köpeği sırf Ashabı Kehf’e olan sevgisi için cennete girecek on hayvanın arasına kabul etti. Allah dostlarını seven bir köpek bile böyle bir rahmete mazhar olurken, Allah dostlarını seven bir kul nasıl Allah'ın rahmetinden, Saadat-ı Kiramın himmetinden yoksun olur? Yeter ki insan sadık bir şekilde Allah-u Teâlâ’yı ve Allah dostlarını sevsin.

Teslimiyet, müridin mürşidinden gelen emirlere hiç düşünmeden, şeksiz şüphesiz inanması ve bu emirleri uygulamasıdır. İslamiyet’in emirlerine  teslimiyet çok önemlidir. İnsan yapacağı her işin, her davranışın İslamiyet’e uygun olup olmadığına bakmalı; eğer uygun değilse onu hemen terk etmelidir. Teslimiyetin en büyük örneği Hz. Ebu Bekir’in (r.a), Resulü Ekrem’e (s.a.s) olan teslimiyetidir.

Resulü Ekrem (s.a.s), miraç hadisesini Kureyşlilere anlattığı zaman Kureyşliler O’nunla alay ettiler ve O’nu yalan söylemekle suçladılar. Duyduklarını anlatmak için hemen Hz. Ebu Bekir’in yanına gittiler. Kureyşliler, Hz. Ebu Bekir’i (r.a) sever ve onun sözlerine itibar ederlerdi. Bir yandan da bu durum onların çok hoşuna gitti. Çünkü Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Muhammed’in (s.a.s) tebliğ vazifesine destek olmak için onlara her zaman: “Siz Hz. Muhammed’in (s.a.s) bir kere bile yalan söylediğini işittiniz mi ki bu söylediği yalan olsun?” derdi. Artık Rasulullah’ın (s.a.s) karşısında kendilerinin galip geldiğini düşünüyorlardı.“Bu sefer Muhammed’i koruduğuna pişman olacak; çünkü O’nun yalan söylediğine herkes inanacak.” diyorlardı. Hz. Ebu Bekir’in yanına gidip: “ Ya Ebu Bekir! Duydun mu arkadaşın ne diyor? Dün gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gitmiş, oradan da göğe yükselmiş. Bu mümkün müdür?” diyorlar. Hz. Ebu Bekir de (r a):”Siz bunları ondan mı duydunuz?”dedi. Onlar da: “Evet” cevabını verdiler. “Vallahi O söylediyse, şeksiz şüphesiz doğrudur!” dedi. Resulü Ekrem (s.a.s), Hz. Ebu Bekir’e (r.a) bu davranışından ötürü: “Sen Sıdıksın.” dedi ve o günden sonra Hz. Ebu Bekir bu isimle anıldı.

Nakşibendî Tarikatında da mürid şeyhinden gelen emirlere ihtilafa düşmeden tabi olmalıdır ki fayda görsün.

İhlâs’ın derecesi ise; dünyada ne kadar çok evliya olursa olsun faydanın sadece kendi şeyhinden geleceğine inanmaktır. Mürid, tasavvuf yolunda gördüğü faydaları da yine kendi şeyhinden bilmelidir.

Adaba göre mürid, başka bir şeyhin sohbetinde bulunsa bile yine kendi şeyhine rabıta kurmalı, gelen faydaların da ancak kendi şeyhinden geldiğine inanmalıdır. Hatta mürid, büyük zatların kabrini ziyarete gittiği zaman orada, o büyük zatın yanında kendi şeyhinin de hazır bulunduğunu düşünmeli ve kendi şeyhine rabıta kurmalıdır. Manen gelen faydaların, kendi şeyhinden geldiğini, diğer zata karşı şeyhinin ona şefaatçi olduğunu düşünmelidir.

Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s), Seyda-i Taği’nin (k.s) hac ziyaretinde Ravza-ı Mutahhara’ya gittiği zaman sırtını Bitlis tarafına dönmediğini fark edince: “ Burada da mı Gavs-ı Hizan’ı düşünüyorsunuz?” diye soruyor. Seyda-i Taği Hz. de ona: “ Eğer Gavs-ı Hizan olmasaydı ben Rasulullah’ı (s.a.s) bu şekilde tanımaz ve sevmezdim.” diye cevap veriyor.

Yine bir gün, Seyda-ı Taği (k.s), Ravza-ı Mutahhara’nın içerisindeyken Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s) de içeri giriyor ve Seyda-ı Taği’nin rabıta halinde oturduğunu görüyor. O anda Resul-i Ekrem’in (s.a.s)  Seyda-i Taği’ye (k.s): “Sohbetlerinizde hanımlar ile aranızda bu zamana kadar perde vardı; fakat artık ahir zamandasınız, erkeklerle hanımlar arasında duvar olsun.” dediğini ve “Rabbül Âlemin senin tarikatına giren insanların sekeratını kolaylaştıracak, imanlarını kurtaracaktır.” müjdesini verdiğini kendi kulaklarıyla işitiyor. Şeyh Fethullah Verkanisi Hz.’nin Resulü Ekrem’in (s.a.s) sesini duyması makamının büyüklüğüne işarettir.

Seyda Molla Muhyeddin (k.s) Baykan camisini yaptırırken, Muhammed Diyaüddin Hz.’nin müridi olan bir usta hastalanıyor ve o gün işe gelmiyor. Molla Muhyeddin Hz. ustanın durumunu merak edip yanına gittiğinde ölüm hastalığına tutulduğunu görüyor. Vedalaşıp oradan ayrılmak üzereyken usta:“Seyda! Beni terk etme, ben ağır hastayım.” diyor. Molla Muhyeddin Hz. de “Ben eve gidip kahvaltı yapıp geleyim. Ben gelene kadar kelime-i tevhid çek, en makbul zikir budur.” diyor. Molla Muhyeddin Hz. geri döndüğü zaman ustayı, rengi solmuş halde ağlarken buluyor. “Hayırdır, ne oldu sana?” diye soruyor. O da: “Sen gittikten sonra rengi abus, pis, necis sakallı bir kişi yanıma geldi. “Nedir senin o çektiğin?” diye bana sordu. Ben de ona, kelime-i tevhid çektiğimi söyledim. Bana: “Sen hastasın, bu kadar uzun söylemek sana zarar verir, tek bir defa “La İlahe” de, “İllallah” deme.” dedi. Ben onun dediği gibi yapayım diye niyetlendim. Hazret’in (k.s) sesini duydum. Bana: “ O melundur (lanetlenmiş), onun dediğini yapma, biz geldik.”dedi. O zaman o melun, duman gibi pencereden uçup gitti. Kapı açıldı, Gavs-ı Hizan (k.s), Seyda-i Taği (k.s), Fethullah Verkanisi (k.s), Muhammed Diyaüddin (k.s) içeri girdiler. Yanıma oturdular: “ Molla Muhyeddin (k.s) iyi bir âlimdir, onun sözü ne ise, o ne dedi ise onu yap.”  dediler.” diyor ve kelime-i şahadet getirerek vefat ediyor.

Rasulullah (s.a.s): “Eğer bir insan, kelime-i şahadet getirerek vefat ederse muhakkak cennete gidecektir.” buyuruyor. Bizler de tanıdığımız kişilerin iman üzere vefat ettiklerine şahit olduk. Saadat-ı Kiram’ın insanlar üzerindeki tasarrufu bu kadar büyüktür. İnsan, bu yolda samimiyetle onlara güvenir, kalben bağlanırsa onlardan hem dünya hayatında, hem de ölüm anında fayda görecek ve yine Allah'ın izniyle şefaatlerinden faydalanacaktır. Çünkü Allah, salih kullarına pek çok tasarruf hakkı vermiştir. Yeter ki insan gerçek bir bağlılıkla onlara teslim olsun.

İMAN

Rabbül Âlemin; rahmandır, rahimdir. İmanı olan kullarına rahmeti sonsuzdur. İman, her şeyin başladığı ve sonlandığı noktadır. Haramın ve fitnenin çok olduğu bu ahir zamanda imanı muhafaza etmek, elde ateş parçası tutmak kadar zordur. Bazı insanlar imanını yitirdiğinin bile farkında değildir. Allah bir kuluna imansız sonlanmış bir ömür vermişse, o insan bir şekilde imanını yitirerek can verir. Mesela Hanefi mezhebine göre, faizle veya haram yolla kazanılan parayla yaptırılan cami, medrese, çeşme gibi hizmetler insanin küfür ehli olmasına sebeptir. Demek ki şeytan, bazı insanların imanını almak için onları bu şekilde kandırmaktadır. Haram malla yapılan hizmet, cehenneme sebeptir.

İnsan sünnet-i seniyyeyi kabul etmezse, beğenmezse cehenneme müstahak olur. Bir sünneti yerine getirememek başkadır, kabul etmemek başkadır. İnsan, gücünün yetmediği sünnetler için Allah-u Teâlâ’ya: “Ya Rabbi bana bunu kolaylaştır ve nasip et!” diye dua etmelidir.

Resulü Ekrem’in (s.a.s) sakalında beyazı yok denecek kadar azdı. Böyle olmasının hikmetlerinden biri, hanımların beyaz sakaldan hoşlanmamalarıdır. Bazı hanımlar Resulü Ekrem’i (s.a.s) gördüklerinde O’nun sakalı hoşlarına gitmeyip küfür ehli olmasınlar diye Allah-u Teâlâ onları bundan korumuştur. Hatta bu nedenle erkeklerin sakallarını boyamaları sünnettir. Hanımlar bu hususta çok dikkatli olmalılar; hanımların eşleri, oğulları sakal bıraktığı zaman beğenmeseler bile sakal üzerine kötü bir söz söylemekten kendilerini muhafaza etmeliler. Çünkü sakal mübarektir.

Rabbül Âlemin sizlere Tarikat-i Nakşibendî’yi nasip ederek çok büyük nimet vermiştir. Bazı hatalarınız, eksikleriniz vardır ama Allah onları kapatacaktır. Haliniz iyidir ve Allah'ın izniyle daha da iyi olacaktır.

Hanımların Vazifeleri

8.BÖLÜM

HANIMLARIN VAZİFELERİ

Nakşibendî tarikatının temeli muhabbettir. Hatta İslam’ın temeli de muhabbettir. Bir gün Resül-i Ekrem (s.a.s),  Hz Ömer’e (ra): “‘Eğer sen beni her şeyden fazla sevmezsen, sen Müslüman değilsin.” demiş.

Rabbülâlemin kendi muhabbetini, Resul-i Ekrem’in(s.a.s.), Saadat-ı Kiram’ın muhabbetini kalbimize yerleştirsin, dünya muhabbetini kalbimizden uzaklaştırsın inşaallah. Muhabbet olursa her zaman günaha uzak olunur çünkü insan mahmur kalbini kimseyle değiştiremez. Mesela bir insan bir hanıma âşık olur, o hanım da ona ne emir verse onu yapar. Acaba biz de ciddî olarak Resul-i Ekrem’e (s.a.s.)âşık olsaydık, Saadat-ı Kiram’a âşık olsaydık, bizim de onların emrinden çıkmamamız gerekmez miydi? Onların kalbinin kırılmasına sebep olmamamız gerekmez miydi? Böylece Allah’ın gazabına müşterek olmazdık neuzubillah. Bu yüzden Resul-i Ekrem(s.a.s.): “İnsanın haşrı sevdiği ile birliktedir.” buyurur. Eğer biz bu zatları seversek haşrımız da onlarla beraber olur. Böyle olunca biz kesin olarak cennete gideriz inşaallah.

Ashab-ı Keyf’e âşık bir köpek vardı. Allahü Teala onların aşkı için onu cennetine kabul etti.

Resul-i Ekrem (s.a.s.): “ Hayâ etmediğiniz vakit ne yaparsanız yapın.” diyor. İnsan eğer hayâ sahibi olursa Allahü Teala’yı, Resul-i Ekrem’i(s.a.s.), Saadat-ı Kiram’ı sevse onlardan utanır. Çünkü yaptığı amellerin defteri her pazartesi, perşembe günü Allah’ın yanına gelir. Bu nedenle Resul-i Ekrem (s.a.s.): “ Benim defterim Allahü Teala’nın yanına gittiğinde oruçlu olmamaktan utanıyorum.” demiş ve her pazartesi, perşembe günleri oruç tutarmış. İnsanın defteri cuma günü Resul-i Ekrem’in(s.a.s.) yanına gider. Eğer güzel amel yapmışsa Resul-i Ekrem (s.a.s.) o ümmetinden razı olur . Eğer neuzubillah günah işlemişse Allahü Teala, Resul-i Ekrem (s.a.s.) onlardan rahatsız olur. Cumartesi, pazar günleri insanların defterleri babalarının eline geçecektir. Baba da üçtür: Biri ilim babasıdır ki o da hocasıdır, biri şeyhtir, biri de nesebi babasıdır. Eğer defteri iyi ise onlar memnun olacaklar,  kötü ise de üzüleceklerdir.

Resul-i Ekrem(s.a.s.) kıyamet gününde secdeye kapanacak ve “ Ya Rabbi, eğer ümmetimden bir kısmı cehenneme gidecekse ihtiyar hanımların yerine Hz Hatice(ra), kızların yerine Hz Fatıma(ra), ihtiyar erkeklerin yerine dört halife(ra), genç erkeklerin yerine torunlarım Hz Hasan ile Hz Hüseyin cehenneme gitsin.” diyecektir. Resul-i Ekrem(s.a.s.) ümmetinin cehenneme gitmemesi için kendi ailesi, çocuğunu feda ediyor, biz ise Ravza-ı Mutahhara’da onu günahlarımızla rahatsız ediyoruz. Bu vicdansızlık ve hayâsızlıktır.

Hz Ebubekir Sıddık (ra) gece yarısı kalkardı: “Ya Rabbi, benim amelim yoktur, bana merhamet eyle.” diye dua ederdi. Hâlbuki Hz Ebubekir Sıddık (ra) kesin olarak cehenneme gitmeyeceğini biliyordu. Resul-i Ekrem(s.a.s.) bununla onu  müjdelemişti. Bir seferinde Resul-i Ekrem(s.a.s.): “Cennetin 8 kapısı vardır; biri şehitler kapısıdır, biri sıddıklar kapısıdır, biri âlimler kapısıdır.” demiştir. Hz Ebubekir (ra): “ Ya Resulullah, bir kimsenin bu sekiz kapıdan da geçmesi mümkün müdür” ’diye sorar. Resul-i Ekrem(s.a.s.) de : “Evet, mümkündür. Onlardan biri de sensin.” diyor. Hz Ebubekir (ra) bunu bilmesine rağmen gece sabaha kadar Allahü Teala’nın korkusundan utanıp yatamazdı. Sabaha kadar ayakta kalır, ibadet yapar, teheccüd namazı kılar, ağlardı: “Ya Rabbi! Beni kendi merhametinden mahrum etme.” derdi.

Hz Ömer (ra), İslam âlimlerinden üçüncüdür. Birincisi Resul-i Ekrem(s.a.s.), ikincisi Hz Ebubekir (ra), üçüncüsü Hz Ömer (ra)’dir. Hz.Ömer (ra) dünyaya adalet sağlamıştır. Bir rivayete göre: “Ben bir koç olsaydım,ben bir pislik olsaydım da kıyamet gününde Resul-i Ekrem (s.a.s.) demeseydi.” demiş. Hz. Ömer(ra) cehenneme gitmeyeceğini biliyordu fakat her insanın hatası olduğunu bilirdi ve o hatasını düşündüğü zaman Resul-i Ekrem’den (s.a.s.) utanırdı. Başka bir rivayette “Keşke ben bir ot olsaydım, bir deve beni yeseydi ben de pislik olsaydım da hesap vermek zorunda kalmasaydım.” demiştir.

Hz Ali (ra): “Dünya kavga yeridir, insanı şaşırtır ve bedeli çok ağırdır. Allah’ı unutturur. Bizim gibi insanlar dünyada sabit kalmamışlardır, ahiret hayatı uzundur. Keşke benim annem beni dünyaya getirmeseydi.” derdi.  Düşünün ki Hilafet-i Raşidin(ra) dünyaya gelmemiş olmayı istemişler, geldikleri zaman hayvan olarak gelmeyi istemişler, ot olarak gelmeyi istemişler. Acaba  onlar  niye böyle istemişler, biz bunu hiç düşündük mü? Çünkü onlar ehli hayâdır, siz de elhamdülillah ehli hayâsınız, bunu düşünmeniz gerekir.  Rabbülâlemin size çok büyük nimet vermiş. Siz bu yüzyılda yaşıyorsunuz, pek çok hanım vardır ki deniz kenarında pislik içinde yaşıyor, pek çok hanım da vardır ki neuzubillah küfürle yaşıyor. Rabbülâlemin size büyük şehirlerde yaşamayı nasip etmiş, sizi doyurmuş, sizi Müslüman olarak dünyaya getirmiş, sizi ehli sünnet vel cemaat yapmış, size tarikatı nasip etmiş, bu nimetleri düşünüp şükretmeniz gerekir.

Hz Zeynel Abidin (ra), Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) torunuydu. Abdest aldığı zaman simsiyah olur, titrerdi. Sordular “Niye bu kadar korkuyorsun?”  “Nasıl korkmayayım? Bilmiyor musunuz? Beni kim çağırmıştır, ben kiminle münacatımı yapıyorum? Rabbülâlemin beni çağırmıştır ben onun için hazırlık yapıyorum.” demiş. İstanbul Belediye Başkanı birgün hanginizi çağırsa sabaha kadar yatmaz, elbisenizi ütüler, konuşmanızı hazırlar, hanımınız ile istişare yaparsınız. Fakat Rabbülâlemin(cc) bizi 5 vakit kendi huzuruna çağırıyor ama biz bunu bile yapamıyoruz.

Bir insan bir vakit namaz kılmasa şeriata göre köpekten daha alçak konumdadır. Bir insan namaz kılmayan biriyle sefere çıksa suyu az olsa, namaz kılmayan insan susuzluktan ölecek durumda olsa abdest alacağı suyu ona verirse günahkâr olur. Namaz kılmayan insan tövbe etse, bundan sonra namazımı kılacağım dese o zaman suyu vermesi caiz olur. Fakat namaz kılan bir insanın yol arkadaşı köpek olsa, susuzluktan ölecek olsa son abdest suyunu köpeğe vermesi vaciptir. Kendisi teyemmüm yapmalıdır. Namaz kılmayan bir insanın derecesi Allah huzurunda ne kadar aşağıdır.

Allahu Teâlâ siz hanımlara çok mukaddes bir vazife vermiştir; çocukların eğitimini size bırakmıştır. Rabbülâlemin’in bir sıfatı da “Rab” dır. Rab, eğitmek demektir. Bu sıfatı hanımlara nasip etmiş. Eğer siz çocuklarınıza İslam dinini öğretirseniz, yaşatırsanız, cenneti kazanırsınız. Eğer İslam dinine göre çocuğunuza eğitim vermezseniz yalnızca cenneti kaybetmez çocuğunuzu da cehennem ehli yaparsınız. Bu yüzden Resul-i Ekrem(s.a.s.): “Sizin cennetiniz annenizin ayağı altındadır.” demiştir. Bu hadisin yorumu çoktur. Bir rivayete göre anneye yapılan hizmetin sonucunda cennet kazanılır, denmiştir. Fakat anne çocuğuna İslami terbiye vermezse o anneye hizmet edilmez. Bu eğitimi Rabbülâlemin size bırakmıştır.
Rabbülâlemin’in kadına verdiği ikinci görev kocasına sahip çıkmasıdır. Kocasının kötü yerlerde bulunmasına izin vermemesidir. Kocasını eve geldiği zaman namaz hususunda uyarmalıdır. Kesin olarak bunu bilin ki insan Allah’a hıyanet yapıyorsa size de hıyanet yapar.

Bir insan evinize geldiği zaman Allah’a ibadet etmiyorsa, Allah’a hıyanetlik yapmış olur. Bir insan namazını kılmadığı zaman şeytanın yolunda gidecektir. Kesin ve kesin olarak size de hıyanetlik yapmıştır. Ne olursa olsun buna izin vermemelisiniz. Sizin kocanız başka bir hanımla oturup kalksa ya boşanırsınız, ya da kocanızı o pis kadından kurtarırsınız. Aynı şekilde kocanız namaz kılmadığı sürece onun eve getirdiği mal size haramdır, sizin yaptığınız size haramdır. Sizin yaptığınız caiz değildir. Bu iki sorumluluk hanımların vazifesidir.
Müslüman hanımların kocasına çok faydası vardır. Gavs-i Hizan’dan evvel Seyda-i Tahi’nin (ks) babasının (Şeyh Mahmud) zamanında çok salih bir kadın varmış, kocası beymiş. Zalim kişilere bey derlermiş. Abdi Bey çok gaddar bir insanmış fakat Allahu Teala ona çok salih bir kadın nasip etmiş. Karısının nasihatleri ile kocası hak yola gelmiş. Ahir zamanda kocasının ve kendisinin parasıyla medrese yaptırmış. Seyda-i Tahi gibi, Bediüzzaman gibi, Gavs-ı Hizan gibi zatlar hep bu medresede yetiştiler. Bu Medrese-i Tahi’yi yaptığı zaman büyük bir araziyi de o medresenin üzerine vakıf olarak yaptırıyor. Medresede okuyan talebelerin masraflarını, hocaların masraflarını da bu vakıf parasıyla öderdi. Hala Seyda-i Tahi’nin çocuklarının evlerinde-ki burada bizim dört  medresemiz vardır- aynı zamanda Seyda-i Tahi’ye(ks) bağlı insanlar ramazan ayını 27. gecesinde o hanımın ruhuna hatim okurlar. İslam için böyle çalışırsanız Rabbülâlemin de böyle devamlı nimet verir.

Ayet-i Kerime’de: “Ya Rabbi dünyada bana hasenat ver, ahrette de bana hasenat ver, beni cehennemden kurtar.” denir. Bu ayet nazil olduktan sonra Resul-i Ekrem(s.a.s.) bu ayeti dua olarak 5 vakit namazın arkasından okurdu. Bizim de okumamız gerekir. Bu ayetin yorumu pek çok âlim tarafından yapılmıştır. Bir yorumda: Bu dünyadaki hasenat Müslüman kadınlardır. Çünkü Müslüman hanımlar ebediyete kadar kocasıyla beraber kalır fakat dünya nimetlerinin hepsi zelil olur: Zengin olsa malı kalır, kendi gider ahirete gider; makamı olsa, öldüğünde hiçbir kıymeti kalmaz. Bu yüzden ahirete kalacak şeylerden biri de hanımlardır. Müslüman erkeğin de zevcesine bu gözle bakması gerekir. Ahiretteki hasenatlarımızdan biri de Müslüman eşlerimizdir.

SORU VE CEVAPLAR

SORU: Ölmüş kişinin arkasından kurban kesilir mi?

  • Şafi mezhebinde kurban bayramında kesilir. Bu burak kurbanıdır, ev halkı yemez. Hanefi mezhebinde kurbanı ev halkı yiyebilir. Şafi mezhebinde kurban bayramında kesilen kurbanın eti niyete bağlı olarak yenir. Hanefi mezhebinde ölmeden evvel kişi çocuklarına vasiyet etmişse kesilmesi daha iyidir vasiyet etmemişse kesilmese de olur.

SORU: Sekerata giren bir hastanın yanında ne yapmak hastayı rahatlatır?

  • Öleceği belli ise Yasin-i Şerif, çok acil bir hasta değilse rahatlaması için Rad suresi okunur.

SORU: Vefat eden bir insanın arkasından ne yapmak gerekir?

  • Hatim, İhlas-ı Şerif okunabilir.(100 bin tane İhlas-ı Şerif bir hatim gibidir.) 70 bin Kelime-i Tevhid, salâvat okunabilir.

SORU: Kelime-i Tevhid herkese dağıtılıp 70 bine tamamlanabilir mi?

  • Yapılabilir, İhlas-ı Şerif de bu şekilde yapılıp bir hatim olursa bağışlanabilir.

SORU: Ölünün kıyafetlerinin yedi güne kadar muhtaç Müslümanlara verilmesinin hayrı büyüktür, ama hepsi birden değil yedi güne yayılarak dağıtılacak, deniliyor. Böyle yapmak doğru mudur?

  • Bizde öyle şeyler yoktur. Senesi gelince mevlid okutulur. Zaten insanın ölünceye kadar geçmişlerine okuması iyidir. Ne kadar okursa o kadar sevaptır.

SORU: Şarkı dinlemek, cep telefonlarını şarkı ile çaldırmak uygun mudur?

  • Şer’en insana lezzet veren şeyler caiz değildir, lezzet vermiyorsa caizdir. Kitaba göre insan taşa baksa ve ondan  lezzet alsa caiz değildir. Bu hayvanî bir lezzettir. Bazı âlimler lezzet alınmadığı takdirde dinlenmesinde sakınca yoktur demişler. Bazı âlimler ise içerisinde saz gibi müzik aletleri olmazsa caizdir, demişler. Burada ihtilaf vardır. Bir erkek bir kadına baksa ama hiç lezzet almasa onun nazarı yine haramdır. Fotoğrafa baksa lezzet alsa haramdır, lezzet almasa helaldir. Radyo, televizyon sesi de öyle. Dinlediğinde hayvanî lezzet alırsa ya da kalbindeki aşkı artırırsa kesin olarak haramdır fakat lezzet almasa sadece vakit geçirmek için dinlese bazı âlimler bunu kabul etmişlerdir.
  • İnsan camiye girdiği zaman bırakın telefonu çaldırmayı, yüksek sesle Kur’an okuması dahi caiz değildir. Cami namaz kılma yeridir, yüksek sesle Kur’an okunduğu zaman namaz kılanlar yanlış kılabilirler. Camide telefon çaldığında insanlar namaz içinde sıkıntıya giriyorlar, bu kesinlikle caiz değildir. Camide toplanıp mukabele okunması dahi caiz değildir. Ancak camide kimse namaz kılmazsa, herkes dinlerse okunmasın caizdir.

SORU: Bazı arkadaşlar tesbih çekerken zorlandıklarını söylüyorlar. Ne yapmalıdır?

  • Zaten tesbih kolay olsaydı herkes yapar, cennete girmek isterdi. İnsan zorlanacaktır ama geçecektir. Bu bir imtihandır, tecrübedir, inşallah geçecektir.

SORU: Bir insan namaz surelerini bilmiyorsa ve ezberleyemeyecek kadar da yaşlıysa nasıl namaz kılabilir?

  • Tek bir ayet dahi bilse yedi kere onu tekrar edebilir, eğer Kur’an bilmiyorsa ve ezberleyemeyecek kadar da yaşlı ise Fatiha kadar Arapça duaları okuyabilir; eğer bunu da bilmiyorsa yine de ibadet etmesi gerekir. Bu konuda ihtilaf vardır. Hanefi mezhebinde bu şekilde olursa olmuyor; insan ne kadar yaşlı olursa olsun muhakkak  bir Fatiha ezberleyebilir. Fatiha suresinde ne kadar ayet varsa o miktar demelidir. Bir Fatiha’yı ezberlediği zaman mesela 30 ayet varsa 30 kez elhamdülillah demeli, başka türlü namaz mümkün değildir.

SORU: Rükûlarda, secdelerde de ‘Elhamdülillah’ mı diyecek?

  • Oradaki dualar sünnettir. Demese de olur. Eğilip kalkmak yeterli olur.

SORU: Eskiden bazı savaşlarda vefat eden zatların o savaşa yardım ettikleri görülmüş, suretleriyle görülmüşler. Bu insanların sureti melek suretinde mi geliyorlar yoksa bizzat kendileri mi geliyorlar?

  • Bizzat kendileri gelirler. Sahabe-i Kiram zamanında, Resül-i Ekrem(s.a.s.) zamanında da yaşanmıştır. Bu açıkça müsbettir. Ayet-i Kerime vardır: “İnsan ruhaniyeti dünyaya gelir hizmet eder, Rabbülâlemin melekler gibi onlara güç verir. Her şekle girebilirler, melekler de böyledir, her şekle girebilirler, hükmü vardır. Fakat görülen kişi doğru mu söylemiştir? Bu da ayrı bir davadır. Hadis de vardır: Evliyalar Müslümanlara hizmette çok yardım ediyorlar, insanın bundan haberi olmaz.
  • 1973 yılında Seydamın yanına okumak için gitmek istiyordum. Ben Seydamı  bir-iki defa görmüştüm fakat tam olarak tanımıyordum, isim olarak tanıyordum. O beni biliyordu. Ben buradan Bitlis’e gittim. O kafileye katılacaktım ama orada  gözlüğüm düşüp kırıldı. Gözlüğüm kırılınca ben hiçbir şey göremezdim, ayağımın yanını bile göremezdim. Molla Mansur vardı, Allah rahmet, mağfiret etsin inşallah, ben parayı da ondan almıştım. Benim kalbimi kırmamak için sen görmüyorsun, demedi. “Ziyarete gittiğiniz zaman parayı düşünme, taksi çağır, taksiye bindiğinde beni iyi bir otelin kapısına götür de.” diye bana nasihat etti. Ben de Diyarbakır’a gittim, taksiye bindim. Köprücük Oteli’ne gittim, beni kapıya kadar götürdü. Kapıya vurdum,  içeriden yer olmadığını işaret ettiler. Etrafıma baktım, apartmanları görüyorum ama ne olduklarını fark edemiyorum. Kapıda muhayyer kaldım. Bir adam geldi, kapıyı çaldı, ona da yer olmadığını söylediler. Bu adam muhakkak başka bir otele gidecektir, dedim ve arkasından gitmeye başladım. Ona çok yakındım ama ne o bana ne de ben ona bir şey sormadan sadece gittik. Beni bir sokakta iki katlı bir eve götürdü. Kapıyı vurup içeriye girdi. Ben de arkasından içeriye girdim ama içerde onu göremedim, sanki uçup gitti. Hâlbuki yanımda idi. Tek yataklı bir oda istedim. Tek kişilik oda kalmamış, iki kişilik kalmış. Ben isterseniz iki kişilik odanın parasını da veririm, dedim ama adam eğer sabaha kadar biri gelmezse o zaman iki yatak parası senden almam, dedi. İki gün o adamın otelinde kaldım, bana çok hizmet etti. Hastalığım çok uzundu. Sonra anladım ki o adam muhakkak bir evliyanın ruhuydu. Onların devamlı Müslümanlara faydası olur, Müslümanlar bunu fark etmez.
  • Ben bir gün Ravza-ı Mutahhara’da idim. Akşam namazı vaktiydi. İçeri sakalı pembemsi, kimin yanında dursa ondan daha uzun gözüken, üzerinde mavi bir cübbe olan, başında bu mavi cübbenin külahı olan  birisi girdi. Sarığı var mıydı, yok muydu hatırlamıyorum. Şekli çok zarifti. Kimsenin ona bakmaması benim çok dikkatimi çekti. Baktım ki benim yanıma geliyor. Ben Ravza’ya çok yakındım, Ravza çok yüksek bir yerdir. Geldi, bastonunu oraya astı. Ben dikkatle ona baktım. Birkaç kez elini öpmeye niyet ettim, bırakmadılar  çünkü orası çok kalabalık oluyor, kalksam yerimi kaybederim. Namazdan sonra ziyaret ederim, dedim ama o zat gitti, gelmedi. Kalbimde bu merak kaldı: O zat kimdi acaba? Geçen sene Molla Mahmud’la konuştum: “Eğer gördüklerin doğruysa o senin gördüğün zat Resul-. Ekrem’dir (s.a.s.).” dedi. “Nasıl?” dedim. “Ruhanî olmayan hiç kimse oraya bastonla giremez çünkü. Kapıdaki görevliler elindeki torbayı bile içeriye sokmaya müsaade etmiyorlar ki bastona müsaade etsinler. İkincisi; başka peygamber dahi olsa mümkün müdür  ki Resul-i Ekrem(s.a.s.) Ravza’da iken bastonunu  Ravza’ya assın. Üçüncüsü de ben bir kitapta rastladım; Resul-i Ekrem(s.a.s.) beş vakit Ravza’dan çıkar, imamın arkasında cemaatle namaz kılar.” Ben bunu duyduktan sonra çok üzüldüm, keşke tanışsaydım. Sahabeler Peygamber Efendimiz(s.a.s.) vefat ettikten sonra çok seferler onu Mescid-i Nebevi’de görmüşlerdir. İmam-ı Suyuti 60-70 kere Resul-i Ekrem(s.a.s.) ile oturmuş. Seyyid Ahmet el Rufai hazretleri oraya gittiğinde: “Ya Rasulullah, uzaklardan ben salâtı selam gönderiyordum, şimdi bedenimle geldim Ya Rasulullah! Mübarek elini uzat elini öpmek istiyorum.” diyor. Ravza’dan el çıkıyor, o da öpüyor. Seyda-i Tahi(ks) de böyle şeyler yaşamıştır. Böyle şeyler çok yaşanır.

SORU: Cemaatten bir kişinin ‘Seyyid’ demesi üzerine;

  • Bana ‘Seyyid’ demeyiniz. Seyyid olup olmadığımızı Allah bilir. Seyyid olabiliriz ama aile olarak Seyda-i Tahi’den bu yana bu ismi kabul etmeyiz. Hatta Seyda-i Tahi’nin (ks) oğluna başka bir akrabası, Seyda Molla Muhyeddin bakıyordu. Ona demişti ki: “ Biz gidiyoruz, şeceremizi çıkartıyoruz  maaşımızı alıyoruz.” Seyda-i Tahi(ks) de: “Bizim maaşımız burada olmasın ahirette olsun inşallah.” demiş. Biz bundan dolayı bunu kullanmayız. Seyyid yerine Seyda diyebilirsiniz,  hoca diyebilirsiniz. Çünkü biz Seyyid olsak Allahü Teala zaten mükafatını verir ama eğer olmazsak Allah bize bunun hesabını sorar, azap olur.

İmanın Korunması

İmanın Korunması

Allah-ü Teâlâ bizlere iman gibi büyük bir nimet vermiş, bizleri Müslüman olarak yaratmıştır. Ve nihayetinde bizlere ehl-i sünnet vel-cemaat olmayı nasip etmiş, bizleri Nakşibendî tarikatı ile şereflendirmiştir. Bunların hepsi birer ilahî nimettir. Eğer Allah dileseydi bizleri Hristiyan veya Yahudi olarak da yaratabilirdi.

Bunu düşünmemiz ve Allah’ın bize verdiği bu nimetlere şükretmemiz gerekir. Çünkü nimetin devamı onun şükrünü yapmakla olur. İnsan son nefesini verene kadar şeytan onun imanını almaya uğraşır. Bu yüzden sekerat hali yani ölüm anı çok önemlidir.

Ahiret hayatının güzelliği ya da kötülüğü sekerat hâlinde belli olur. Çoğu insan ömrü boyunca ibadetle uğraşır, cennetle onun arasında kısa bir mesafe kalmıştır ki şeytana ve nefsine yenilir, ağzından küfür sadır olur yahut kötü bir fiilde bulunur ve ahir ömründe imansız olarak vefat eder, cehenneme müstahak olur. Bazı insanlar da vardır ki ömrü boyunca kötü ahlaklıdır, günahkârdır fakat Allah’ın rahmeti ona tecelli eder, kelime-i şehadet getirir ve cennet ehli olur. Bu yüzden insan yaptığı hiçbir ameline, ibadetine, hizmetine, ilmine güvenmemelidir. İnsanın tek güvencesi Resul-i Ekrem’in(sas), saadat-ı kiramın muhabbeti olmalıdır. Çünkü bu konuda ayeti kerime vardır:   “ Allah’ın hükmüne güvenen kimse yoktur, sadece ahmak olan insanlar Allah’ın hükmünden emin olurlar.”

İslamiyet çok büyük bir nimettir fakat yükü ağırdır. Resul-i Ekrem (sas) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:    “ Pek çok insan vardır; sabah mümindir, akşam kâfir olur. Pek çok insan vardır; sabah kâfirdir, akşam mümin olur.” İnsanı küfre götüren pek çok yol vardır. Ağızdan çıkan bir anlık söz bile küfre sebep olur da insanın bundan haberi bile olmaz ve ebedî olarak cehenneme müstahak olur. Bu yüzden insan, Allah-u Teâlâ’ya imanını muhafaza etmesi için dua etmeli, İslamiyeti çok iyi öğrenmeli, Peygamber Efendimizin (sas) sünnetine uygun yaşamalı, Allah rızası için birbirini sevmelidir ki Allah sevdiği kullarının hatırına diğer kullarını da affetsin.

Resul-i Ekrem (sas), “ Kim kimi severse onunla haşr olur.” ve “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurmuştur. Kabirde Enis vardır. Enis; insanın dünya hayatında sevdiği varlık demektir. Mesela genç yaşta vefat eden, hocasına ve ilme âşık bir ilim talebesinin kabrine Allah-u Teâlâ hocasının suretinde bir melek gönderir. Talebe hocasıyla birlikte kıyamet kopana dek bir kitabı bitirir, diğerine başlar, kıyamet kopar haberi bile olmaz. Fakat insan kabirde kendine eziyet verecek bir dünyalığı severse, Allah-u Teâlâ o kulunun kabrine o sevdiği dünyalığın suretinde bir melek gönderir ve kıyamet kopana dek kabirde ona azap verir. Kalpte hangi dünya nimeti varsa insan onunla azap görür. Bu yüzden insan kalbini dünya muhabbetinden muhafaza etmelidir, onun yerine kalbine Resul-i Ekrem’in (sas) muhabbetini yerleştirmelidir.

Şeyh Abdurrahman-i Tahi (k.s), cami, medrese, köprü yaptırmış, medresede ders vermiş, kitap yazmış ve kendini Seyyid Sıbgatullah-i Ervasi’nin (k.s) hizmetine adamış büyük bir zattır. Pek çok gece Gavs-ı Hizan'ın(ks) penceresinin önünde sabaha kadar rabıta kurar, gece yağan kar üzerini örtermiş. Sabah camiye gitmek için evinden çıkan Gavs-ı Hizan(ks), karları kürüyen insanlara; “Şu tepeye dokunmayın, o Molla Abdurrahman’dır.”  dermiş. Buna rağmen “ Hiçbir amelimden umudum yoktur. Sadece Gavs-ı Hizan’ın (k.s)  muhabbetinden umudum vardır. Gavs-ı Hizan’ın (k.s) muhabbetinden başka hiçbir şey beni kurtarmaz, bu muhabbetin işareti ise düşen sağ ayağımın başparmağıdır.”  demiştir.

GAVS-I HİZAN ( SIBGATULLAH-İ ARVASî Hz.)

Gavs-ı Hizan(ks) o kadar büyük bir zatmış ki onun şeytanı bile ondan fayda görmüştür. Dünyada sadece iki insanın şeytanı Müslüman olmuştur. Bunlardan biri Resul-i Ekrem’in(.as.), diğeri ise Gavs-ı Hizan'ın(ks) şeytanıdır.

Bazen Allah-u Teâlâ bazı evliyalarına değişik hâller yaşatır. Bunlar Resul-i Ekrem’in(sas.), Allah-u Teâlâ’nın kelamı olan sözleri “Allah şöyle buyurdu” diye söylediği kutsi hadisler gibidir. Evliyalar da Allah'ın hikmetiyle böyle hâller yaşarlar. Allah'ın cemaliyle gark olur, sekr hâline girerler.

Bir gün Gavs-ı Hizan(ks) sohbet esnasında yanında bulunan halifelerine:  “ Benden şu anda ne isterseniz dileyin, Allah-u Teâlâ sizin isteklerinizi kabul edecektir.” diyor. Orada bulunanlardan oğlu Şeyh Behaeddin muhabbet istiyor, Şeyh Abdurrahman Meczup cezbe hâli istiyor, Şeyh Molla Halid şahadet makamı istiyor, Abdurrahman-ı Tahi Hz. “Allah’tan dilerim ki kıyamete kadar evimde şeriat ve tarikat ilmi devam etsin.” diyor. Bu hâli geçtikten sonra, Gavs-ı Hizan(ks) Hz. Molla Halid’e:“Allah hepinizin dualarını kabul etti, hepiniz istediklerinize nail olacaksınız fakat hepiniz kendiniz için istekte bulundunuz hâlbuki Şeyh Abdurrahman kıyamete kadar Müslümanlara faydalı olacak bir istekte bulundu. Sen büyük bir âlimsin, ilminin faydası Müslümanlara çoktur, şahadet makamı yüce bir makamdır ama bunun diğer Müslümanlara faydası yoktur.”  diyor.

Molla Halid’e Gavs-ı Hizan Hz.(ks) ilminin büyüklüğünden dolayı “Seyda” yani üstad derdi. Bir gün ona; “Senin ilminin derecesi ne kadar büyüktür?” diye sorduğunda, Molla Halid: “Eğer bu soruyu siz değil başkası sormuş olsaydı ona cevap vermezdim.” diyor ve anlatıyor: “ Fıkıh ilminde Hace Ali Ramiteni gibi, ilim çeşitlerinde İmam Zemahşeri gibiyim.” cevabını veriyor.

Bu duanın ardından, Molla Halid Ruslarla yapılan savaşta milis kuvvetlerinin komutanı olup, çok şiddetli bir savaşta şehit düşüyor. Savaşta Rusların ölüleriyle Türklerin ölüleri birbirine karışınca ara verip herkes kendi ölüsünü aramaya başlıyor. O sırada ortalığı bir duman kaplıyor. Molla Halid’in cenazesini ne Türk ölülerinin arasında, ne de Rus ölülerinin arasında bulabiliyorlar. Gavs-ı Hizan(ks), Molla Halid bu duayı ettiğinde: “Bizden Uhud şehitlerine selam söyle.”  diyor. Fakat kimse bu sözün ne manaya geldiğini anlamıyor. Sonradan anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ onun cenazesini düşman elinde bırakmamış ve Uhud şehitlerinin yanına almış. İnsanın şeyhinin duası bu kadar keskindir.

Şeyh Abdurrahman-ı Tahi Hz(ks). “ Benim ailemde yaşlı, kör bir kız bile kalsa, ben umut ediyorum ki ailemde bu ilim ve nispet devam edecektir.” diyor. Abdurrahman-ı Tahi Hz.(ks) vefat edeli yüz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ evinde bu ilimler devam etmektedir.

Gavs-ı Hizan'ın(ks) oğlu Şeyh Behaeddin, o kadar muhabbet ehli bir zat oluyor ki babasının ölümünün ardından sadece altı ay yaşıyor. Şeyh Abdurrahman Meczup Hz. de çok cezbe sahibi bir zat oluyor. Güneydoğuda kışın havanın soğuğundan nehirler donduğu halde, o yine de sabah namazında abdest almak için nehre gidermiş ve oturduğunda cezbesinin şiddetinden nehrin suyu erir ve kaynamaya başlarmış.

Resul-i Ekrem (sas): “Siz kendi nefsiniz için istediğiniz şeyi mümin kardeşiniz için de istemedikçe gerçek imana erişemezsiniz.”  buyuruyor. Bizler de, Allah’a şükür ki, Abdurrahman-ı Tahi Hz.’nin(ks) tarikatına mensubuz. Bu güzel ahlakı kendimize örnek almalıyız.

Tarikat-ı Nakşibendi

 

 

TARİKAT-I NAKŞİBENDİ

 

Allahu Teala nazil ettiği Ayet-i Kerime’de ‘Ey Resulum! Hanımlar size mübayat etmek için günah işlemesin , hata yapmasın. Gelirlerse siz de onların mübayatını yapın.’  buyurdu.Tarikatı Nakşıbendi işte bu ayetten sonra nazil oldu. Bu ayet üzerine Resulu Ekrem (sas) tüm hanımlara ve erkeklerle mübayat etti. Erkeklerin elini tutardı, hanımlara ise kapıdan, pencereden mübayat yapardı. Hatta Sahabe-i Kiram kalabalık olduğu zaman Hz Ömer (ra) , Hz Ebubekir (ra)’ı kendine vekil kıldı ve onların mübayatını yaptı. Bu mübayattan sonra Sahabe-i Kiram en  geç 40 güne kadar mübayatını tazelerdi: Kimi 20 günde, kimi 30 günde, kimi 5 günde, kimi aynı günde gidip mübayatını yapıyorlardı. Çünkü verdikleri sözü tam  olarak yerine getiremiyorlardı ya da hata yapıyorlardı. Eğer insan günah işlerse hemen tarikatını tazelemelidir. O zatlar da hata yaptıkları zaman gidip tövbe tarikatini tazeliyorlardı.

Nasıl ki Allahü Teala onların mübayatını gerçekleştirdi ve ordaki hanımlar Sahabe-i  Kiram oldular, Rabbil Alemin size de onların hatırına versin. Aynı şekilde mübayat size de nasip etsin inşallah.

Tarikati Nakşıbendi’nin temeli muhabbettir. Hz Ömer(ra)’e Resulü Ekrem (sav) demiş ki: ‘Ya Ömer, eğer sen beni her şeyden fazla sevmezsen müslüman değilsin.’ Hz Ömer (ra) ‘Ya Resulullah, ben seni şahsım hariç her şeyden daha çok severim.’demiş. bunun üzerine Resulü Ekrem (sav) ‘Ya Ömer sen müslüman değilsin.’ demiş. Hz Ömer(ra) ‘Her şeyden daha fazla hatta şahsımdan daha fazla’ deyince Resulu Ekrem(sav) ‘ O zaman sen müslümansın.’demiş.

Seyda-ı  Tahi (ks), bir gün Hz Diyauddin (ks) yanında okurken: ‘Diyauddin, Suriye tarafından Molla Ahmet adında bir zat senin yanına gelecek, geldiği zaman ona iyi bakacaksın.’demiş. Hz Diyauddin(ks), o zaman mürşid değilmiş, talabeymiş. Aradan zaman geçtikten sonra Hz Diyauddin (ks) çevrede duyulmuş, irşad yapmış. Şeyh Ahmet Haznevi (ks) Suriye’den Hazret’in yanına , Nurşin’e geldi fakat Hazret yoktu. Şeyh Ahmet Haznevi’nin (ks) ayağında çorap dahi yokmuş, sadece çarık varmış, o da soğuktan çatlamış. Orda Molla Haris varmış. Hazret, Molla Ahmet’e çok fazla önem veriyor, Molla Haris de soruyor:  ‘Bunun hikmeti nedir? Sen niye bu kadar sevgi, saygı,hürmet gösteriyorsun?’diyor. Hz. Diyauddin(ks) cevaben: ‘Molla Haris sen 3 şeye şahittin: Bir gün Seyda-i Tahi bana ders verirken  Molla Ahmet geldiği zaman ona iyi sahip çıkasın, demişti. Ben zannediyorum ki Seyda-i Tahi’nin tavsiye ettiği şahıs budur.’ Halbuki Seyda-i Tahi’nin bunu iki sene evvel Şeyh Ahmet Haznevi’nin (ks) hilafetinden önce söylemiştir. Rabbil Alemin bu büyük evliyalara ne kadar feraset, ne kadar büyük ilim vermiş.

‘İkincisi : Ben zannediyorum ki bu insandan çok büyük bir insan çıkacaktır ki Seyda-i Tahi onu tavsiye etti.

Üçüncüsü de: Misafirdir. Suriye’den buraya Allah rızası için gelmiştir. Bu üç sebep dolayısıyla onu çok sevdim.’diyor.

Ahmet Haznevi Hz. Suriye’den buraya gelirken evradlarından fazla çalışıyordu. Buzağıları devamlı dağın arkasına götürüyordu. Bir gün Şeyh Mahmut Kara Hz. (ks) -çok alim biriymiş, aynı zamanda hazretin salikiymiş- medresede ders verip evrad çekiyormuş, kendi kendine düşünmüş: ‘Bu Molla Ahmet’in okuması düşük, ibadeti zayıf fakat hergün hali bizimkinden daha iyi oluyor. Ben de bir gün kalsam buzağıların yanına gitsem,acaba orada ne yapıyor ben de öğrensem.’diyor. Şeyh Mahmut(ks) birgün kalkıyor, Molla Ahmet’in hergün yaptığı gibi fırına gidip, birkaç somun alıp cebine koyuyor. Bakıyor ki Hazret oradadır: ‘Nereye gidiyorsun?’ ‘Bende Molla Ahmet’in yanına gidip buzağılara bakacağım.’ Hazret de ‘Gittiğinde ona fazla rahatsız etme!’diyor. Şeyh Mahmut, Molla Ahmet’in yanına geldiğinde vakit öğle vaktini bulmuştu. Şeyh Mahmut soruyor :‘ Sen bu buzağıların yanında nasıl cemaatle namaz kılıyorsun?’  Molla Ahmet: ‘Eğer hayatını sonuna kadar kimseye söylemeyeceğine söz verirsen ben sana gösteririm.’ diyor. Şeyh Mahmut da yemin ediyor: ‘Eğer ben senden önce ölürsem bunu kimse bilmez fakat sen benden önce ölürsen,söylerim’diyor. Molla Ahmet, Şeyh Mahmut’a: ‘Kolumdan tut,ağağınla ayağıma bas,gözlerini kapat.’diyor. Şeyh Mahmut böyle yapınca uçtuğunu hissediyor, inerken gözünü açıp bakıyor ki bir şehrin kenarındalar. ŞeyhAhmet : ‘Sen burada kal, ben namazı kılıp geliyorum.’diyor. Şeyh Mahmut ‘Ben de geleyim .’ diyor fakat Şeyh Ahmet beni rahatsız etme, deyince Hazret’in sözünü hatırlıyor ve orada duruyor. Şeyh Ahmet cemaatle namazını kılıp geliyor ve aynı şekilde Nurşin’e dönüyorlar. Rabbil Alemin bu büyük zatlara ne kadar büyük tasarruf vermiştir. Yeter ki biz de kalbimizi temiz tutalım, muhabbetli olalım, onların muhabbetini kalbimizde yerleştirelim ki Allahü Teala bizi onların hatırına affetsin çünkü onlar çok büyük zatlardır.

Bir gün Seyda-i Tahi(ks) Bitlis’ten Nurşin’e gelirken onun bir mürkiri varmış. Yolda münkir onu görünce oturuyor ki Seyda-i Tahi(ks) ile karşılaşmasınlar. Bu sırada Seyda atının üzerinde oradan geçer halde imiş. Atının ismi de Kemo imiş. Geçerken Kemo’nun gölgesi münkirin üzerinden geçiyor. Aradan zaman geçiyor, Seyda köyünde iken diyorlar ki: ‘Filan münkir öldü ama elhamdülillah imanını kurtardı.’ Şeyh Fethullah soruyor: ‘O münkir Gavs-ı Hizan’ın münkiridir. Biz onun imanını kurtaracağını zannetmiyorduk. Resulü Ekrem (sav) hadisi şerifte: < Kim benim bir dostuma düşmanlık  yaparsa ben ona savaş açarım.> O da  gavs-ı Hizan’ın düşmanı iken nasıl imanını kurtardı?’ Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (ks) : ‘Şeyh Fethullah , hatırlamıyor musun ? Biz bir gün Bitlis’ten gelirken Kemo’nun gölgesi onun üzerinden geçti. Sen Sadat-ı Kiram’ın himmetlerinin ne kadar büyük olduğunu biliyor musun? Onların atının gölgesi bile insanların imanını kurtaracaktır.’  Kaldı ki biz münkir değiliz, biz onları seviyoruz . Eğer biz ehli tarikat olmasak haşa ve kella tarikatımız yalan dahi olsa Allah şahittir, biz onları  seviyoruz. Muhhyiddin-i Arabi(ks) ‘ Bir insanın evliyaları sevmesi, küçük evliyalıklıktır, tarikate girmesi ise büyük evliyalıktır.’demiş.

Mevlana Halid Bağdadi(ks) hacca giderken bir gün Beytül Haram’da oturmuş Beyt’e bakıyormuş, bir insanın  sırtını Beyt’e dayayıp kendisine baktığını görmüş; ‘ Subhanallah bu sırtın Kabe’ye verilmeyeceğini duymamış mı?’ demiş. Mevlana Halid Bağdadi böyle düşünürken o evliya kendisini çağırmış. ‘Niye böyle yapıyorsun, yolda arkadaşın sana Mekke-i Mükerreme’de kimseye karışma demedi mi?’demiş. Mevlana Halid(ks) de bunun üzerine ‘Karışma değil,bu şeytanın vesvesesidir. Vesvesede insan elinde değildir. Fakat sırtınızı  Kabe’ye verip bana bakmanızın hikmeti nedir?’demiş. O zat da ‘Senin kalbin Kabe’den daha üstündür. Çünkü senin kalbin Allah’ın tecellisinin yeridr. Rabbil Alemin Hadis-i Kutsi’de ‘Yer ve gök beni almadı velakin Müslümanların kalbi beni almaya güç yetirdi.’  Kabe müslümanların ibadetinin kıblegatıdır. Senin kalbin ise Allah’ın tecelli ettiği yerdir.’diyor. Elhamdülillah biz müslümanız fakat kalbimize bir bakmamız lazım. Acaba kalbimiz Allah’ın tecelli ettiği yer midir,yoksa neuzubillah şeytanın yeri midir? Kalbimizi araştırıp bunu kesinlikle bilmeliyiz.

Hepimizden Rabbil Alemin çok razı olsun. Siz buraya kadar geldiniz,hem tövbenin mükafatını kazanacaksınız, hem de Sadati Kiram’ın muhabbetini kazanacaksınız. Hem de Allah’ın rızasını kazanacaksınız. Rabbil Alemin yardımcınız olsun. Siz buraya gelip gittikten sonra çok değişmeniz lazım. Neuzübillah değişmediğiz taktirde eski halinizde kalırsanız; kendi nefsinize ve Sadati Kiram’a zarar verirsiniz. Aynı zamanda Allah’ın rızasını kaybedersiniz, müslümanlara  da zarar verirsiniz. Eğer siz buraya geldiğinizde iyi bir değişim gösterirseniz hem Allah’ın rizasını kazanırsınız,hem de Sadatı Kiram’ın rızasını kazanırsınız. Çünkü siz Sadat-ı Kiram’ın derecesinin yükselmesine sebep olursunuz. Yaptığınız her evrad, her güzel amelde Rabbil Alemin Sadat-ı Kiram’ın derecesini yükseltir, Sadat-ı Kiram size şefaatci olur, hemde müslümanlara faydanız olur. Siz Nurşin’e geldiğiniz zaman müslümanlar sizin için ‘Bu insanlar tarikate girdiler, Nurşin’e gittiler, ne kadar mükafatını gördüler ,ne kadar değiştiler, biz de gidelim, biz de tövbemizi yapalım, belki Rabbil Alemin bizi de değiştirir,iyi yapar.’ derler.

İkincisi,siz buraya gelip gitiiğiniz zaman Tarikat-i Nakşibendi’nin askeri olacaksınız, Sadat-i Kiram’ın evladı olacaksınız. Çünkü Ayet-i Kerime’de ‘İman edenler ve onların arkasından gelen çocuklar ıda iman etmişse babalarının derecesine kavuşacaktırlar.’ buyurur. Baba 3  kısımdır: Biri neshebi baba, biri ilim babası, biri de tarikat babası. Evladım inşallah böyle ciddi olarak çalışırsak, manevi evlad olarak inşallah biz de onların derecesine yakın oluruz, onların derecesine kavuşuruz inşallah.

Tarikatteki gereklilikleri yerine getirmelidir. İnsan Sadat-ı Kiram’a günde beş bin evrad hediye etse, Kur’anı Kerim’den bir cüz okuyup Sadat-ı Kiram’ın ruhlarına hediye etse onların evladı sayılır.

Abdüsselam vardı, babamın talebesiydi. Babam öldüğünde çok gençti, ehli süluk olmamıştı. Aradan bir zaman geçti, 80 senesinde yanıma geldi. ‘Şeyh Fadlullah sizinle bir şey istişare etmek için geldim. Bizim gözümüz kör oldu. Kendi ölümümü düşünüyorum. Şeyh Nasr vefat etti. Biz bir şey yapamadık. Biz ne yapalım?’ diye sordu. Ben cevaben: ‘Ey Abdüllessam, adaba göre tarikata girmen lazımdır. Senin bizi ne kadar sevdiğini ben biliyorum, sen başka birinin tarikatına girersen aramızdaki muhabbet azalır. Fakat bana sorarsan yine de yapın derim.’dedim. Bunun üzerine Abdüsselam: ‘Vallahi benim niyetim şeyhlik değildir, çünkü ben şeyh bilirim, bana mürid olacak kimse yoktur.. Tarikatta şeyhlik, sabah namazına, teheccüd namazına kalkmak değildir. Biz gece olunca namaza kalkıyoruz. Fakat ben kıyamette  Sadat-i Kiram’ın bize evlat olarak ehli tarikat kabul etmemesinden , senin yanında bize hediye yoktur demesinden korkuyorum.  Eğer müsaade edersen birinin yanında tarikate gireyim’demiş.

Siz de mümkün derece kaza namazı kılsanız, namazdan sonra tesbihat yapsanız, Sadat-ı Kiram’ın rızasını kazanırsanız bu çok büyük bir nimettir. Bir de evrad ve rabıta yapmak çok önemlidir. Çünkü onlar muhabbetin temelidir. Rabıta insanı maşukuna kavuşturur, bu yüzden çok dikkat etmek gerekir.

Ashab-ı  Keyf (ra)’in bir köpeği varmış, köpek onlara aşık olmuş. Allahu Teala da onları sevdiği için köpeği cennnete kabul etmiş. Biz de inşallah Sadat-ı Kiram’a muhip olursak Rabbilalemin bizi onların hatırına  verecektir. Bu yüzden inşallah rabıtaya çok fazla önem vermelisiniz. Hem de mümkün olduğunca evradlara başlamalısınız  ki Sadat-ı Kiram’ı    memnun edesiniz.

Hepinizden çalışmanızı bekliyorum. Allahuteala din dünyanıza yardımcı olsun. Allahuteala sizi de bizi de affetsin inşallah, ziyaretinizi kabul etsin.

 

 

 

İbadeti Geciktirmek

İBADETİ GECİKTİRMEK

 Seyyid Taha(ks) sadece kendi müridlerine değil münkirlere karşı da çok merhametliydi. İrşada çıktığı zaman daha tanınmıyordu. O, köy köy gezip irşad yapıyordu. Seyyid(ks) Taha(ks)’nın vasıfları Hz Ömer’inki (ra) gibiydi. Nasıl ki Resulü Ekrem(sav) Hz Ömer(ra) için ‘Hz Ömer hangi sokaktan gider ise şeytan o sokaktan kaçar.’ demişse Seyyid Taha’nın(ks)’nın hazır olduğu cemaatten de şeytan kaçardı.

     Bir köye gittiğinde ağanın evinde misafir oluyor .Ve ağa, hanımı, hizmetçisi hepsi tarikate     giriyor. Seyyid Taha(ks) köyden ayrılmaya hazırlanırken şeytan hemen ağanın yanına gelip ona tahakküm yapıyor: ‘Sen ağasın o dervişin tarikarine nasıl girdin?’diyor. Ağa da hizmetçisini çağırıyor: ‘Bu tesbihleri al, git Seyyid’e  de ki ’ diyor. Hizmetçi çok fakirmiş fakat Seyyid’e çok muhabbetliymiş. Yanına gittiğinde Seyyid’in sohbet yaptığını görünce üzülerek ağanın yaptıklarını söylüyor. Seyyid de: ‘Zararı yok.Allah razı olsun bize tesbihlerimizi göndermiş.’ diyor. Aradan zaman geçiyor, bir gün Seyyid(ks) rabıtada ya da sohbetteyken Allah’a hamdediyor ‘Filan ağa öldü,imanını kurtardı.’diyor. Etrafındakiler de ‘O ağa Seyyid(ks)’in tarikatından çıkmıtı. Onun halinden Seyyid’in nasıl haberi oldu?’diyorlar. Seyyid(ks) ‘Bizim gölgemizden geçtikten sonra o bizi terketse bile biz onu terketmeyiz.’diyor.

Başka bir hadise daha vardır: Zalim bir ağa Seyyid’e (ks) devamlı hakaret ediyormuş. Seyyid’in münkiriymiş. Seyyid’de ağanın yaptıklarına sabretmiş. Birgün Seyyin’in bir sofisi bir iki sepet üzüm toplayıp eşeğine yüklemiş, ağanın yolundan geçerek nehre gidiyormuş. Ağa sofiyi görünce elinden  eşeğini de sepetinde almış ve sofiyi rezil etmiş. Seyyid de bunu duyunca ‘Sofi haksızdır üzümü bana getimemeliydi,ağaya götürmeliydi fakat üzüm ağanın olsun sofi çok fakirdir eşeğini ağa geri versin’diyor. Ağa Seyyid’e(ks) terbiyesizce cevap veriyor. Seyyid ‘Benimle o insan cumaya kadardır.’diyor. Cuma günü oluyor sofiler ağaya bir şey olup olmayacağını merak ediyorlar. O gece ağayı bir hastalık tutuyor. Sabaha kadar ölüyor. Öldükten sonra ağanın kardeşi-Seyyid’in salikiymiş- Seyyid’(ks)in yanına gelip ağlayarak ‘Eğer müsaade edersen kardeşimin kabrini bu nehre getirmek isterim’diyor. Seyyid kabul etmiyor: ‘Senin kardeşin imansız gitti,Hadisi Kutsi vardır:Kim benim  bir velime,dostuma savaş açarsa,ben onlara savaş açarım,diyor. Rabbil Alamin’in bir kula savaş açması o kulun en başta imanını kaybetmesidir neuzubillah.’

Böyle bir hadise Seyda-ı Tahi’nin de (ks) başından geçmiş Seyda-i Tahi’yi hiç sevmeyen bir münkiri varmış. Bir gün Seyda-i Tahi(ks), Şeyh Fethullah birlikte atlarıyla Nurşin’e gidiyorlarmış. Yolda adam onları görünce yüzünü kapatıyor. ‘Ben görmeden yanımdan geçsinler.’diyor. Aradan zaman geçiyor. Seyid Tahi(ks), Şeyh Fethullah’a ‘Molla Fethullah,filan adam vefat etti, imanını kurtardı.’diyor. Şeyh Fethullah ‘Nasıl haberiniz oldu o sizin münkirinizdi.’diyor.  Seyda-i Tahi ‘Hatırlamıyor musun, biz birgün Nurşin’e giderken onunla yolda karşılaştık. O zaman atımın gölgesi  onun üzerinden geçti.’diyor. Sadat-i Kiram’ın atını gölgesinin bile insanlara faydası var.

Elhamdülillah siz de ehli tarikatsınız. İbadetlerimiz tam olmasına rağmen  muhabbetiniz vardır. Muhabbetiniz olursa haşrınız Rasulü Ekremle, Sadat-ı Kiram’la beraber olacaktır inşallah. Sizd e inşallah muhabbetinizi cidiye alırsınız. Muhabbeti ciddiye almak onların istediği gibi hareket etmektir. Onlar cemaati sevdiler, namazı sevdiler, dünyanın muhabbetinden uzaklaşmak istediler. İnsan da mümkün olduğu kadar onların sevdiği şeyleri sevmeli,onlar gibi yaşamaya çaılşmalıdır.

Birgün Gavs-ı Hizan’a ‘Sizin bağlılarınız kimlerdir?’ diye sordular. Gavs-ı Hiyan (ks)‘Bizim bağlılığımız ehl-i teheccühtür .’diyor. Bir insan ehl-i teheccüd olmadığı zaman bağlılarından sayılmaz. Bir insan günde bir cüz okumasa , hatme yapmasa, evradını yapmasa bağlı sayılmaz. Çünkü bunlar Sadat-ı Kiram’ın koyduğu şartlardır. Hatme yapan insanlar muhakkak namaz kılmalıdır.

Tarikat, Resulü Ekrem(sas)  Medine-i Münevvere’den geldikten sonra gelen ayet ‘Ey Resulüm, hanımlar sizin yanınıza geldiği zaman söz veriyorlar; zina yapmasın,çocuğunu öldürmesin, kocasına muhalefet etmesin o zaman size mubayaat etsinler’.Mübayaat bir satıştır. Cennet için Allahu Teala’nın rızası için dünyalık şeylerden vazgeçmektir. Asıl mübayaat budur, ticater gibidir, birbirinden satın almaktır.

Bu Ayet-i Kerime geldikten sonra bütün beyler, hanımlar Resulü Ekrem’e mübayaat ettiler. Günah işlememek için söz verdiler.

Tarikatten çıkmak üç şekilde olur: İnsan günah işlerse, aşikare zikir yaparsa, tarikatten çıktım derse tarikatı düşer. Şeytan devamlı insanı sıkıştırır, günaha teşvik eder. Bu yüzden Sadat-ı Kiram nefslerine tam sahip olamadıkları için bazen aynı gün içinde Resulü Ekrem (sav) gelip mübayaatlerini tazeliyorlardı. Sahabe-i Kiram böyle yapmışsa bizim gibi insanların her saat tövbesini tazelemesi gerekir.

Resulü Ekrem (sav)  ‘Ben günde 70 defa çekerim.’ demiştir. Resulü Ekrem (sav)’in çektiği estağfirullah boşuna değildir, bize örnektir. Çünkü Resulü Ekrem (sav) ayetin hükmüyle masumdur. Bize ders vermek için böyle yapmıştır. Bizim bu halimizde çok daha fazla tövbe etmemiz, estağfirullah çekmemiz gerekir. Yaptığımız hareketlerde tefekkür etmeliyiz. Acaba yaptığımız bu davranış İslamiyet’te doğru mu, değil mi, yediğimiz yemek İslamiyet’e göre doğru mu, değil mi, bunun suali vardır. Rabbil Alemin bana sorarsa ben ne cevap veririm diye, düşünmek gerekir.

Resulullah(sav) ‘Üç lokma yeyiniz, eğer yetmiyorsa dokuz lokma yeyiniz.’ diyor. İnsan yemeği tokluk için değil, ibadet yapabilecek kuvveti toplamak için yemelidir. Bu niyetle yerse yediği yemek de ibaadettir. Nasıl ki insan oruç tutacağı zaman susamamak için daha fazla su içer, içtiği o su da ibadetten sayılır. İbadet sayılmasının sebebi ibadetine takviye olması için yapıldığındandır. İnsan  daha iyi namaz kılmak, oruç tutmak, ailesine rızık getirmek  niyetiyle yemeğini yese o zaman o insanın yaptığı tüm hareketler ibadet sayılır. Fakat insan lezzet için yemek yese muhakkak o yemeğin suali olacaktır.

Bir gün Resulü Ekrem (sav)’ın  evinde yiyecek hiçbir şey yokmuş ve çok açmış. ‘Dışarı çıkıp hareket etsem belki uykum gelir, yatar, uyurum.’ demiş ve dışarı çıkmış. Dışarı çıktığında bakıyor ki Hz Ebubekir(ra) ve Hz. Ömer (ra)’da dışarıdadır. Resulullah(sav) ‘Hayırdır, niye dışarı çıktınız?’diyor. ‘Ya Resulullah,biz çok acıktık, evde de yiyecek bir şey yoktu. Dışarı çıkıp hareket edersek belki uykumuz gelir, dedik’diyorlar. Resulü Ekrem (sav)  bunu duyunca ‘Ben de sizin gibi aç olduğum için dışarı çıktım. Öyleyse ashabtan filanın evine gidelim , o bize yemek yedirir.’diyor. Gittikleri sahabe hemen onlara bir oğlak kesiyor, yemek yaptırıp üzüm suyu getirtiyor. Resulü Ekrem (sav)  yemeği yedikten sonra dışarı çıktıklarında ‘ Ya Ebubekir , Ya Ömer Allah’a kasem ederim ki siz bu yemekten sual edileceksiniz.’diyor. ‘Rabbil Alemin size soracaktır: Siz açtınız, ben sizi tok ettim.Siz bana ne yaptınız?diyecektir.’diyor. Hz Ebubekir (ra) bütün malını Allah’ın, Resulü Ekrem’in (sav)  yolunda kullanan bir insan, Hz Ömer (ra) de aynı Hz Ebubekir gibi hem  canını hem malını İslamiyet’e adamış insanlar olmalarına rağmen Resulü Ekrem (sav)  onlara cevabınızı hazırlayın, demiş. Kaldı ki bizim gibi günahkar insanların durumu nasıl olur, düşünmemiz lazım. Bu yüzden çok tefekkür etmemiz gerekir.

Resulü Ekrem (sav)  ‘Bir saatlik tefekkür bir senelik ibadetten üstündür.’ demiştir. İnsan gerçek manada tefekkür ederse hata yapıp yapmadığını görecektir.

Bir gün bir ağa, Seyda-ı Tahi(ks)’nin cemaatine gitmiş, bayram günü imiş. Bakmış Seyda-i Tahi(ks) çok güzel bir kıyafert giymiş, çok güzel yemek yiyor. Sormuş: ‘Siz kendinize ehli ahiret diyorsunuz , bize de ehli dünya diyorsunuz . Bizimle sizin aranızda ne fark var?’diyor. Seyda-i Tahi ‘Biz bu elbiseleri giydiğimiz zaman müslümanları kızdırmak, kıskandırmak için giymiyoruz. Rabbil Aleminin emri üzerine Resulü Ekrem (sav)  bayram günlerinde en güzel elbisenizi giyin, dediği için giyiyoruz. Bugün de bayram olduğu için biz en güzel elbisemizi giydik. Yediğimiz yemek de  yine Resulü Ekrem (sav)’in sözü üzerinedir. O diyor ki: ‘Bayram günleri oruç tutmayın, güzel yemek yeyin. Allahü Teala’nın size verdiği nimetleri insanlara açıklayın . Bakın Allahü Teala bize bu nimetleri verdi deyin.’ dediği için yiyoruz. Fakat siz öyle değilsiniz nefsiniz için elbisenizi giyiyorsunuz, yemeğinizi lezzeti için yiyorsunuz. Resulü Ekrem (sav)’in emri olduğu için yemiyorsunuz.’ Zaten dünya ehli ile ahiret ehli arasındaki fark budur. Dünya ehli yediğinden,  giydiğinden mesul olacaktır. Ahiret ehli Resulü Ekrem (sav) ‘in emrine göre hareket ettiğinden giydiği kıyafetten, yediği yemekten sevap kazanacaktır.

Elhamdülillah Rabbil Alemin size çok büyük nimetler vermiş. Sizi ehli tarikat yapmış. Tarikatın temeli biliyorsunuz ki muhabbettir, ihlastır, teslimiyettir. Biz bunu devamlı tekrarlıyoruz. Eğer siz ciddi olarak ehl-i teslimiyyet olursanız ciddi olarakta bizim sözümüzü dinlemeniz gerekir. Bunu da bilin ki bir insan tarikata girdiği zaman manevi olarak Sadat-ı Kiram’ın evladıdır. Manevi olarak o insanın  yaptığı işlerden iyisiyle kötüsüyle hepsinden Sadat-ı Kiram’ın haberi olur. Eğer inşallah siz Sadat-ı Kiram’ı kendinizden razı ederseniz Sadat-ı Kiram inşallah her zaman sizin işlerinizde himmetiyle size ulaşacaktır.

Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks) ‘Ben aktapların(kutup,efendi,reis) reisiyim, bunu iftar etmek için söylemiyorum .Allahu Teala’nın bana verdiği nimetini söylüyorum. Siz sıkıntıya girdiğiniz zaman benden yardım isteyin ben sizin yardımınıza yetişeceğim’diyor. Biz 100 defa ‘Ya Şeyh Abdulkadir Geylani’ desek, yardım görmesek acaba haşa ve kella Abdulkadir Geylani Hz. yanlış söylemiş mi olur? Kesinlikle hayır. Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks) doğru söylmiştir fakat bizim istediğimiz doğru değildir, kalbimiz mutmain değildir. Eğer ciddi olarak ehli teslimiyet olsaydık ciddi olarak kalbimiz Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks)’nin sözüne inanmış olsaydı kesin ve kesin olarak o bize himmet edecekti.

 

Seyda Molla Halid güneydoğudaki en büyük evliyalardandır. O anlatıyor:bir sabah Şeyh’im kapımızı çaldı-Şeyh’i Irak Süryan’daymış halbuki- ‘Elbisem necisdir, ben namaz kılamadım’ dedi. Elbisesi kan içindeymiş, elbisesini değiştirmişler o da abdest alıp namaz kılmış. ‘Hayırdır ne oldu?’ diye sormuş. Şeyh’i anlatmış:Süryan’da filan köyde bir kadiri hanım varmış. Fakir ve mağdurmuş. Ağaya borcu varmış. Kocası ağaya borcunu ödemek için çalışmaya gitmiş beş altı aydır yokmuş. O mübarek hanım köyde dilencilik yapıyormuş. Açmış. Ağa onu görünce çağırıyor, hanıma küfür ediyor, ‘Neden paramızı vermediniz?’diyormuş.  Hanımda ağlıyor, ‘Vallahi biz sizin paranızı ödemeden buradan gidemiyoruz, kocam sizin paranızı kazanmak için gitti. Biz burada yalnız kaldık. Beni size rehin bıraktı. Bizi fazla sıkıştırma,biliyorsun bizim ne malımız ne mülkümüz var. Biraz ehli rahmet olun.’ diyor. O zalim, münafık ağa da elindeki sopayla elbisesini kaldırıp avret yerini görüyor. ‘Paran yoksa bana bunu verin.’ diyor. O hanım da kadiriymiş. Irak’a bakıyor,3 defa neuzubillah Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks)’nin merkadine bakıp ‘Eğer kabul ederseniz bu sizin olsun.’ diyor.  Molla Halid anlatıyor ki: Bir gece kalktım, baktım Şeyh Abdulkadir Geylani hz.(ks) beni çağırdı ‘Gidelim o münafık ağanın cezasını verelim’dedi. Beraber gittik ağanın oturduğu evin camından baktık ki ağa etrafındakilerle beraber hanımdan bahsediyor, cemaat de gülüyor. Sabah olunca ağa tuvalete gitmek için dışarı çıktı, abdestini yaparken Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks) bana kılıcınla başını kes, dedi. Bende ‘Ama imanı olan insanı nasıl öldüreceğim? İnsan büyük günah işleyince imansız olmaz.’dedim. Doğru, dedi ‘Ben imanını alırım sen de başını alırsın.’ dedi. Ağanın ağzından birden küfür kelimesi çıktı, kılıçla başı kesilince ağzı pisliğe girdi. Bakın o hanım ciddi olarak Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks)’nden yardım istedi. Rabbil Alemin , Şeyh Abdulkadir Geylani hz. (ks)’ni mütecessim(gözle görülen) etti. Onun yardımına gönderdi. Biz de eğer ciddi olarak bu büyük zatlarda yardım istesek muhakkak bizim yardımımıza koşacaklardır. Fakat maalesef bizim muhabbetimiz dünya sevgisine karışmıştır.

Bir gün Hazret-i Diyauddin (ks), Bilvaris köyünde Emin-i Seyid’e  -Bilvaris ağalarındandır, seyyiddir, şimdi Adıyaman cemaatinin Şeyhlerindendir.- ‘Emin Ağa sen Allah’ı mı seviyorsun yoksa ağalığı mı seviyorsun?’diyor. Cemaat kalabalıkmış. Bu soru Emin Ağa’nın gücüne gidiyor, cevap vermiyor. Hazret ‘Neden cevap vermiyorsun?’diyor. Emin Ağa da ‘Kurban eğer  bu soruyu bana başka biri sorsaydı vallahi başını alırdım. Demek imanımız yoktur ki Hazret bana böyle bir soru soruyor.’diyor. Hazret ‘Haşa tenzih ederim.’diyor. ‘Mesela sizin evinizde hizmetçileriniz yok, evinizde işinizi yapacak insan da yok. Çobandan akşam vakti haber gelse oğlağın dağda kaldı,topal olup koyunlarla gelemedi, diye. Eğer sen oğlağı kurtarmaya gidersen akşam namazını cemaatle kılamayacaksın, vakti de geçecek. Eğer cemaaatle namazını kılarsan belki oğlağın kaybolabilir. Sen bunlardan hangisini tercih edersin?’diye soruyor. O da ‘Namazımın kazaya kalacağını bilsem de oğlağımın arkasında giderim.’diyor. Bunu duuyunca Hazret ‘Bak sen Allah’ı sevmiyorsun, oğlağı seviyorsun. Eğer Allah’ı sevmiş olsaydın oğlağı düşünmez, cemaatle beraber namaz  kılmanın sevabını isterdin. Cemaatle bir vakit namaz kılmanın sevabı bir rivayette 25, başka bir hadis-i Şerif rivayetinde 27’dir. İbn-i Hace bunu 52 kata katlamıştır.’

 

Siz de kendinizi devamlı kontrol edin. Namaz vakti geldiği zaman önce namazınızı kılarsanız, Allahü Teala’yı daha çok seviyorsunuz demektir. Namazı vaktinde kılmak çok önemlidir. Fakat neuzubillah namaz vakti geldiği zaman dünya işleri yüzünden namazı tehir ederseniz, o ağa gibi dünyayı seviyorsunuz demektir. Rabbil Alemin bu ikisinin arasına bir çizgi koymuştur. Hadis-i Şerrif  var: ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın , yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışın.’ Bazı hocalar  bu hadisi tefsir ederken dünya için çok çalışmak gerektiğini söylüyorlar. Bu yanlıştır. Bu hadisin tefsiri: Bir dünya işiniz olduğunda acele edip ibadetlerinizi tehir etmemelisiniz. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi işinizi diğer günlere erteleyin, demektir. Mesela bir insan çocuğunu evlendirmek istese, iki yıl süre koysa, masrafını o zaman yaparım, der. Fakat ahiret işini insan böyle tehir edemez. Namaz vakti geldiğinde namazını geciktirmeden kılmalıdır, belki ölebilirim namazım kalmasın, diyeceksiniz. Çünkü namaz vakti girdiğinde insan hemen kılmasa, tehir etse ve o namazını kılmadan vefat etse, o namazdan mesul olup olmadığı konusunda alimler ihtilaftadır. Kimi, mesuldur, günah oldu çünkü o namaz üzerine farzdır. Namazını kılsaydı günaha girmezdi fakat vakti varken kılmadı, öldü ve üzerine borç kaldı, diyor; kimisi de,  günahkar değildir çünkü namaz vakti çıkmamıştı, diyor. Bu nedenle böyle ihtilafa düşmemek için insan namazını hemen kılmalıdır.

Ehl-i sünnet vel cemaatin manası , Resulü Ekrem(sav) zamanında nasıl yaşanmışsa bizim de o şekilde yaşamaya çalışmamızdır. Eğer biz Resulü Ekrem(sav)’in hayatını kendimize örnek alıp, hurafelerden, bidatlerdeen kaçınırsak o zaman ehl-i sünnet vel cemaat olmuş oluruz. Fakat hurafe ve bidatleri işlersek ehl-i sünnet vel cemaat sayılmayız.

Hz Aişe (ra) ‘Resulü Ekrem (sav) vefat ettikten sonra en büyük bela tokluk oldu.’diyor. Sahabe-i Kiram malı olsa dahi tok olmazdı. Çünkü Resülü Ekrem (sav)’den haya ederdi. Onlar kendilerini tokluktan muhafaza ederdi.

Bir gün padişah tarafında bir doktor Sahabe-i Kiram’a bakmak için Resulü Ekrem(SAV)’in yanına geliyor. Altı ay kalıyor, bir kişi bile hasta olmuyor.  Doktor  kimsenin hasta olmadığını görünce Resulü Ekrem(SAV)’in yanına gidiyor: ‘Ya Resulullah, bana müsade edin, ben gideyim.’diyor. Resulü Ekrem(SAV) ona ‘Sen buraya bir iş için gelmiştin. Peki  niye gidiyorsun?’ diye sorunca doktor ‘Ya resulullah ben buraya geleli altı ay oldu, bir kişi bile hasta olmadı.’diyor. Bunun üzerine Resulü Ekrem(SAV)  cevap veriyor: ‘Biz öyle bir kavmiz ki aç olmadan yemek yemeyiz, yemek yediğimiz zaman da tok olmadan yemeği terk ederiz.’ Doktor ‘ Siz bu ahlaka sahip olduğunuz müddetçe hasta olmayacaksınız.’diyor.  Maalsef şimdi hepimiz hastayız, doktor kapılarında geziyoruz, neden? Çünkü nefsimize sahip çıkmıyoruz. Hepimizin tefekkür etmesi gerekir, acaba yaptığımız hareketler, yediğimiz yemekler, gece oturup konuşmalarımız şeriate uygun mu?

İnsan akşam olduğu zaman erken yatmayıp gece namazına, sabah namazına kalkmıyorsa o insan sanki keyfi olarak namazı terk etmiş gibidir, o kadar günah işlemiş olur. Fakat insan yatsı namazını kıldıktan hemen sonra yatıyorsa, niyeti gece namazına, sabah namazına kalkmaksa uyanamasa bile ona ibadet etmiş gibi sevap yazılır, sonra kazasını yapması gerekir. Namaza kalkabilme niyetiyle yatsı namazını tehir etmediği ve erken yattığı için uykusu dahi ibadet sayılır. Çünkü yatmasaydı, gece kalkamazdı. İbadetin sebebi ibadetttir. Fakat insan yatsı namazından sonra yatmayıp ilim öğrenmek için ders çalışırsa bunda fetva var, onun dışındaki şeylerde fetva yok. Televizyon, filmlerin günahından kendinizi muhafaza ederseniz, bu size ilahi nimet  olacaktır.çocuğunuzun eğitiminden siz mesülsünüz. Siz böyle yaparsanız onlar da alışacaklardır. İleride onların yaptığı güzel amellere siz de ortak olacaksınız inşallah. Fakat böyle yapmadığınız zaman yatmadan önceki yaptığınız konuşmalara melek-i kiram günah yazar çünkü şeriate aykırı davranıyorsunuz. Eğer konuşma gıybet olursa ayrı bir günahtır, televizyonda seyrettikleriniz ayrı bir günah. Eğer ehl-i tefekkür olursanız  bunu yapmazsınız. Ehl-i tarikat olursanız, Gavs-ı Hizan’ın bağlısı olursanız,  bunu yapmazsınız.

 

Veli Kime Denir? - Çocuk Eğitimi - Alimlerin Hali

 VELİ KİME DENİR? – ÇOCUK EĞİTİMİ- ÂLİMLERİN HÂLİ

Allah-ü Teala hepinizden razı olsun inşallah. Hepiniz hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Rabb-ül Âlemîn sizi de, bizi de Sadat-ı Kiram’dan ayırmasın inşallah.
Seyda’yı Tahi (ks)’ye sordular:

  • Biz bir insan gördük ki uçuyor, biz ona veli diyebilir miyiz?
    • Eğer şeriat-ı garraya bağlı olursa evliyadır, uçmasa hiç yerinden kalkmasa dahi evliyadır. Fakat şeriat-ı garraya bağlı değilse evliya değildir. Çünkü kargalar da uçar, aşağıya iner pislik yerler.
  • Biz birini gördük ki denizin üstünde yürüyor, biz ona evliya diyebilir miyiz?
    • Eğer şeriat-ı garraya bağlı olursa evliyadır, şeriat-ı garraya bağlı değilse evliya değildir. Balıklar da suyun üstünde gider.
  • Biz birini gördük ki bir saatte pek çok vileyette göründü, biz ona veli diyebilir  miyiz?
    • Eğer şeriat-ı garraya tabi olursa o insan evliyadır, eğer şeriat-ı garraya tabi değilse o insan evliya değildir. Şeytan bırak 1 saatti 1 saniyede kendini bütün dünyada gösterebilir.
  • Biz gördük ki bir şeyh vardı, onun milyonlarca bağlısı vardı. Ona veli diyebilir miyiz?
    • Hayır, eğer şeriat-ı garraya tabi olursa isterse hiç bağlısı olmasın evliyadır. Eğer şeriat-ı garraya tabi değilse evliya değildir.

Demek ki İslamiyet’in temeli şeriat-ı garra’dır. Şeriat-ı garra, Rabb-ül Âlemîn’in  gönderdiği kanunlardır. İnsanın terazisidir. İnsan bir şeyi yapmadan evvel onu, o mübarek teraziye koymalıdır. Terazi denk gelirse demek ki yaptığı şey doğrudur; denk gelmediği takdirde demektir ki yaptığı şey yanlıştır.

Sizler elhamdülillah cahil değilsiniz, okumuş insanlarsınız. Kiminiz talebesiniz, kiminiz üniversite mezunusunuz, velhasıl aranızda cahil kimse yoktur.

En eftal ilim Arapça ilmidir çünkü Kur’an-ı Kerim bu dilde nazil olmuştur. Resul-ü Ekrem (sav): “Ben Arapları seviyorum çünkü ben Arap’ım, cennetin dili de Arapçadır, Kur’an da Arapça gelmiştir.” buyurmuştur. Türkçe de olsa, İngilizce de olsa ilim ilimdir. Hepimizin kendi ihtiyacı kadar şeraiti bilmesi vaciptir. Müslüman hadisi, sünneti, evlayı, helali, haramı bilmek zorundadır. Bir insan tüccar olsa ticaret hukukunu  bilmesi gerekir: Mal nasıl alınır, nasıl satılır, nasıl haramdır, nasıl helaldir bilmek zorundadır. Bu yüzden Hz Ömer (ra):  “Bizim şehrimizde ticaret yapan ya âlimdir ya da cahildir.” demiştir. Yani insanın bunları bilmesi gerekir, ticaret yapan insan ehil olmazsa muhakkak hata yapar. Siz de elhamdü-lillah okumuşsunuz. Her kitabın tercümesi var. Namaz nasıl kılınır, sünnet namazları nasıl kılınır, bunları bilmeniz gerekir, bildiğiniz zaman uygulamanız gerekir.

Hanımların vazifesi çok mukaddestir. O vazife: Dini eğitimdir. İnsanın çocuğu 7 yaşına girdiğinde o hanım çocuğuna dini eğitimi vermediği zaman; namazı, sünneti, haramı öğretmediği zaman, o çocuk ne günah işlerse çocuğa günah yazılmaz. Onun annesine, babasına günah yazılır. Eğer çocuğuna söyledi ama çocuk yapmadıysa 10 yaşına geldiği zaman çocuğunu tehdit etmesi, “Oğlum namaz kılmazsan seni evden atarım, sana vururum.”  vs. demesi gerekir. Hatta bazı zaman dövmesi vaciptir. Bu vazife hanımların elindedir. Bu yüzden Resulü Ekrem (sav):  “Sizin cennetiniz annenizin ayağının altıdadır.” diyor. Eğer anneniz hakiki dini eğitimi size vermişse, size cenneti kazandırmıştır. Bu hadisin başka yorumları da vardır fakat bana hoş gelen yorum budur. Yani anneniz gayrı meşru emretmedikçe annenizin emrinden çıkmayacaksınız. Hâşâ eğer anne çocuğuna dini eğitim vermeyip gayrı meşru eğitim verirse o zaman annenin ayağı altında cennet değil, cehennem vardır. Bu yüzden Resulü Ekrem (sav): “Allahu Teâlâ’nın isyanı için mahlûkata itaat edin.” diyor. İster anne olsun, ister baba olsun gayrı meşru şeyler söylediğinde onlara itaat edilmez.

Resulü Ekrem(sav): “Hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Onu Yahudi, Hıristiyan, Mecusi eden anne, babasıdır.”  demiştir. Demek ki çocuğun derecesini, rütbesini, dinini  yaşayışını anne, babası oluşturur. Elhamdü-lillah Rabb-ül Âlemîn bizi bu zamanda İslam üzere dünyaya getirdi. Fakat Allah bizi Müslüman olarak getirdiği hâlde biz çocuklarımıza dini eğitim vermezsek bu çok büyük bir nankörlüktür. Demek ki bizim İslamiyet’ten haberimiz yoktur.

Hz Ömer (ra) zamanında bir gün birisi yanına gelip çocuğunu şikayet ediyor: “Benim çocuğum bana iyi bakmıyor.” diye. Hz. Ömer (ra): “Peki sen çocuğuna dini eğitim vermedin mi? Baba hukukunun bu kadar önemli olduğunu bilmiyor mu?” diyor. Adam da “Hayır, ben develerin çobanıydım, benim imkânım olmadı.” diyor. Hz. Ömer: “Senin oğlun Kur’an da mı okumadı? “Anne, babana “Öf” bile deme.” ayetini öğretmedin mi?”  diyor. Adam da “Ben çocuğumla birlikte develere çobanlık yapardım, onu develerin arkasında gezdirirdim.”  diyor. Hz Ömer (ra):  “Vallahi senin çocuğun çok iyidir. O sana demiyor ki sen devesin sana vurayım.”  diyor. Hz. Ömer’in (ra) bu mübarek sözünden anlaşılıyor ki dini eğitim verilmeyen çocuk bu dünyada  anne-babasına beladır, öbür dünyada da anne-babasından davacıdır.

Siz televizyonlar da görüyorsunuz: Avukatlar, doktorlar maddi imkanlara sahip oldukları hâlde anne, babalarını darülacezeye bırakıyorlar. Ayda bir defa bile anne, babalarını ziyarete gitmiyorlar. Hatta anne, babalarının yaşlılık hastalıklarından mideleri bulanıyor. Halbuki o anne, baba çocuğuna İslam eğitimini vermiş olsaydı o çocuk; sabaha kadar anne, babasının başında bekler hizmetini yapardı. Öbür dünyaya gittiği zaman Rabb-ül Âlemîn o çocuğa: “Sen neden namaz kılmadın?” diye hesap sorduğunda çocuk, anne-babasından davacı olacak. “Ya Rabb-ül Âlemîn! Benim annem, babam benim okulumu düşündü, 60 yıllık ömrüm için uğraştı, beni okuttu, bu kadar masraf etti ama hiç ebedi hayatımı düşünmedi, ben de senin bana verdiğin cezaya annemin, babamın da ortak olmasını istiyorum.” diyecek. Halbuki insan çocuğunun kendisine hem bu dünyada hem öbür dünyada yardımcı olmasını istiyor. Fakat dini eğitim verilmediğinde bunun tam tersi oluyor.

Tam İslamiyet, Resul-ü Ekrem (sav)’e mutabakatla olur. Rabb-ül Âlemîn Kur’an-ı Kerim’de: “Kesin ve kesin biliniz ki sizin en güzel ihtidanız Resul-ü Ekrem’e (sav) mutabaatınızdır.” diyor. Kur’an-ı Kerim Hz İbrahim (as) ve Hz Muhammed (sav)’e ihtida edilmesini söylüyor. Biz nasıl Resul-ü Ekrem (sav)’e ihtida oluruz? Eğer biz Resul-ü Ekrem (sav)’in hayatını bilirsek, ona ihtida ederiz. Resul-ü Ekrem (sav)’in şemailini, sünnet-i seniyyesini, siyerini okumadığımız zaman nasıl yaşadığını bilemeyiz. Ayet-i kerime emrediyor: “Ey Müslümanlar!Sadıklarla beraber olun!”. Sadıkların başı Resul-ü Ekrem (sav)’dir. Resul-ü Ekrem (sav) ile bizim aramızdan 1400 sene geçmiş, peki biz nasıl onunla beraber oluruz? Onun hayatını düşündüğümüz zaman, onun nasıl savaştığını, nasıl oturup kalktığını bildiğimiz zaman onunla beraber oluruz. Okumazsak bilemeyiz. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim: “Allah  yanında hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” der. Bilen bilmeyenden daha iyidir. Başka bir ayeti kerimede:  “Allah’tan tek korkan kişi âlimlerdir.”  der. Çünkü alimler Resul-ü Ekrem (sav)’in şemailini, siyerini dünyada çok okuyup, bildikleri için Rabb-ül Âlemîn’in azametini, celali onların kalplerine yerleşir, onlar ciddi olarak Allah’ı tanırlar. Cahiller öyle değildir.
Hz  Ömer (ra) eline ot alırdı: “Keşke ben ot olsaydım, Ömer olmasaydım da yarın öbür gün, kıyamet gününde Allah-ü Teala:  “Ya Ömer bunu niye böyle yaptın?” demese.”  derdi.  Hz Ömer (ra)’in  böyle temenni etmesinin sebebi cehennemin korkusundan değildi  çünkü Resul-ü Ekrem (sav) ona imanlı gideceğini müjdelemişti. Buna rağmen korkuyordu ve Rabb-ül Âlemîn’in hesabından utanıyordu.

Hz Zeynel Abidin (ra) abdest aldığı zaman rengi değişir, titrer, bayılacak gibi olurdu. “Niye bu kadar çok korkuyorsun?”  diyenlere “Siz benim neden abdest aldığımı, kimin huzuruna çıkacağımı bilmiyor musunuz?”  derdi. “Ama sen çocuksun, senin günahın yoktur.”  diyenlere “Doğru fakat dünya ahiret için örnektir. Benim gördüğüm bütün büyük ağaçların ateşi küçük ağaçlarla başlayacaktır. Korkarım ki bu dünyadaki küçük ağaçların yerine öbür dünyada ben olayım.”. Bakın ne kadar düşünmüşler. Sizler elhamdü-lillah Müslümansınız, ehli sünnet vel cemaatsiniz, ehli tarikatsiniz. Sizin düşüncenizin de böyle olması gerekir. İslamiyet nasıl yaşanır? Bunları okuyup öğrenir, inşallah uygularsınız. Bunun sonuncunda da inşallah sizde mükâfatınızı alacaksınız, mukabilini alacaksınız. Rabb-ül Âlemîn sizlerin çok yardımcısı olsun inşallah, tarikati hakkıyla sizlere de, bizlere de yaşamayı nasip etsin.
Sizlerden temenni ve ricam odur ki siz buraya geldiğinizden başka bir renkle, başka bir şekille gidesiniz. Başka bir ibadetle, başka bir muhabbetle gidip başka  insanlara güzel örnek olasınız  inşallah.. Rabb-ül Âlemîn hayrınızı kabul etsin inşallah. Siz gittiğiniz zaman inşallah kalbiniz Nurşin’de aklınız Merkad’de kalacaktır. Rabb-ül Âlemîn sizlere buraya gelmeyi tekrar tekrar nasip etsin. Hepiniz çok hoş geldiniz, sefa geldiniz. Beni çok memnun ettiniz. Allah razı olsun. Hepiniz bire bin bedelsiniz. İnşallah Müslüman kardeşlerinize, akrabalarınıza, kim olursa olsun herkese yardım edeceksiniz.

Hz. Diyauddin (ks) zamanında hacc-ı umride bir kişi, Hz.Diyauddin’e (ks) misafir oluyor. Hz.Diyauddin bakıyor ki  yüzbaşı namaz kılmıyor. Belki bir saatten fazla ona nasihat ediyor, adam abdest almaya gittiğinde Molla Masum diyor ki: “Bir saattir onla uğraştınız ama bundan sonra yine kılmaz.” diyor. Hz.Diyauddin (ks)  çok kızıyor: “Bu cahillerin sözüdür. Kur’an’a göre biz kardeş değil miyiz?”  diyor. O da:  “Evet.”  diyor. “Peki o zaman ben bu kardeşimi seksen bin sene cehennem azabından kurtardım, diye niye düşünmüyorsun? Ona bundan daha büyük bir fayda verebilir misin?” diyor.

Müslümanların hepsi kardeştir. Türk olsa, Kürt olsa, Arap olsa, Ermeni olsa Müslüman olduktan sonra hepsi kardeştir. Bir insan kardeşini bir sene değil, seksen bin sene cehennemden kurtarırsa acaba bundan daha büyük bir hizmet, mükâfat olabilir mi? İnşallah siz de bunun için çalışacaksınız. İster eşiniz olsun, ister akrabanız olsun bir namazına sebep olursanız sanki bir Uhud  Dağı miktarında altın sadaka vermiş gibi olursunuz. Bunu unutmayasınız inşallah.

Hz. Hamza’nın (ra) katili Vahşi Müslüman olmadan evvel Hz. Hamza’yı şehit etti. Buna rağmen Resul-i Zişan (sav) ona haber gönderdi: “Yanıma gelsin, Müslüman olsun.” dedi. “İnsan zina yaparsa, içki içerse, katil olursa ebedi cehennemdedir. Ben üçünü de yaptım, ebediyen cehennem de olacağım bellidir. Niye Müslüman olayım ki?” dedi. Bunun üzerine Ayet-i Kerime nazil oldu: “Eğer insan iman ederse, amelini salih yaparsa Rabb-ül Âlemîn errrahmanirrahimdir.”. Ayet nazil olunca Resul-i Ekrem (sav) ona tekrar haber gönderdi:  “Gelsin, Müslüman olsun, belki amel-i salih eder. Rabb-ül Âlemîn merhamet eder.” Yine gelmedi. “Şartlar ağır, belki ben yapamam.” dedi. Tekrar ayet-i kerime geldi: “Şirk koşmayanı isterse Allah-u Teâlâ affedecektir.” Bu ayet nazil olduğunda Resul-i Ekrem (sav) tekrar  haber gönderdi, o yine Müslüman olmadı. Üçüncü kez ayet nazil oldu: ‘”İnsan Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesin, Allah bütün günahların affedicisidir.” Bu ayet nazil olduktan sonra gelip Müslüman oldu ve “Ben hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden ümidini kesmedim.” dedi. Bakın Resul-i Ekrem(sav) nasıl yaşamış ki onu imana getirmiş. Biz de Resul-i Ekrem’in (sav)  ümmeti olduğumuz için onun gibi çalışmamız gerekir. Günahkar Müslümanların günahı terk etmeleri için ve tövbe etmeleri için cemaatle, tek tek çalışırsanız belki Müslümanlara, bize faydanız olur. Siz bazen çalıştığınız zaman arkadaş bulamıyorsunuz ya da kimse beni dinlemiyor, diyorsunuz. Bu doğru değildir. Hz.Nuh (as) dokuz yüz elli yıl kavmiyle yaşamış sadece sekiz kişi iman etmiş. Nerdeyse her yüz yıl da bir kişi hidayete ermiş. Ama bir gün bile davasında gevşek davranmamış çünkü insan Allah’ın emirlerini yerine getirirse zaten kazanır. Âlimler tedrisat yaparsa, Müslüman tebligat yaparsa zaten kazanır. Diğer insanların hidayete ermeleri Allah-u Teâlâ’nın kararına bağlıdır. Eğer Rabb-ül Âlemîn onu kâfir olarak yazmışsa, bütün peygamberler de gelse o yine iman etmeyecektir. Bu yüzden davanız da gevşek olmayın, inşallah Rabb-ül Âlemîn size mükâfat verecektir.

Allah-ü Teâlâ hepinizden razı olsun, sizlere hidayet versin  inşallah. Hayırlarınızı kabul etsin inşallah.

Mezarlıkta Dikkat Edilmesi Gerekenler

MEZARLIKTA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

İnsan mezarlığa gittiği zaman hâl ve hareketlerine çok dikkat etmelidir. Çünkü mezarlıkta kendine mahrem olan insanlar vardır. İnsan anne babasını ziyaretine gittiğinde orada herhangi bir erkekle karşılaşmayacağını biliyorsa gitmesi çok iyidir. Ama kendisine haram olan bir kişiyle karşılaşmayacağından emin değilse mezarlığa gitmemelidir.

Kabirdeki ölüler özellikle Cuma günü bizleri görürler. İyi olanlar onları ziyaret edenlerle konuşurlar; ama insanlar onları duymaz. Bu nedenle kıyafetteki tesettür çok önemlidir, nasıl hayatta başka erkekler haramsa yabancı ölü erkekler de haramdır.

Eskiden merkadde  rabıta kurup ölüleri görürlermiş. Bir kişi de mezarlığa gidip rabıta kurmuş, çok uzun boylu birini görmüş ve ona: “Sen bu kadar uzun boylu değildin.”demiş.  O da  cevaben  “Benim dünyadaki hayrım çok olduğu için benim boyum böyle uzadı.”  demiş. Öyle ki diğerleri yanında karınca gibi kalıyormuş. Bu zatın oğlu Mısır’daymış. Oğlu her sabah Yasin-i Şerif okuyup,Kelime-i tehlil babasına hediye eder, sepet yapıp satar, kazandığıyla evine ekmek götürürmüş. Mezarlığa giden adam gördüğü adamın oğlunu bulacağına dair o kişiye söz vermiş. İki yıl  sonra sepetçi çocuğu bularak ona: “Baban için ne yapıyorsun?”  diye sormuş. O da “Bir şey yapmıyorum. Gördüğün gibi sadece sepet satıyorum ama sabahları bir  “Yasin-i Şerif”  okuyorum.” demiş. Adam babasının çocuktan çok memnun olduğunu söyleyerek yanından ayrılmış. Aradan dört yıl geçmiş. O adam tekrar merkade gitmiş. Bakmış ki o zat çok küçük… “Ne oldu sana?”  demiş. “Benim oğlum öldü,  ben de böyle oldum. Biz şimdi mezar mezar dolaşıyoruz, belki birinin hayrı fazla olur da bize verir diye.” İnsan şimdiden kendisine hayır yapmalıdır çünkü arkasından okuyanın olup olmayacağı belli olmaz. Nurşin’de bir baba oğluna vasiyet ediyor: “Ben vefat edince arkamdan filan şeyi yap.” diye. Oğlu da  “Baba sen hayatta iken kendi paranla yapmıyorsun da sen öldükten sonra başkası kendi parasıyla yapar mı?”  diyor.

Çocukların Eğitimi - Ölüm Sonrası Hayat

ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ - ÖLÜM SONRASI HAYAT

Rabb-ül Âlemîn insanı yoktan var etti ve bütün varlıklar arasında insanı ihtiyar etti (seçmek), insanlar arasında da müminleri… Ve elhamdü-lillah bizi de dünyaya mümin olarak getirdi. Bakınız ki dünya ne sıkıntılıdır. Bu zamanda cahil insan yoktur fakat maalesef insanların kendileri cahilliği tercih ediyorlar, bu ayrıdır. Müslümanların ne  hâlde olduklarını görüyoruz. Bunun için çok dua etmemiz lazım ki Rabb-ül Âlemîn Müslümanları sıkıntıdan kurtarsın, imanlarımızı muhafaza etsin. Gece sabaha kadar uyumamamız gerekir. Bir yandan da Resul-u Ekrem (sav)’in hadisleri teker teker yaşandığı için bu konuda çok müferrrah olmamız gerekir. Elhamdü-lillah Resul-u Ekrem (sav)’in söylediği her şeyi kendisinin söylemediğini, onun bize söylediklerinin Allah-u Teala tarafından söylendiğini biliyor ve söylenen her şeyin çıktığını görüyoruz, çıkmayanların da bundan sonra olacaklarına iman ediyoruz. Ayet-i kerime vardır: “Eğer Müslümanların kalbinde bozulmamak olsaydı kafirlerin evlerini, kapısını, direğini, her şeyini altından, zümrütten yapardım.” Neden? Çünkü dünya kafirlerin cennetidir, Müslümanların cenneti öbür dünyadır, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Fakat dünya fanidir. Fani olduğu için Resul-u Ekrem (sav)’in söylediği gibi “Eğer bütün dünyanın güzelliği bir sivrisinek kanadı kadar değerli olsaydı kafire verilmezdi.” Verilmesinin sebebi fani olmasıdır, rüya gibi olmasıdır. Fakat Müslümanların nimetleri ebedidir, cennet daimidir. Allah-u Teala’nın rızasını kazanmaktır önemli olan.

Evladım! Rabb-ül Âlemîn bizlere çok rahmet etmiş, bizi bu zamanda İslamiyete kavuşturmuş, bize iman vermiştir. Bir bakın ki siz nerdesiniz? Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentindesiniz. Ankara’da ne kadar sıkıntı, dinsizlik vardır biliyorsunuz. Elhamdü-lillah Rabb-ül Âlemîn size büyük nimetler vermiş. Sizi Müslüman olarak yaratmış, ehl-i sünnet vel cemaat olarak yaratmış, ehl-i tarikat yaratmış.

Tarikat-ı Nakşibendî çok mukaddes bir tarikattır. Devr-i Saadet’i temsil eden bir yoldur. Bu yüzden Allah-ü Teala Kur’an-ı Kerim’de emrediyor ki:  “Size en güzel örnek Resul-ü Ekrem’dir (sav).” Biz Müslümanların Sünnet-i Seniyye’yi uygulaması lazımdır. Resul-ü Ekrem (sav)’in siyerini, şemailini(huylarını) çok iyi okumamız gerekir ki onu kendimize örnek alalım.

Resul-ü Ekrem (sav) açlık yüzünden sıkıntıdaymış. Cebrail (as) iki melekle birlikte gelip ona şöyle demiş: “Ya Muhammed! Eğer sen dünya malını istersen Rabb-ül Âlemîn Uhud Dağ’ını sana altın yapacak. Gezdiğin yerde o da seninle beraber olacak.” Resulü Ekrem (sav) : “Ben üç gün aç kalsam ve Allah’a yalvarsam ki beni bu açlıktan kurtarsın; dört gün de tok olsam ve Allah’a şükretsem.” diyor. Bu hadisten anlaşılıyor ki tokluğun zararı vardır, kârı yoktur; açlığın da zararı vardır, kârı yoktur. Orta hâlde olmak güzeldir. Bu yüzden Resul-ü Ekrem (sav) bunu ihtiyar etmiş, ne devamlı tokluk ne de devamlı açlık istemiştir. Çünkü Resul-ü Ekrem (sav) : ”Yakındır ki fakirlik insanı küfre götürsün.” demiştir. Fakirlik  büyük bir musibettir, eziyettir. Zenginlik de büyük bir imtihandır. Rabb-ül Âlemîn bizi büyük imtihanlardan muhafaza etsin. Elhamdü-lillah Müslüman olduktan sonra sizin İslamiyetin ne olduğunu iyi bilmeniz gerekir.Çok İlmihal okumalı; helali,haramı öğrenmeli, helali haramdan ayırabilmelisiniz. “Helal nedir, insan neyle kafir olur, neyle Müslüman olur?” bu soruların yanıtlarını iyi bilmemiz gerekir. Nakşıbendi tarikatinin temelini de iyi bilmelisiniz. Nakşıbendi tarikatinde şunlara özellikle dikkat etmeliyiz: Dünya sevgisini terk etmeliyiz (Yani sadece Allah’ı sevmeli,ondan başka bir şeye kıymet vermemeliyiz), dünya ne kadar güzel olursa olsun onun güzelliğine bakmamalıyız, ne kadar dünya sıkıntısı olursa olsun bunun için üzülmemeliyiz. İbrahim Peygamber (as) ateşe atıldığı zaman Cebrail (as) giderek  ona:  “Bana bir diyeceğin var mı?” diye soruyor.Bunun üzerine Hz. İbrahim (as): “Hayır, senin yanında yoktur.Allah’ın yanında vardır. O da benim hâlimi benden daha iyi biliyor.” diyor. Tarikat-i Nakşibendi’de de tevekkül böyledir.

Nakşıbendi tarikatinin temelinin muhabbet, ihlas, teslimiyet olduğunu bilmeniz gerekir. Filan şeyhin kerameti vardır, malı vardır, çok müridi vardır, bunlara bakmamanız lazımdır. Sadat-ı Kiram’ın tarifi şöyledir: “Bir şeyhe gidildiğinde o şeyh sünnete riayet ediyor mu, etmiyor mu?” , buna bakılması gerekir. Eğer  sünnete riayet ediyorsa, o şeyh müteşahhıstır. Eğer sünnete riayet etmiyorsa terk edilmelidir.

Beyazıd-ı Bestami (ks) hazretleri bir şeyhten çok bahsedildiğini duyuyor. Onu ziyaret etmeye karar veriyor. Caminin kapısında  o şeyhe rastlıyor, şeyhin elini öpüyor. Şeyh camiye sol ayağıyla giriyor. Beyazıd-ı Bestami  (ks) Hazretleri bunu görünce:  “Bu şeyh daha kendini terbiye edememiş nasıl başkasını terbiye etsin?” diyor. Çünkü bir sünnet-i seniyyenin terk edilmesi Allah-ü Teala’nın bir rızasının terk edilmesidir. Rabb-ül Âlemîn kendi rızasını buna bağlamıştır. “Ey Muhammed! Ümmetine de ki  “Siz Allah’ı severseniz Resul-ü Ekrem’e tabi olun, o zaman Rabb-ül Âlemîn de sizi sevecektir.”  ayet-i  kerimesi vardır. Bu yüzden Resulü Ekrem’in (sav)  siyerini , şemailini çok okumanız gerekir. Sünneti seniyyeyi teker teker gücümüz yettiği kadar yapmaya çalışmalıyız  ki Rabb-ül Âlemîn bizden razı olsun. Mesela tuvalete girerken sol ayakla girmeli sağ ayakla çıkmalıyız çünkü Resulü Ekrem(sav) öyle yapmıştır. Biz de öyle yapmalıyız. Buna önemsiz şey dememek gerekir.Çünkü sünneti seniyyede küçüklük yoktur.Bunlar  Rabb-ül Âlemîn’in  rızasını bağladığı şeylerdir. Sünneti seniyyeler çok önemlidir.

Ben size şunu tavsiye ediyorum: Bugün hadis, tefsir yerine Resulü Ekrem’in (sav)’in hayatını, Sahabe-i Kiram’ın hayatını, Selef-i Salihin’in hayatını, ilmihali okumamız her şeyden iyidir. Hanımlar da, erkekler de muvazzaftır (kendisine vazife verilmiştir.). Hanımların vazifesi çocuklarına bakmaktır. Bir hanım çocuğuna gereken dini terbiyeyi  verdiğinde, onun çocuğu ne kadar temiz olursa Allah katında derecesi o kadar yükselir. Eğer o hanım çocuğuna dini eğitim vermezse dünyada çocuk başına beladır, ahirette de mesuliyetini annesi çekecektir.

Resul-u Zişan(sav) “Hiçbir çocuk yoktur ki dünyaya İslam üzere gelmesin.Annesi babası ya onu Yahudi edecektir ya da Hıristiyan edecektir veyahut onu Mecusi edecektir.” demiştir. Demek ki  çocuğun doğası  İslam üzeredir.

Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (ks) diyor ki: “Benim annem bana şu şekilde bir eğitim vermişti: “Sen hocanın çocuğusun, sen günah işlersen çocuk olsan da sana günah yazılır.” Dereye gittiğim zaman çocukluk arkadaşlarım kıyafetlerini çıkarır, suya girerlerdi fakat ben öyle yapmazdım, onlardan uzak dururdum. Arkadaşlarım bana: “Biz çocuğuz, bize günah yoktur, sen de gel suya gir, birlikte oynayalım.”  diyorlardı. Ben de onlara: “Siz mesul değilsiniz çünkü sizin babalarınız hoca değildir. Fakat ben mesulüm, benim babam hocadır, annem bana böyle öğretti. Ben kıyafetimi sizin  gibi çıkarırsam günahkar olurum.” derdim.” İnsanın çocuğuna bu şekilde eğitim vermesi gerekir. Eğer siz bu eğitimi verirseniz inşallah hem Allah’ın katında mükafatını alırsınız hem de dünyada  rahat edersiniz. İhtiyar olduğunuz zaman çocuklarınız size ana gözüyle bakacaklar ve kendi cennetlerini sizin ayağınız altında bileceklerdir. Öldüğünüz zaman da iyi amellerini size arkanızdan göndereceklerdir.

Bir gün birisi rüyasında kıyametin koptuğunu, haşr olunduğunu  görüyor. Sadece  bir kişi oturmuş, diğer insanlar da karıncalar gibi gezinip duruyormuş. “Bu nedir?” diye sorduğunda “Bunlar Müslümanların ruhudur, sahipsiz oldukları için  kimseden onlara sevap gelmiyor. Müşterek gelen sevaplardan kendi hisselerini alıyorlar.” cevabını almış. “Müşterek sevap nedir?” diye sorunca bu seferde  “Mesela biri kendi ölüsüne bir Fatiha okuyor:  “Ya Rabbi, Sen bu Fatiha’nın sevabını anneme, babama, sonra Müslümanlara ver.”  dediğinde müslümanlara müşterek bir sevap gelir, herkes kendi hissesini alır.” cevabını almış. “Peki sen niye kalkıp kendi hisseni aramıyorsun?” demiş. O oturan adam da  “Benim bir çocuğum var.Bana her gün bir hatme-i tehlil okuyup gönderiyor.Bu yüzden benim öteki insanlar gibi kendi hissemi aramama gerek kalmıyor. Ben de hissemi onlara veriyorum.”  demiş  . “Senin çocuğun nerededir?”  diye sorunca adam  da “Şam’da filan sokakta sepet satıyor” demiş. Sabah olunca rüyayı gören kişi Irak’tan Şam’a gidiyor. O çocuğa rastlıyor, bakıyor ki rüyada söylenenle aynı kişi, sepet satıyor ve ağzı hiç susmuyor.Bunun üzerine o çocuğa  “Bu kadar ne okuyorsun?” diye soruyor.Çocuk  “Niye soruyorsun?” diye karşılık veriyor.”.Adam babasını rüyasında gördüğü  müjdesini çocuğa   veriyor. Aradan bir sene geçiyor, adam tekrar böyle bir rüya görüyor. Bakıyor ki o adam da artık karınca gibi kendi hissesini arıyor. Yanına gidip: “Hayırdır, sen niye bu hâldesin?” diyor. “Bir hafta oldu, benim oğlum vefat etti. Kimse yoktur ki bana sevap göndersin. Ben de açım, kendi hissemi arıyorum.” diyor. Demek ki insanın çocuğu ne kadar iyi olursa öbür dünyada o kadar fayda görecektir. Fakat neuzubillah çocukları kötü olursa o kişiye çok  zarar verecektir.

Birisi bir günah işliyor. O gece babasını rüyasında görüyor. Babası: “Evladım, sen Allah’tan korkmuyorsan, kendinden utanmıyorsan; beni düşün. Sen günah işledikten sonra komşularım bana geliyor ve bana taziyede bulunuyorlar, ”Senin çocuğun şu kötülüğü yaptı.” dediklerinde ben başımı utancımdan kaldıramıyorum.” diyor. Demek ki insan bu dünyada ne yaparsa öbür dünyadaki insanların da haberi olur. Bizler de Resul-ü Ekrem’in (sav) ümmeti olarak kötü davranışlarımızla onu rahatsız etmemeliyiz. Çünkü bütün ameller pazartesi ve perşembe günü Rabb-ül Âlemîn’in yanına gidiyor, cuma günleri de Resulü Zişan’a (sav)  gidiyor. Resulü Zişan (sav)  o deftere baktığı zaman eğer ümmeti güzel bir şey yapmışsa şükrederek dua ediyor; eğer neuzubillah günah işlemişse, hata yapmışa Ravza-ı Mutahhara’da üzüntülü oluyor. Bizim buna ne hakkımız vardır ki… O Resulü Zişan (sav)  ki kıyamet günü başını secdeye koyacak  “Ya Rabbi, eğer sen benim ümmetimin bir kısmını cehenneme götürmek istersen; ihtiyar hanımların yerine Hz. Hatice, Hz. Aişe; gençler yerine torunlarım Hz Hasan,Hz. Hüseyin; kızlar yerine kızım Hz. Fatıma; ihtiyar erkeklerin yerine 4 halifem cehenneme girsin.” diyecek. Bizim ne hakkımız vardır ki Ravza-ı Mütahhara’da Resulü Ekrem(sav)’i üzelim. Bu vicdansızlıktır.

Müslüman imanını terk etmekten korkmalıdır. İman olmadığı zaman ehl-i haya olmalıdır. Resulü Ekrem (sav)  “Haya etmediğiniz zaman ne yaparsanız yapın.” diyor. İnsan eğer Rabb-ül Âlemîn’i düşünmese   –neuzubillah-   günah işlediği zaman Rabb-ül Âlemîn’in onu gördüğünü bilmese, Resulü Zişan’ın (sav) kendisinin yaptığı her ameli her hafta gördüğünü bilmese, manevi babamız olan Saadat-ı Kiram’ın hakkının üzerimizde olduğunu, kendi öz babasını-annesini düşünmese ama tek cehennemin korkusunu düşünse bu çok aşağı bir düşüncedir. Eğer insan tüm bunları düşünüp baştan ona göre hareket etse cehennem korkusu daha sonra oluşur. Bu yüzden Hz. Ebubekir (ra) geceleri kalkıp ağlar  “Ya Rabbi, ameli olmayan insana ihsan et.” derdi ve kalbinden koku gelirdi. Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra.) 'in komşusu bir gün Peygamber (sav) Efendimize gelerek:

Ya Rasulullah, Ebubekir'in evinden ciğer kokuları geliyor. Komşusu olduğum ve kaç gündür aç olduğum hâlde bize yediklerinden ikram etmedi, diye söyler.

Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri kalkar ve Ebubekir-i Sıddık (ra)'in evine gelir. Fakat evin içerisinde yiyecek hiçbir şey yoktur.

Ebubekir Sıddık (ra) Hazretleri, Rasulullah (sav) Efendimiz'e:

Buyur, Ya Rasulullah! Anam, babam sana feda olsun! Sizi buraya getiren sebep nedir,  diye sorar.

  • Ya Ebubekir! Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir. Komşun, senin ciğer yediğini söylüyor. Evinden ciğer kokuları geliyormuş ve sen ona ikram etmemişsin. Bu doğru mu?

Ya Rasulullah! Hâlim, Allah-u Teâlâ Hazretlerine ve size malumdur. Ben günlerdir ağzıma bir sey koymadim! Sadece Allah'ı zikrediyordum,  dedi ve dilini damağına yapıştırıp  “La İlahe İllallah”  demeye başladı.

Biraz sonra evin içerisinde ciğer kokusu gibi bir koku meydana geldi. Resulullah (sav), Hz. Ebubekir'in komşusuna dönerek:

  • Bahsettiğin koku bu muydu, diye sordu.

O da:

  • Evet, Ya Rasulallah! Bu kokuydu. Ben anlayamadım. Allah beni affetsin! Sen de affet! Meğerse Ebubekir'in ciğeri Allah aşkından püryan olmuş, gelen koku buymuş,  dedi.

Acaba hangimiz gece kalkıp dua ediyoruz, Allah’ın korkusundan hangimizin kalbi yanıyor? Maalesef günümüzde böyle bir insan  yoktur. Eğer bir kısmınız kalkıyorsanız kalktığınız vakit muhabbet yerine gevşeklikle, sıkıntı hâliyle kalkıyorsunuz. Eğer muhabbete kalkmış olsaydınız Rabb-ül Âlemîn şöyle diyor:  “Sabaha yakın asumanın birinci katına gelirim. Dua edenlerin cevabını ben veririm.” Haşa ve kella bir gün başbakan bizi davet etse, hepimiz ona iyi görünmek için elbisemizi ütüleriz, başımızı yıkarız. Halbuki Rabb-ül Âlemîn kendi keremiyle, nimetiyle günde beş sefer bizi kendi cemaatine , huzuruna çağırıyor. Ama maalesef biz onun istediğini yapmıyoruz. Secdeye gitmiyoruz. Allah’tan yardım istiyoruz. Resulu Zişan’ın ahlakına, sevdiğine, yaptığına muhalefet ediyoruz ama Resulü Zişan’ın ümmetiyiz, ona muhabbiyiz,  diyoruz.

Hanginize Resulü Ekrem (sav)’i seviyor musunuz, diye sorsam; hepiniz canımız kurban, dersiniz. Hâlbuki öyle değildir. Eğer öyle olsaydı, muhakkak Resulü Ekrem’in (sav) bütün hareketleri bizim hoşumuza giderdi. İnsan hoşuna gideni sürekli yapmak ister, biz sünnetlerden çok hoşlansak her zaman yaparız.

Hz Ömer (ra)  eline bir ot alırdı. “Keşke ben ot olsaydım, Ömer ben olmasaydım.” derdi. Böyle söylemesinin sebebi cehennemin korkusundan değildi. Allah’tan korktuğu için, Resulü Ekrem (sav)’den utandığı için böyle söylüyordu. Çünkü onlar aşere-i mübeşşere idi. Cehenneme gitmeyeceklerini biliyorlardı. Resulü Ekrem (sav) hayattayken onlara: “Siz hatasız cennete gideceksiniz. Yani cehennem yüzü görmeyeceksiniz.” demişti. Fakat yine de temenni ediyorlardı ki: Keşke ot olsaydım da bugün yarın Rabb-ül Âlemîn  “Ya Ömer! Niye böyle yaptın?” demeseydi. Hz Ömer’in (ra) öyle bir adaleti vardı ki kafir olan da bunu inkar etmezdi. İslamiyet’e yaptığı hizmetten ötürü Rabb-ül Âlemîn ona  “Faruk” ismini vermişti.

Hatta halifeliği zamanında bir gece kölesi ile birlikte çarşıda gezerken bakıyor ki Uhud Dağı’nda bir ateş yanıyor. O dağ da çok uzakmış, o gece oraya çıkıyor. Gidip bakıyor, görüyor ki bir kadın 5-6 çocuğuyla birlikte ağlıyor. Yanlarındaki tencereyi ateşe koymuş, çocuklarına “Ağlamayın, yemeğiniz oldu.”  diyor. Hâlbuki tencerede yemek yokmuş, içine taş koymuş. Kadın Hz Ömer’i tanımamış. Hz Ömer kadına: “Neden çocukların böyle ağlıyor?” diye sormuş. Kadın da  “Hakkımız Ömer’de kalmasın. Rabb-ül Âlemîn hakkımızı ondan icra etsin. Açlıktan çocuklar böyle ağlıyorlar.”  diyor. “Ömer’in sizin burada aç olduğunuzdan haberi var mıdır ki?”. Kadın da:  “Eğer ihtiyacı olsaydı bizi bilirdi, tanırdı. Ama Emirül Müminin olmuştur, bize ihtiyacı yoktur ki bizi hatırlamıyor.” diye cevap veriyor. Hz Ömer (ra) o gece gözyaşıyla oradan ayrılıyor. Bir torba un, birkaç kilo bir şeyler alıp götürüyor, yemek yaptırıyor. Kölesi dönelim, diyor. Hz Ömer (ra) “Vallahi ben onları ağlarken gördüm, onlar gülene kadar ben onları terk edemem.”  diyor. Hz.Ömer (ra) Allah’tan haya ederdi, adalet sahibi idi. Buna rağmen Hz Ömer (ra) vefat ettikten sonra onu rüyada gördüler, sordular: “Ya Emirül Müminin,  Rabb-ül Âlemîn sana ne yaptı?”, Hz. Ömer de  “Eğer Allah’ın rahmeti olmasaydı Ömer zor kurtulurdu.”  diye cevap verdi.

Üstadımıza Sorulan Sorular

 Üstadımıza Sorulan Sorular

SORU: Ölmüş kişinin arkasından kurban kesilir mi?

  • Şafi mezhebinde kurban bayramında kesilir. Bu Burak kurbanıdır, ev halkı yemez. Hanefi mezhebinde kurbanı ev halkı da yiyebilir. Şafi mezhebinde kurban bayramında kesilen kurbanın eti niyete bağlı olarak yenir. Hanefi mezhebinde ölmeden evvel kişi çocuklarına vasiyet etmişse kesilmesi daha iyidir, vasiyet etmemişse kesilmese de olur.

SORU: Sekerata giren bir hastanın yanında ne yapmak hastayı rahatlatır?

  • Öleceği belli ise Yasin-i Şerif, çok acil bir hasta değilse rahatlaması için Râd suresi okunur.

SORU: Vefat eden bir insanın arkasından ne yapmak gerekir?

  • Hatim, İhlâs-ı Şerif okunabilir.(Yüz bin tane İhlâs-ı Şerif bir hatim gibidir.) Yetmiş bin kelime-i tevhid ve salâvat okunabilir.

SORU: Kelime-i tevhid herkese dağıtılarak yetmiş bine tamamlanabilir mi?

  • Yapılabilir, bununla ilgili bir hadis-i şerif vardır. Yüz bin İhlâs-ı Şerif de bu şekilde okunup bağışlanabilir. Fakat asıl olan herkesin tek tek kendine okumasıdır.

SORU: Ölünün kıyafetlerinin yedi güne kadar muhtaç müslümanlara verilmesinin hayrı büyüktür, ama hepsi aynı gün değil yedi güne yayılarak dağıtılmalı deniliyor. Böyle yapmak doğru mudur?

  • Bizde öyle şeyler yoktur. Senesi gelince mevlid okutulur. Zaten insanın ölünceye kadar geçmişlerinin ruhuna Kuran-ı Kerim, salâvat-ı şerif, tevhid okuması iyidir. Ne kadar çok okursa o kadar sevaptır.

SORU: Şarkı dinlemek, cep telefonlarını şarkı ile çaldırmak uygun mudur?

  • Şer’an insana lezzet veren şeyler caiz değildir, lezzet vermiyorsa caizdir. Kitaba göre insan taşa baksa ve ondan lezzet alsa caiz değildir. Bu hayvani bir lezzettir. Bazı âlimler lezzet alınmadığı takdirde dinlenmesinde sakınca yoktur demişler. Bazı âlimler ise içerisinde saz gibi müzik aletleri olmazsa caizdir, demişler. Burada ihtilaf vardır. Bir erkek bir kadına baksa ama hiç lezzet almasa onun nazarı yine haramdır. Fotoğrafa baksa lezzet alsa haramdır, lezzet almasa helaldir. Radyo, televizyon sesi de öyle. Dinlediğinde hayvani lezzet alırsa ya da kalbindeki aşkı artırırsa kesin olarak haramdır, fakat lezzet almasa sadece vakit geçirmek için dinlese bazı âlimler bunu kabul etmişlerdir.
  • İnsan camiye girdiği zaman bırakın telefonu çaldırmayı, yüksek sesle Kuran-ı Kerim okuması dahi caiz değildir. Cami namaz kılma yeridir, yüksek sesle Kuran-ı Kerim okunduğu zaman namaz kılanlar yanlış kılabilirler. Camide telefon çaldığında insanlar namaz içinde sıkıntıya giriyorlar, bu kesinlikle caiz değildir. Camide toplanıp mukabele okunması dahi caiz değildir. Ancak camide kimse namaz kılmazsa, herkes dinlerse okunması caizdir.

SORU: Bazı arkadaşlar tespih çekerken zorlandıklarını söylüyorlar. Ne yapmalıdır?

  • Zaten tespih kolay olsaydı herkes yapardı, herkes cennete girmek isterdi. İnsan tabiki zorlanacaktır ama bu geçecektir. Bu bir imtihandır, tecrübedir, inşallah geçecektir.

SORU: Bir insan namaz surelerini bilmiyorsa ve ezberleyemeyecek kadar da yaşlıysa nasıl namaz kılabilir?

  • Tek bir ayet dahi bilse onu yedi kere tekrar edebilir, eğer Kuran-ı Kerim bilmiyorsa ve ezberleyemeyecek kadar da yaşlı ise Fatiha suresi kadar olan Arapça duaları okuyabilir; eğer bunu da bilmiyorsa yine de ibadet etmesi gerekir. Bu konuda ihtilaf vardır. Hanefi mezhebinde bu şekilde olursa olmuyor; insan ne kadar yaşlı olursa olsun muhakkak bir Fatiha suresini ezberleyebilir. Fatiha suresinde ne kadar ayet varsa o kadar okumalıdır. Bir sureyi ezberlediği zaman mesela 30 ayet varsa 30 kez elhamdülillah demeli, başka türlü namaz mümkün değildir.

SORU: Rükûlarda ve secdelerde de ‘Elhamdülillah’ mı diyecek?

  • Oradaki dualar sünnettir. Demese de olur. Eğilip kalkmak yeterli olur.

SORU: Eskiden bazı savaşlarda, vefat eden büyük zatların o savaşa yardım ettikleri görülmüş. Bu zatlar, oraya melek suretinde mi geliyorlar yoksa bizzat kendileri mi geliyor?

  • Bizzat kendileri gelirler. Sahabe-i Kiram zamanında, Resulü Ekrem(s.a.v) zamanında da bunlar yaşanmıştır. Bu açıkça müspettir. Ayet-i Kerime vardır: İnsan ruhaniyeti dünyaya gelir hizmet eder, Rabbül Âlemin melekler gibi onlara güç verir. Her şekle girebilirler, melekler de böyledir, her şekle girebilirler, hükmü vardır. Fakat gören kişi doğru mu söylemiştir? Bu da ayrı bir davadır. Hadis de vardır:” Evliyalar müslümanlara hizmette çok yardım ederler, insanın bundan haberi olmaz.
  • 1973 yılında Seydamın yanına okumak için gitmek istiyordum. Seyda’yı bir iki defa görmüştüm fakat tam olarak tanımıyordum, sadece isim olarak tanıyordum. O beni biliyordu. Ben buradan Bitlis’e gittim. O kafileye katılacaktım ama orada gözlüğüm düşüp kırıldı. Gözlüğüm kırılınca ben hiçbir şey göremezdim, ayağımın ucunu bile göremezdim. Molla Mansur vardı, Allah rahmet etsin inşallah, ben parayı da ondan almıştım. Benim kalbimi kırmamak için “Sen görmüyorsun.” demedi. ‘Ziyarete gittiğin zaman parayı düşünme, taksi çağır, taksiye bindiğinde “Beni iyi bir otelin kapısına götür.”de.” diye bana nasihat etti. Ben de Diyarbakır’a gittim, taksiye bindim. Köprücük Oteli’ne gittim, taksici beni kapıya kadar götürdü. Kapıya vurdum,  içeriden yer olmadığını işaret ettiler. Etrafıma baktım, apartmanları görüyorum ama ne olduklarını fark edemiyorum. Kapıda muhayyer kaldım. Bir adam geldi, kapıyı çaldı, ona da yer olmadığını söylediler. Bu adam muhakkak başka bir otele gidecektir, dedim ve arkasından gitmeye başladım. Ona çok yakındım ama ne o bana bir şey sordu ne de ben ona, sadece gittik. Beni bir sokakta iki katlı bir eve götürdü. Kapıyı vurup içeriye girdi. Ben de arkasından içeriye girdim ama içerde onu göremedim, sanki uçup gitti. Hâlbuki yanımda idi. Tek yataklı bir oda istedim. Tek kişilik oda kalmamış, iki kişilik kalmış. Ben: “İsterseniz iki kişilik odanın parasını da veririm.”dedim ama adam:” Eğer sabaha kadar biri gelirse o zaman iki yatak parası senden almam.” dedi. İki gün o adamın otelinde kaldım, bana çok hizmet etti. Hastalığım çok uzun sürdü. Sonra anladım ki o adam muhakkak bir evliyanın ruhuydu. Onların müslümanlara devamlı faydası olur, fakat müslümanlar bunu fark etmez.
  • Ben birgün Ravza-ı Mutahhara’da idim. Akşam namazı vaktiydi. Sakalı pembemsi, kimin yanında dursa ondan daha uzun görünenken, üzerinde mavi bir cübbe olan, başında bu mavi cübbenin külahı olan birisi içeri girdi. Sarığı var mıydı, yok muydu hatırlamıyorum. Şekli çok zarifti. Kimsenin ona bakmaması benim çok dikkatimi çekti. Baktım ki benim yanıma geliyor. Ben Ravzaya çok yakındım, Ravza çok yüksek bir yerdir. Geldi, bastonunu oraya astı. Ben dikkatle ona baktım. Birkaç kez elini öpmeye niyet ettim, bırakmadılar, çünkü orası çok kalabalık oluyor, kalksam yerimi kaybedebilirdim. Namazdan sonra ziyaret ederim, dedim ama o zat gitti, gelmedi. Kalbimde bu merak kaldı: O zat kimdi acaba? Geçen sene Molla Mahmut’la konuştum, bana: “Eğer gördüklerin doğruysa o senin gördüğün zat Resulü Ekrem(s.a.v) dir.”dedi. “Nasıl?” diye sordum. “Ruhani olmayan hiç kimse oraya bastonla giremez; çünkü kapıdaki görevliler elinde torba olanları bile içeriye sokmuyorlar ki bastona müsaade etsinler. İkincisi; başka peygamber dahi olsa mümkün müdür ki Resulü Ekrem(s.a.v) Ravzada iken bastonunu Ravzaya assın. Üçüncüsü de; ben bir kitapta rastladım, Resulü Ekrem beş vakit Ravzadan çıkar, imamın arkasında cemaatle namaz kılarmış.” Ben bunu duyduktan sonra çok üzüldüm, keşke tanışsaydım. Sahabeler Peygamber efendimiz vefat ettikten sonra çoğu kez onu Mescidi-i Nebevi’de görmüşlerdir. İmam-ı Suyuti, 60–70 kere Resulü Ekrem(s.a.v) ile oturmuş. Seyyid Ahmet el Rufai hazretleri oraya gittiğinde: “Ya Rasulullah, uzaklardan ben salâtı selam gönderiyordum, şimdi bedenimle geldim. Mübarek elini uzat, öpmek istiyorum.”diyor. Ravzadan el çıkıyor, o da öpüyor. Seyda-i Taği (k.s) de böyle şeyler yaşamıştır. Böyle şeyler çok yaşanır.

SORU: Cemaatten bir kişinin kendisine ‘Seyyid’ demesi üzerine:

  • Bana ‘Seyyid’ demeyiniz. Seyyid olup olmadığımızı Allah bilir. Seyyid olabiliriz ama aile olarak Seyda-i Taği’den bu yana bu ismi kabul etmeyiz. Hatta Seyda-i Taği’nin (k.s) oğluna başka bir akrabası, Seyda Molla Muhyeddin bakıyordu. Ona demişti ki: “Biz gidiyoruz, tenceremizi çıkartıyoruz maaşımızı alıyoruz.”. Seyda-i Taği de (k.s): “Bizim maaşımız burada olmasın ahirette olsun inşallah.” demiş. Biz bundan dolayı bu ismi kullanmayız.  ‘Seyyid’ yerine ‘Seyda’ diyebilirsiniz,  ‘hoca’ diyebilirsiniz. Çünkü biz Seyyid olsak Allah-ü Teala zaten mükafatını verir; ama eğer olmazsak Allah bize bunun hesabını sorar, azap olur.

Tövbe - İhlas - Muhabbet

TÖVBE - İHLAS - MUHABBET

Resulü Ekrem (sav)’den önce eski zamanlarda bir katil varmış, 99 insanı öldürmüş. Sonra Rabb-ül Âlemîn adamın kalbine korkusunu salmış. Bu adam çok pişman olmuş ve acaba affı var mıdır, diye sorup soruşturmuş. Bir rahibin yanına gelmiş: “Ben 99 insanı öldürdüm. Bana tövbe kapısı açık mıdır?Tövbe etsem kabul olur mu?” diye rahibe sormuş. Rahip de: “Hayır, sen 99 insanı öldürdükten sonra Rabb-ül Âlemîn  sana nasıl hayır eder?”  diye cevap vermiş. Adam bunu duyunca rahibi de öldürmüş. Böylece öldürdüğü kişi sayısı 100 olmuş. Oradan kalkıp başka bir rahibin yanına gitmiş ve ona: “Ben 99 kişiyi öldürdüm. Bana tövbe kapısı açık mıdır?” diye sormuş . Rahip alim bir insanmış: “Senin tövben ciddi , samimi olursa 100 değil 100 milyon insanı öldürsen, bu  Allah’ın rahmetine karşı ufacık bir zerreciktir. İnsanın vadesini Allah belirler. Yani onu öldüren Allah’tır. Zahiren görünen kişi sebeptir. Fakat fail-i mutlak Allah’tır, Allah o kuluna o kadar ömür vermiştir. Yeter ki insan ciddi olarak pişman olsun, katil dahi olsa Allah-u Teala onu affedecektir.”  diye katile cevap vermiş. O zaman katil adam rahibe tekrar sormuş: “Peki ben nasıl tövbe edebilirim?”  Eski ümmetlerin tövbeleri farklıydı. Bizim tövbemiz Resul-u Ekrem (sav)’in hatırı için hafifletilmiş, kolaylaştırılmıştır. Oysa eski ümmetlerden bir kısım vardı ki onların tövbeleri ölümdü. Mesela Yahudilere Hz Musa (as) peygamber olarak geldikten sonra Rabb-ül Âlemîn tövbelerinin kabulü için birbirlerini öldürmeyi şart koştu. Eski ümmetlerden bir kısmı vardı ki en kolay onlarındı. Onların tövbesi Beyt’ül Mukaddes’e gidip, vazifesini yapıp tövbe etmekti. Katil olan adam da rahibin söyledikleri doğrultusunda Beyt’ül Mukaddes’e gitmek için yola düşüyor. Fakat oraya varamadan yolda vefat ediyor. Sekerat anında insanın ruhunu alan melek Hz Azrail (as)’dır. Ancak onun yardımcı melekleri vardır. İyi insanların ruhunu alan melek ile kötü insanların ruhunu alan melek adamın karşısına gelmişler. İyi insanların ruhunu alan melek  “Bu adam tövbeye niyetlenmişti. Onun ruhunu ben alayım.” diyor. Kötü insanların ruhunu alan melek:  “Hayır, bu adam şu kadar insanın katilidir. Onun ruhunu ben alacağım.”  diyor. O zaman Rabb-ül Âlemîn  başka bir melek göndermiş,  “Adamın gittiği yolu ölçün. Eğer gittiği yol, kalan yoldan çoksa ben tövbesini kabul ederim, azsa cezasını çekecektir.” buyurmuş. Rabbil Alemin tabi ki bu adamın az mı çok mu gittiğini biliyor. Böyle sormasının hikmeti, insanlara ders vermek istemesidir. Yolu ölçmüşler, bakmışlar ki gittiği yol 5-10 cm daha fazla. Rabb-ül Âlemîn bu katil adamı affetmiş.

Bakın ki 100 insanı öldüren bu katil, Allah’a tövbe etmeye niyet etmişse 10 cm fazla gitmesi bile  Rabb-ül Âlemîn’in  onu affetmesine sebeptir.
Acaba siz gençler, Hz Muhammed (sav)’in ümmeti olarak tövbe kapısına gelseniz niye affolunmayasınız? İnşallah siz de ciddi olarak tövbe ederseniz, Rabb-ül Âlemîn sizi de affedecektir, bizi de sizin hatırınıza affedecektir.

Fakat insan günah içindeyken (günahtan vazgeçmeyerek) tövbe ederse bu gerçek değildir. Masiyet (itaatsizlik, isyan) içinde tövbe olmaz. İnsanın  tesettürüne dikkat etmesi gerekir, yaptığı hareketten pişman olması gerekir. Kesin olarak ben bunu bir daha yapmayacağım, demeli; namazını kılmaya devam etmelidir. Kendini günahlardan muhafaza ederse inşallah tövbesi makbul olur. Şayet insandır, tövbesinden sonra aynı günahları işlemeye başlarsa tekrar tövbe etmelidir. Allah-u Teala’nın merhameti çoktur. Resul-u Ekrem (sav):  “Ben günde 70 kere “Estağfirullah çekerim.”  buyurmuştur. Bir insan günde 100 kere tövbe etse makbuldur ancak tövbenin şartlarını yerine getirmelidir.

Sizler talihlisiniz, cahil değilsiniz. Tahsilli insan tahsiline göre hareket ederse Allah’ın yanında makbuldur. Bu yüzden Rabb-ül Âlemîn ayeti kerimede diyor ki:  “Bilenle bilmeyen bir değildir.”.  Siz Arapça bilmeseniz bile bütün kitapların tercümesi vardır: İslam ilmihalleri, Resul-u Ekrem (sav)’in hayatını anlatan siyer kitapları …vs. Bunları okuduğunuz zaman siz de alim olursunuz. Bunları öğrendikten sonra ne yapmamız  lazım? Yaptığınız hareketler Resul-u Ekrem (sav)’in hayatına  benziyor mu? Bunu kıyaslamanız gerekir çünkü Kur’an-ı Kerim’ de diyor ki:  “Kesin ve kesin sizin en güzel örneğiniz Resul-u Ekrem (sav)’dir. Bizim örnek almamız gereken tek kişi Resul-u Ekrem (sav)’dir. Örnek almak için Avrupalılara bakmamalıyız. En güzel şeyler Resul-u Ekrem (sav)’e verilmiştir. Resul-u Ekrem (sav)’den sonra gelen nimetlerin hepsinin zararı yararından daha fazladır. Mesela elektrik  çok güzeldir diye düşünüyoruz. Halbuki elektrik olmasa bugün Amerikalı o kadar Müslüman’ı katledemezdi. Elektrik vasıtasıyla gelinip Irak’ta,  Afganistan’da , Çeçenistan’da , Filistin’de Müslümanlar katlediliyor. Elektriğin zararı yararından daha fazladır. Eğer güzel bir şey olsaydı Rabb-ül Âlemîn bunu Müslümanlara Resul-u Ekrem (sav) zamanında verirdi. Arabaları, uçakları çok faydalı buluyoruz. Halbuki bunların o kadar çok zararı vardır ki… İnsan düşündüğü zaman diyecektir ki : “Keşke ben bu zamanda olmasaydım, 1400 sene evvelinde develer sırtında olsaydım.O şekilde hacca gitseydim de arabayla , uçakla gitmeseydim.”. Çünkü bu şekilde gittiğimiz zaman acaba haccımız kabul olur mu? Eğer bu çağdaki teknolojik gelişmeler olmasaydı Müslümanlarda bu kadar çok manevi hastalık olmazdı. Bütün bu Avrupa ahlaksızlığı, dinsizliği Müslümanlara bu vasıtalarla geldi. Eğer bunlar olmasaydı, Müslümanlar kendi hâlinde kalırdı. Elektrik sayesinde karanlıkta kalmıyoruz, geceleri aydınlık oluyor. Bu şekilde düşünüldüğünde bize elektrik yararlıymış gibi geliyor. Halbuki evvelki insanlara Allahu Teala ışığı onların maneviyatından vermiştir.

Resul-u Ekrem (sav) sahabelere gece camiden çıktıktan sonra bir ağaç parçası verirdi. O ağaç parçasından ışık çıkardı, onlar evine gidene kadar yolu aydınlatırdı. Bir insan doğru yolda olsa Rabb-ül Âlemîn ona bu ikramı nasip edecektir. İmam Şafi (ks) Hazretleri kitap yazardı. Geceleri parmağından bir ışık yayılır , önünü aydınlatır, o da sabaha kadar kitap yazardı. Yine evliyaullahtan biri ağacın altına oturduğu zaman ağacın yapraklarından ışık kitaba yansır, o da kitabını yazardı. Hiç eziyet görmezlerdi. İşte Müslümanların böyle sıkıntılara düşmesi ibadetsizlikten , günahkarlıktan kaynaklanır. Rabb-ül Âlemîn bizden hem basireti aldı hem de bize be’is(ziyan) verdi.

Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretleri  –biliyorsunuz bizim tarikatımızın hepsi ona kavuşacaktır inşallah-  Şam’a defnedilmiştir, aslen Iraklıdır. Ona “Zülcaheyn” denilir. Böyle söylemesinin nedeni iki tarikatten mezun olmasıdır. Biri Kadiri, biri Nakşıbendi. Nakşıbendi olmadan evvel Kadiri tarikatından mezun olmuştur. Kadiri tarikatında iken kalbinde bir boşluk hissetmiştir. Bu boşluğun az ibadet etmekten kaynaklandığını düşünmüştür. Mevlana Halid Bağdadi (ks) bir gün Irak’tan Mekke-i Mükerreme’ye gidiyor. Aradaki yolu namaz hâlinde gidiyor (Namaz halinde gitmek: Seccadesini seriyor , iki rekat namaz kılıyor, sonra seccadesini bir adım ileri seriyor, tekrar iki rekat namaz kılıyor).Bu şekilde yolu tamamlıyor. Şimdi siz  “Nasıl bu şekilde gitmiş?” diyeceksiniz. Eski zamanlarda olsa belki inkar edilirdi ama şimdi edilemez. Çünkü şimdi bir uçakla en uzun mesafeler en kısa zaman dilimlerinde gidilebilirken niye evliya tayyi mekan yapamasın? Rabb-ül Âlemîn  evliyalara tayyi  mekan izni vermiştir. Tayyi mekan şu dur ki: Nasıl ki 100 m kumaş bir topun üstünde topludur, tayyi mekan da bunun aynısıdır. Evliyalar da adımını attığı zaman her adımda 100 m’ den fazla gitmiş gibi olur. Evliyalara tahayyül mekan zaman olur . Büyük zatlar Kur’an-ı Kerim’i bir saniyede hatmedebilirmiş.

Seyda-ı Tahi (ks)  her adımda 70 bin “Lailaheillallah” zikri çekermiş. Halbuki bizim gibi insanlar bunu iki ayda bile çekemiyor. Seyda-ı Tahi (ks) hazretleri bunu bir günde yapabiliyordu. Çünkü Rabb-ül Âlemîn onlara tayyi zaman nasip ediyordu. Rabb-ül Âlemîn sevdiği kuluna öyle yardım eder, onu öyle zengin eder ki buna insanın aklı yetmez. Haşa teşbihte hata olmaz: Zengin insanlar hükümet adamı oldukları zaman küçük bir işte  trilyonlar kazanır. Allah dostları da bir günde pek çok manevi faydalar sağlarlar.

Mevlana Halid Bağdadi (ks) mürşid-i kamilini bulmak için hacca gidiyor. Mürşid-i kamilini bulmak istiyor çünkü ne kadar ibadet ederse etsin kalbindeki boşluk bir türlü gitmiyor. Biliyor ki bu kalbe bir mürşid lazımdır. Giderken yolda Medine –i Münevvere’de  alimlerden oluşmuş büyük bir cemaate rastlıyor. Bu alimler ehl-i tasavvuf  imişler.Oturup onlarla konuşuyor. Onlar Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretlerinden “Hindistan’dan çıkmış büyük bir mürşiddir.”  diye bahsediyorlar. Onlardan ayrılırken içlerinden birisi  “Ey Halid! Siz iyi bir alimsiniz, size bir tavsiyede bulunayım: Mekke-i Mükerreme’ye gittiğiniz zaman orada kimseye itiraz etmeyin. Mekke’deki insanlar Beyt’in, Allah’ın komşusudur; onlara itiraz edilmez. Veyahut Allah’ın misafiridir, onlara itiraz edilmez.”  diyor. Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri de “Bu benim haddim değildir.” diyor. Mekke’ye gidiyor. Kabe’yi tavaf ettikten sonra oturup Kabe’ye bakmaya başlıyor çünkü Kabe’ye bakmak sünnettir. Bakıyor ki biri Kabe’ye sırtını vermiş, ona bakıyor. Bu Mevlana Halid’e garip geliyor, kendi kendine düşünüyor: “Bu adam hiç alimlerden duymamış mı ki? İnsan hiç Kabe’ye sırtını döner mi?” O adam Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretlerine işaret edip yanına çağırıyor. Diyor ki: “Mevlana Halid, bizim bir arkadaşımız sana Medine’de demedi mi ki: “Mekke’de kimseye itiraz etme. Sen şimdi bize niye karışıyorsun?”. Mevlana Halid Bağdadi (ks):  “İtiraz değildir, vesvesedir. Vesvese insanın elinde değildir. Kabe’ye sırtınızı verip bize bakmanızın hikmeti nedir?” diye soruyor. O zat da : “Hikmet o dur ki : Ben senin kalbini iyi bir Müslümanın kalbi olarak gördüm.Ben onun için sana bakıyorum. Çünkü hadis-i kutsi de  “Benim azametimi, benim büyüklüğümü ne yer ne gök alabildi. Azametim, büyüklüğüm sadece bir Müslümanın kalbine sığdı.”  buyurmuştur. Senin kalbin Allah’ın tecellisinin yeridir. Beyt ise Allah’ın kullarının kıblesidir. O Müslüman kalp bana beyt’ten daha önemlidir.”diyor.

Biz de kalbimize bakalım: Acaba bizim kalbimiz Allah’ın tecellisinin yeri midir? Veyahut neuzubillah şeytanın ve dünya muhabbetinin yeri midir? Bunu iyi araştırmamız lazım. Biz Müslüman’ız elhamdü-lillah, madem ki Rabb-ül Âlemîn bize böyle bir şeyi nasip etmiş, bu nimete çok iyi sahip çıkmalıyız ki Rabb-ül Âlemîn bizi affetsin. Böyle düşünürseniz belki anlayabilirsiniz, belki Rabb-ül Âlemîn  hepimizin kalbini kendisinin tecelli yeri yapar.

Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretleri o zata soruyor: “Öyleyse benim hidayetim nerdedir?”. O zat da Hindistan’ı işaret ediyor. Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretleri hemen oradan ayrılıp Hindistan’a gitmek için yola çıkıyor. Bir sene yolculuktan sonra Irak’a geliyor. Seyyid Abdullah Şemdinli (ks), Mevlana Halid Bağdadi’ye (ks) arkadaş oluyor. İkisi de Hindistan’a gitmek için yola çıkıyorlar. Yolda paraları kalmıyor. Mevlana Halid Bağdadi (ks):  “Şeyh Abdullah, ben paramı sana vereyim; sen git, ben burada çalışayım. Ne zaman para kazanırsam  o zaman geleyim.” diyor. Şeyh Abdullah : “Hayır, sen gençsin.Sen gidersen Müslümanlara senin faydan daha fazla olur. Ben paramı vereyim, eve döneyim. Sen  git.”  diyor. Mevlana Halid Bağdadi (ks) , Şeyh Abdullah’ın(ks) yanına dönene kadar bir sene geçiyor. Bir sene de onun yanında kalıyor. Üçüncü sene gidebiliyor. Nakşibendi tarikatını bize Hindistan’dan Mevlana Halid Bağdadi (ks) getirdi. O olmasaydı acaba biz buradan, Türkiye’den oraya gidip gelebilir miydik? Şimdi burada mürşidleri kapı kapı geziyoruz, onları bulamıyoruz malesef.

Seyyid Abdullah (ks) , Mevlana Halid Bağdadi (ks)’ye yardım ettiği için Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretlerinin halifesidir fakat tarikatte bizim şeyhimiz değildir. İsmini hatmede okuyoruz, Sadatı Kiram’a Fatiha okuduğumuzda ona da okuyoruz. Çünkü Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretleri söz vermiş: “Ben ne getirirsem ikimize bu ortaktır.” . Mevlana Halid Bağdadi (ks) Hazretlerine yardım ettiği için Rabb-ül Âlemîn ondan razı olsun. Biz de her evradımızda ona Fatiha okuyoruz.

Seyda-ı Tahi(ks) , Gavs-ı Hizan’ın yanına gelmeden evvel Şeyh Abdülbari El-Cürcani(ks)’den icazet almıştı. Aynı Mevlana Halid Bağdadi (ks) gibi kalbinde boşluk hissediyordu. Şeyh Abdülbari’nin yanında iken  günde 70 bin “Lailaheillallah” çekerdi. Kendine bir kabir yapmıştı, gece sabaha kadar orda yatar, ölümü düşünürdü. Fakat kalbindeki boşluk bir türlü geçmiyordu. Gavs-i Hizan’a bağlanmadan önce, Seyda-ı Tahi(ks) bir gün Gavs-ı Hizan’ın bir talebesine soruyor: “O cemaatle ne yapıyorsun ? –Haşa- O cemaat cahiller cemaatidir.”. O talebe de: “Sen filan sudan geçmiş olsaydın Gavs-ı Hizan’ın nispetinin kokusunu alırdın.” diyor. Bu söz ona çok tesir  ediyor. Gece kalkıp Gavs-ı Hizan’a gitmeye karar veriyor. Şöyle dua ediyor: “ Eğer benim yolculuğum hayırlı ise  Ya Rab sen bu gecede bana ateş göster. Birisi bana üzüm versin, süt versin.”. Gece yolda giderken yağmur başlıyor. Mevsimlerden sonbaharmış. Uzakta bir ateş görüyor. Ateşin olduğu yöne doğru gittiğinde mağarada bazı insanların ağaç parçalarını yaktıklarını görüyor. “İşaretlerden birini gördüm, diğer ikisini de görürsem yolculuğum hayırdır.” diye düşünüyor. Sabah namazını kıldıktan sonra birisi ona süt ve birkaç tane ekmek getirmiş. Seyda-ı Tahi (ks) Hazretleri adama: “Hayırdır, bunları niye getirdin?” demiş. Adam da ‘Bizim köyümüz buraya yakın, bu gece baktım burada ateş sabaha kadar sönmedi, misafir olduğunu düşündüm. Ben de çobanım, kendi sütümden size süt getirdim.” diyor. Aradan zaman geçiyor, bakıyor ki bir adam  bir sepet üzüm getiriyor. “Hayırdır, niye bu üzümü getirdin?”  diye soruyor. Adam da “ Biz bahçemize üzüm toplamaya gelmiştik. Yağmur yağmaya başladı, burada kaldık. Baktık ki burada ateş yanıyordu, misafir vardır diye bunları getirdim.” diyor.

Gavs-i Hizan’ın tarikatına girdikten sonra Gavs’ın tasarrufuna baktığınızda Gavs’in ne kadar  mutasarrıf bir insan olduğunu görürsünüz. Seyda-ı Tahi’yi (ks) bütün evradlarından ayırıyor, Hizan’da kadılık yapmasını emrediyor. Aradan 6-7 ay geçtikten sonra Hizan’da kadılığı terk etmesini söylüyor ve evine sütçü yapıyor. Demek ki tarikatte en muktezi (gereken) olan nefsi öldürmektir. Nefsi öldürmek hizmetle olur. Başta Gavs-i Hizan (ks), Abdurrhman-ı Tahi Hazretlerine (ks) büyük rütbe vermiş, sonra da onu evine sütçü yapmış. İnsan nefsini öldürmekle, hizmet etmekle derece kazanır.

Hz Ebubekir Sıddık (ra)’ın hayatına baktığımızda hiçbir zaman Resul-u Ekrem’i  (sav)  terk etmediğini, devamlı ona hizmet ettiğini görürsünüz. Bu yüzden bu dereceye kavuştu. Çünkü Nakşibendi tarikatının temeli Sıddık-ı Tariki’dir. Niye Sıddık-ı Tariki’dir? Çünkü teslimiyet tarikatıdır, ihlas tarikatıdır, muhabbet tarikatıdır. Bunlar tarikatın temelidir.

Hz. Ebubekir-i Siddik (ra.), Resulü Ekrem(sav)’e o kadar inanmıştı ki Resulü Ekrem (sav)’in söylediği her şeye: “O bunu söylemişse doğrudur.” diyordu. Resulü Ekrem (sav) miraca çıktığının sabahı Kureyşlilerin cemaatinin yanına gidip : “Bu gece ben Beyt’ül Mukaddes’e gittim.”  diyor.  Bütün Kureyşliler bunu duyunca çok memnun oluyorlar. Çünkü –haşa-   Resulü Ekrem (sav)’in söyledikleri yalandır, diyorlardı. Hz. Ebubekir (ra.) da “Siz onun daha önce yalan söylediğini duydunuz mu ki bu söylediği yalan olsun?” diyordu. Kureyşliler: “Ama bu sefer herkes Muhammed’i koruduğuna pişman olacak çünkü onun yalan söylediğine herkes inanacak.”  diyorlar. Hemen Ebubekir’in (ra) yanına gidiyorlar: “Ya Ebubekir! Senin arkadaşın bu gece Beyt’ül Mukaddes’e gittiğini söylüyor.”  diyorlar. Hz. Ebubekir de (ra) “Bunu söyledi mi?”  diye soruyor. Onlar da: “Evet.”  deyince   “O zaman kesin öyledir.”  diyor.
Nakşibendi tarikatında da teslimiyet böyledir. Bir insan mürşidinin tarikatına girdikten sonra mürşidi ona nefsine ağır gelen şeyler söylese de mürşidine inanması gerekir çünkü teslimiyet tarikatidir. Muhabbetin derecesi Allah’ın huzurunda o kadar fazladır ki insanın buna aklı yetmez.

Bir gün Şah-ı Nakşibend (ks) , bir arkadaşıyla birlikte sohbet ederken muhabbetten bahsediyorlar. Arkadaşı, Şah-ı Nakşıbendi’nin (ks)  talebesiymiş, soruyor: “Muhabbet nasıl olmalıdır?”. Şah-ı Nakşibendi de (ks): “Muhabbet odur ki ben ölün desem öleceksin.”  diyor. Bunu söylediğinde talebesi o an ölüyor.

Saadatı Kiramın Fazileti

SAADAT-I KİRAMIN FAZİLETİ

Seyyid Taha-i Nehri (k.s) irşada ilk çıktığı zaman tanınmıyordu. Köy köy gezerek irşad yapıyordu. Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s) onun şeyhidir. Seyyid Taha-i Nehri (k.s), Hz. Ömer’e benzerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s), Hz. Ömer için: “ Hz. Ömer hangi sokaktan geçse şeytan o sokaktan kaçar, başka bir yere gider.” demiştir. Seyyid Taha-i Nehri’nin (k.s) de bulunduğu cemaatten şeytan kaçar, giderdi. Bu onun kerametlerindendi. Birgün bir köyde ağanın birine misafir olur. Ağa ve köy halkı, onun tarikatına girer. Ertesi gün Seyyid Taha-i Nehri (k.s), o köyden ayrılacakken şeytan gelerek o ağaya vesvese verir. Der ki: “ Sen ağaydın, o dervişin tarikatına girdin, bu nasıl olur?”  Ağa hizmetçisini çağırarak der ki: “ Bu tesbihleri al, seyyide ver ve ona de ki: “Ne ben ona bağlıyım ne de onun bizimle bir alakası vardır. Köyümüze de ikinci bir defa gelmesin.”  Hizmetçi ise fakirdir; fakat kalbi Seyyid Taha-i Nehri’ye (k.s) bağlıdır. Ağasının sözünü yerine getirmek için gittiğinde Seyyid Taha’nın (k.s) sohbet ettiğini görür. Seyyid Taha (k.s) onun üzgün olduğunu görünce: “ Hayırdır, niye geldin?” diye sorar. Hizmetçi, ağasının söylediklerini anlatır. Seyyid Taha (k.s) da cevaben: “ Allah razı olsun, tesbihimizi geri verin.” der. Aradan zaman geçer. Birgün Seyyid Taha (k.s), rabıtada yahut sohbette iken Allah’a hamd eder. Der ki: “ Filan ağa öldü, imanını kurtardı.” Etrafındakiler bunun üzerine şöyle sorarlar: “ O ağa senin tarikatından çıktığı hâlde senin bundan nasıl haberin oldu?” Der ki: “ Onlar bizi terk etti fakat biz onları terk edemiyoruz.”

Yine bir başka köyde bir başka ağa Seyyid Taha’nın (k.s) münkiriymiş, çok da zalim biriymiş. Seyyid Taha’ya (k.s) durmadan hakaret edermiş. Seyyid Taha (k.s) sabretmiş. Seyyid Taha’nın  (k.s) sofilerinden biri, bağdan topladığı üzümleri eşeğine yükleyip ağanın evinin önünden geçer. Bir nehir kenarına gelince ağa onu görür. Sofinin elinden üzümlerini ve eşeğini alır, sofiyi de rezil eder. Seyyid Taha (k.s), ağaya haber gönderir ve der ki: “ Sofi bir yanlışlık yaptı, üzümleri ağaya götüreceğine bana getiriyordu. Üzüm ağanın olsun; fakat sofi fakirdir, eşeğini ona geri ver.” Fakat ağa, Seyyid Taha’ya (k.s) terbiyesizce cevap verir. Seyyid Taha (k.s) da der ki: “ Benimle o ağa cumaya kadardır.”  Cuma gecesi talebeler ağaya ne olduğunu merak ederler ve ağanın yanına giderler. Görürler ki ağa hastalanmıştır ve sabaha varmadan ölür. Ağanın kardeşi, Seyyid Taha’nın (k.s) salikidir. Ağa öldükten sonra Seyyid Taha’nın (k.s) yanına gelir ve : “ Müsaade ederseniz ben kardeşimin mezarını Nehr’e getirmek istiyorum.” der. Seyyid Taha (k.s) kabul etmez ve şöyle der: “ Senin ağabeyin imanını kurtaramamıştır. Hadis-i Kutsi de: “ Kim benim velime-bir dostuma- hakaret ederse ben ona savaş açarım.” buyrulur. Rabbül Âlemin hangi insana savaş açarsa başta onun imanını alır.”

Benzer bir olay Seyda-i Taği’nin (k.s) de başından geçmiştir. Seyda-i Taği’yi (k.s) inkâr eden birisi varmış. Seyda-i Taği’yi (k.s) sevmediği gibi onu görmemek için de karşılaştığı yerde onu görmemek için gözlerini kaparmış. Birgün Seyda-i Taği (k.s) ile Fethullah Verkansi (k.s) Nurşin’e gidiyorlarmış. Yolda o adamı görmüşler. Adam onları görmemek için gözlerini kapamış. Onlar atlarıyla onun yanından geçip gitmişler. Aradan biraz zaman geçtikten sonra Seyda-i Taği (k.s), Fethullah Verkansi’ye (k.s) : “O adam öldü ve imanını kurtardı.” der. Fethullah Verkansi (k.s): “ O seni ve tarikatını inkâr ediyordu, onun imanını kurtardığından nasıl haberin oldu?” diye sorar. Seyda-i Taği (k.s) şöyle cevap verir: “ Hatırlıyor musun? Atım Kemo’nun gölgesi onun üzerine düşmüştü. Bu Nakşibendî tarikatının saadatının atının gölgesi bile insanın üzerine düşse –inşallah- saadat o kişiyi bırakmaz.”

Muhabbet

Kişinin ibadeti az olsa; fakat velilere olan muhabbeti çok olsa, haşrları onlarla birlikte olacaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s) : “ Kim kimi severse onunla haşrolur.” buyurmuştur.

Tarikatta muhabbet, büyüklerin istediği kadar hareket etmektir. O insanlar cemaati sevmişler, namazı sevmişler ve dünya muhabbetinden uzaklaşmışlardır. İnsan mümkün mertebe onların yaptıklarını taklit etmelidir.

Nakşibendî Tarikatının Gerekleri

Birgün Seyyid Sıbğatullahi Ervasi’ye (k.s) sormuşlar: “ Sizin etbaınız (tabi olanlar) kimlerdir?” O da demiş ki: “ Bizim etbaımız, teheccüd ehlidir.”  İnsanın kendini onların etbaı sayması için teheccüd ehli olması, hatmeye katılması, günde bir cüz Kuran-ı Kerim okuması gerekmektedir. Çünkü bunlar tarikatın şartlarındandır. Hatme yapan insan tabii ki namazını da kılmalıdır.

Bu Nakşibendî tarikatı, Rasulullah (s.a.s)  zamanından  gelmiştir. Peygamberimizin (s.a.s) Medine’ye hicretinden sonra bir ayet inmiştir: “ Ey Resulüm! Hanımlar senin yanına geldiği zaman onlarla mubayaat et.” Yani hanımlar, Peygamber Efendimize (s.a.s) gelip hırsızlık, zina yapmayacaklarına, adam öldürmeyeceklerine, kocalarına muhalefet etmeyeceklerine kısacası günah işlemeyeceklerine söz veriyorlardı. Mubayaat, satıştır. Allah’ın rızası karşılığında cenneti satın almaktır. Resulü Ekrem (s.a.s), bu ayetten sonra bütün sahabelerle mubayaat etmiştir. Hem erkekler hem de kadınlarla.

  • Tarikattan çıkma üç şekilde olur: Kişi büyük günah işlerse, aşikâre zikir yaparsa ve “Ben tarikattan çıktım.” derse tarikattan çıkmış olur.

Tövbe ve Tefekkür

Şeytan insanı sıkıştırır, devamlı günaha teşvik eder. Bu yüzden sahabe-i kiram, bazen aynı gün içinde, bazen günaşırı, bazen iki günde bir, en fazla ise kırk günde bir Resulü Ekrem’in (s.a.s) yanına gelerek mubayaatlarını tazeliyorlar, tövbe ediyorlardı. O sahabe-i kiram bunu aynı gün içinde yapıyorsa bizim gibi günahkâr insanların her saat tövbe etmesi lazımdır.  Resulü Ekrem (s.a.s), günde yetmiş defa estağfirullah çekermiş, O’nun çektiği estağfirullah boşuna değil, bize örnektir. Çünkü Rasulullah (s.a.s) – tüm peygamberler de-  günahtan masumdur. Bu davranışı ümmetine örnek olsun diye yapmaktadır. Yaptığımız her hareketi düşünerek yapmalıyız. Acaba bu davranış İslamiyet’e uygun mu değil mi? Yediğimiz yemeğe varana kadar tefekkür etmeliyiz. Allah bunları benden sual edince ne cevap veririm, diye düşünmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.s) buyuruyor ki: “ İnsan üç lokma yesin, yetmezse dokuza çıkarsın.” İnsan yemeği tokluk için değil ibadetlerine güç yetirmek için yemelidir. Yemek yerken düşüncesi bu şekilde olursa, yediği yemek de bir ibadet olur. Nasıl ki insan oruç tuttuğu zaman yedikleri ibadet sayılır; çünkü o yemek ibadetin bir gereğidir, takviyesidir. İnsan yemek yerken düşüncesi kolay ibadet etmek, orucunu rahat tutmak, sağlıklı olup çoluk çocuğunu muhafaza etmek olursa yediği her lokma ibadet sayılır. İnsan yemeği yalnız lezzet için yerse onun suali vardır. Rasulullah (s.a.s) birgün çok aç kalmış, evde yiyecek bir şey bulamamış. Biraz dışarı çıkıp hareket etsem belki uykum gelir yatarım diye düşünmüş. Dışarıda Hz. Ebu Bekir Sıddık ve Hz. Ömer ile karşılaşmış. Peygamber Efendimiz (s.a.s) onlara neden dışarıda olduklarını sormuş. Onlar da aç olduklarını, evde yiyecek bir şey bulamadıklarını, dışarı çıkıp biraz dolaşırsak uykumuz gelir yatarız diye düşündüklerini söylerler. Rasulullah (s.a.s) : “ Ben de bu nedenle çıktım, öyleyse falan ensarın evine gidelim. Belki onun evinde bir şeyler vardır.” demiş. Ensarın yanına gitmişler. Ensar, onlara bir oğlak kesmiş, yemek yaptırmış, bir de üzüm suyu getirmiş.  Onları yedikten sonra çıkmışlar. Rasulullah (s.a.s), Hz Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e buyurmuş ki: “ Yemin ederim ki Allah bu nimetin hesabını sizden soracaktır. Diyecektir ki: “Siz açtınız ben sizi tok ettim, siz bana bunun için ne yaptınız?” O Ebu Bekir ki varını yoğunu Allah yolunda harcamıştır. O Ömer ki malını ve canını Allah yolunda harcamıştır. Yine de Rasulullah (s.a.s) onlara: “ Allah’a vereceğiniz cevabı hazırlayın.” demiştir. Kaldı ki bizim gibi günahkâr insanların durumu ne olur, düşünmemiz lazım. Peygamber Efendimiz (s.a.s) buyuruyor ki: “ Bir saatin düşüncesi- tefekkürü- bin senenin ibadetinden daha eftaldir.”

Dünya Ehli ile Ahiret Ehli Arasındaki Fark

Birgün bir ağa, Abdurrahman-i Taği’nin (k.s) cemaatine gidiyor. O gün bayramdır ve Seyda-i Taği (k.s) çok güzel giyinmiş, güzel yemekler yaptırmıştır. Ağa diyor ki: “ Siz kendinize ahiret ehli diyorsunuz, bize de dünya ehli. Bizimle sizin aranızdaki fark nedir?”

Seyda-i Taği (k.s) şöyle cevap veriyor: “ Fark şudur: Biz güzel elbise giydiğimiz zaman müslümanları kızdırmak, kıskandırmak için giymiyoruz. Niye giyiyoruz? Allah’ın ve Rasulullah’ın (s.a.s) bayram günlerinde güzel elbise giyinin emri için. Bugün de bayramdır, o yüzden güzel giyindik. Yediğimiz yemek ise Rasulullah’ın (s.a.s) emridir: “Bayram günlerinde oruç tutmayın, yemek yiyin.” Bunun için yiyoruz. Siz ise nefsiniz için hareket ediyorsunuz. Dünya ehli ile ahret ehli arasındaki fark budur.”

Saadatı Kiramın Himmeti

Tarikatın temeli üçtür: muhabbet, ihlâs ve teslimiyet. Bir insan tarikata girdiğinde manevi olarak saadatı kiramın evladıdır. Yaptığı hizmetlerin iyisinden kötüsünden saadatın haberi olur. Abdulkadir Geylani hazretleri demiştir ki: “ Ben Kutbul Aktab’ım (kutubların başı). Bunu iftihar olsun diye değil Allah’ın bana verdiği bir nimet olduğu için söylüyorum. Siz sıkıntıya girdiğiniz zaman benden yardım isterseniz yardımınıza geleceğim.” Şimdi biz yüz defa “ Ya Abdulkadir Geylani” diyoruz; fakat bir yardım göremiyoruz. Acaba Abdulkadir Geylani hazretleri yanlış mı söylemiştir? Hâşâ! O doğru söylemiştir; fakat bizim istediğimiz doğru değildir. Kalbimiz mutmain değildir. Biz tevekkül ehli olsaydık, kalbimizle gerçekten onların geleceğine inansaydık o kesin gelirdi.

Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s), güneydoğunun büyük bir âlimidir. O anlatıyor: “ Birgün şeyhim sabaha yakın kapımızı çaldı ve dedi ki: “ Suriye’nin bir köyünde Kadirî bir hanım varmış. O bölgenin ağasına bu hanımın kocasının borcu varmış. Fakir ve mağdurmuş. Kadının kocası 5–6 aydır yokmuş. Ağanın parasını ödeyebilmek için çalışmaya gitmiş. O hanım, evine birkaç lokma getirebilmek için köylerde hizmetçilik yapıyormuş. Ağa birgün onu görmüş ve yanına çağırıp neden borcunuzu ödemiyorsunuz diye kızmış. O da ağlayarak demiş ki: “ Biz sizin paranızı vermeyecek değiliz. Kocam sizin paranızı getirebilmek için 6 aydır çalışıyor. Bizi fazla sıkıştırmayın.”  O zalim, münafık ağa, elindeki sopayla o hanımın elbisesini kaldırmış, maalesef o hanımın üzerinde don yokmuş. Demiş ki: “ Madem paranız yok, para yerine bana bunu verin.” O hanım da Abdulkadir Geylani’nin (k.s) kabrine dönerek: “ Siz de bunu kabul ederseniz, size lanet olsun.” demiş. Bir gece ben kalktım ki Abdulkadir Geylani (k.s) hazretleri beni çağırıyor: “ Gel gidelim, o ağanın cezasını verelim.” diye. Beraber o ağanın kaldığı köye gidiyorlar. Evinin penceresinden bakıyorlar. Orada ağa etrafındakilere o hanımın avretinden bahsediyor, etrafındakiler de gülüyor. O ağa sabaha doğru tuvalete çıkıyor. Abdulkadir Geylani (k.s) hazretleri o sırada bana dedi ki: “ Başını kes al.”  Ben de dedim ki: “ Onun imanı yok mudur? Onu nasıl öldürürüm. Çünkü küfre girmekle imansız olunmaz.”  Bana dedi ki: “ Doğrudur. Ben imanını alayım, sen başını al.”  Tam o sırada imanını kaybedecek bir cümle sarf etti ve ben de başını aldım. O ağa pislik içinde öldü, ağzı pisliğin içine girdi.”diyerek bu olayı anlattı. O hanım yakarışında ciddiydi ve Abdulkadir Geylani hazretleri onun yardımına koştu.

Namaz

Birgün Muhammed Diyauddin (k.s), Bilvanis Köyü’nün ağalarından Emini Seyyid’e diyor ki: “ Emin ağa, sen Allah’ı mı seviyorsun, oğlağını mı seviyorsun?”  Bunu duyunca Emin Ağanın zoruna gidiyor, cevap vermiyor. Hazret neden cevap vermediğini sorunca diyor ki: “ Bu soruyu sen değil de başka biri sorsaydı vallahi onun başını alırdım. Bizim imanımız yok mudur ki böyle bir soru sordun?”  Bunun üzerine Hazret: “ Senin çobanından haber geldi. Oğlağın dağda kalmış, topal olduğu için sürüyle gelememiş. Sen oğlağı getirmeye gidersen akşam namazını cemaatle kılmayı kaçıracaksın. Eğer cemaatle namaz kılarsan oğlak kaybolacak. Ne yaparsın bu durumda?” diye soruyor. Ağa cevap veriyor: “ Ben bilsem ki namazım kazaya kalacak, ben yine oğlağımı getirmeye giderim.”  Hazret: “ Sen öyleyse Allah’ı değil oğlağı seviyorsun. Eğer Allah’ı sevmiş olsaydın cemaatle namaz kılar onun sevabına erişirdin.”

İnsan namaz vaktinde önceliği neye verdiğine dikkat etmelidir. Burada ince bir çizgi vardır. Hadis-i şerif der ki: “ Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışın.” Âlimler bu hadis-i şerifi yanlış şerh ederler. Bu hadis-i şerifin doğru şerhi şudur: Dünya işi olduğu zaman sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davranın, acele etmeyin. “Şimdi ya da sonra ne zaman yapsam olur.” diye düşünün. Ahiret için ise sanki yarın ölecekmiş gibi hareket edin. Namaz vakti geldiği zaman acele edin. Çünkü alacağımız nefese senedimiz yoktur. Bir insan namaz vakti girse, hemen namazını kılmasa da tehir etse ve o vakit içinde namazını kılamadan ölse o namazından sorumludur. Bu konuda âlimlerin ihtilafı vardır. Kimi âlimler: “ Vakit girdiği hâlde kılmadığı için günahkârdır, sorumludur.” der. Kimi âlimler ise: “ Hayır, sorumlu değildir. Çünkü vakit çıkmadan ölmüştür. Belki yaşasa kılacaktı.” derler. Bu ihtilafa düşmemek için insanın namazını vakti girer girmez eda etmesi lazımdır.

“Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin”  manası, Peygamber Efendimiz (s.a.s) zamanında insan nasıl yaşıyorsa o şekilde yaşamak, bidat ve hurafelerden uzak olmaktır. Hz. Ayşe (r.a) diyor ki: “ Rasulullah (s.a.s) vefat ettikten sonra en büyük bela tokluk oldu.” Şöyle ki: Ashaba bakmak için bir hekim geliyor, altı ay kalıyor ve bir tek kişi hasta olmuyor. O hekim Peygamber Efendimiz’e (s.a.s) giderek müsaade istiyor gitmek için. Rasulullah (s.a.s) neden gitmek istediğini soruyor. Hekim diyor ki: “ Ben burada altı ay kaldım ve bir kişi bile hasta olmadı.” Buna karşılık Rasulullah (s.a.s) diyor ki: “ Biz öyle bir kavimiz ki acıkmadan yemeyiz, yemeği doymadan terk ederiz.” Hekim: “ Siz böyle olduğunuz sürece hasta olmazsınız.” diyor.

İnsan yatsı namazını kıldığı zaman yatmasa, geç yatıp sabah namazına kalkamasa, o insan sanki keyfi olarak namazını kılmamış gibidir. Bu davranış sünnete aykırı olduğu için (yatsı namazından sonra yatmamak) çok günahtır. Fakat yatsıdan sonra hemen yatıp teheccüde ve sabah namazına kalkmaya niyet etse ve kalkamasa o kişi yine sevabını alır. Fakat namazının kazasını kılmak zorundadır. Kişi için o yatış da ibadettir. İnsanın yatsıdan sonra yatmayıp ilim tahsili dışında bir şeyle uğraşmasına fetva yoktur. Yalnız ilim yapmak için yatmayabilir. İnsan böyle yaşar çocuklarını da bu şekilde eğitirse kendi sevap kazandığı gibi çocuklarının yaptığından dolayı da sevap kazanacaktır. Tefekkür ehli ve tarikat ehli olan insan bunlara dikkat etmelidir.

Kalpteki Boşluk

Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s) çok büyük bir âlimdir. O büyük zat bile kalbini yoklamış, kendine mürşid aramıştır. Kalbi Allah’ın tecelligahı iken bile kendine mürşid aramıştır. Acaba bizim kalbimiz Allah’ın tecelli yeri midir yoksa dünya muhabbetinin yeri midir? Burada kastedilen dünyadan uzaklaşmak değildir onun muhabbetinden uzaklaşmaktır.

Şeyh Abdurrahman-i Taği (k.s) de benzer bir olay yaşamıştır. Şeyh Abdurrahman-i Taği (k.s) ilk önce Şeyh Abdulbari Çarçahi’nin (k.s) yanında seyr-ü suluktaymış. Şeyh Abdurrahman-i Taği (k.s), Kadirî tarikatından da icazet almıştır. Şeyh Abdurrahman-i Taği (k.s) bir kabristanda kabir yaptırmış, her gece o kabirde iki üç saat kalır, kabir azabını düşünürmüş. Günde yetmiş bin defa kelime-i tevhid çekermiş. Fakat yine de kalbinde bir boşluk hissetmiş. Şeyh Sıbğatullah-i Ervasi’yi (k.s) duyduktan sonra onun yanına gitmiş, tarikatına girmiş ve bu boşluğu ancak kapatmıştır.

Kalbimizdeki boşluğu gidermenin yolu ‘estağfurullah’ çekmektir. Rabbül Âlemin tarikatı bize nasip etmesine rağmen kalbimizdeki boşluk çoktur, çaresi ise estağfurullah çekmektir. Kişinin gerçek manada saadat-ı kiramı sevmesi ve onlardan himmet beklemesi gerekmektedir.

İhvanlık

Tarikatta ihvan (samimi candan arkadaşlar, tarikat arkadaşlığı) vardır. Sofiler birbirini sevmeli ve kıskançlık yapmamalıdır. Biri sıkıntıya girdiği zaman onun yardımına koşmamız lazımdır. Eğer onun yardımına siz değil de başkaları koşarsa o sizden kopacaktır. Bir insanın tarikattan kopması ciddi bir mesuliyettir.

İnsan Diye Kimlere Denir?

Akıllı insan odur ki kendi faydasını bilir, nefsi emmareye ( emreden, zorlayan nefis) kulak vermez, aklını kullanır. İnsanın aklı onu devamlı iyiliğe teşvik eder. İnsanın nefsi ise onu devamlı kötülüğe teşvik eder. İnsan ünsiyetten gelmişse, ünsiyetin manası şudur: Rabbül Âlemin kalu belada insanlara “ Elestü bi Rabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)” dediği zaman insanlar: “ Rabbimizsin” dediler. Müslümanlar bu ahdi unutmamış, bu ahdi unutmadığı için onların ismi ‘insan’ bırakılmış. Yani eski sözünü, ünsiyetini (dostluk) hatırlayan. İnsanın manası budur: eski sözlerini, eski ahitlerini hatırlayan. Yani Rabbül Âlemin’in mevcudiyetini kabul etmesi için onun ismi insan olarak bırakılmış.

Bir de gayrimüslimlere insan diyorlar, onların insanlığı ile müslümanların insanlığı birbirinden ayrıdır. Gayrimüslimlerin insanlığı ünsiyetten gelmiyor, nisyandan yani unutmaktan geliyor. Münafıklar, mürtedler, onların insanlığı da ünsiyetten gelmiyor, nisyandan geliyor, insandır, unutucudur. Nisyanın manası, sözlerini unutandır. Yani biz müslüman olarak kalu belada  verdiğimiz sözlere –inşallah- bir süre sadık kalıyoruz. Rabbül Âlemin Saadatı Kiramın himmetiyle bizi bu sözden ayırmasın.

Manevî Dereceye Erişmek

Dünya hayatı hastalıksız olmaz. Çünkü dünya müslümanlar için rahatlık yeri değildir. İnsan için dünyada rahatlık yoktur. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “ Ehli dünya süccil mümin ve cennetil kâfirin ( Dünya, Müslümanların hapsidir; gayrimüslimlerin cennetidir.)” Yani gayrimüslimler dünyada zevk ediyorlar, zengin oluyorlar; onların belaları dünya sıkıntıları müslümanlara nazaran azdır.  Müslümanların dünyadaki sıkıntısı fazladır. Nasıl ki Resul-i Ekrem (s.a.s) buyurmuş: “Bütün enbiyalar (peygamberler) arasında en müptela ‘yani en çok bela gören’ benim, ondan sonra diğer eziyet gören peygamberlerdir.” En büyük belayı enbiyalar görür, sonra evliyalar daha sonra insanlar görür. İnsanın sıkıntısı ne kadar çok olursa Allah’a o kadar yakın olur. Müslümanlara Rabbül Âlemin sabır versin. Allah insana bir hastalık, bir musibet verir. Böylece insanın diğer dünyadaki derecesi yükselir.

Bir de bazı dereceler vardır, Rabbül Âlemin’in katındaki dereceler, bu derecelere insan ibadet etmekle kavuşamaz. Sadece sıkıntı çekmekle, eziyetle o derecelere kavuşulur. Gavsi Hizan (k.s) diyor ki : “  Ben Veysel Karani’nin ziyaretine gittim. Orada şöyle dua ettim: “Ya Rabbi, bana Veysel Karani’nin derecesini ver.” Rabbül Âlemin bana öyle bir hastalık verdi ki, çok sıkıntı çektim, Rabbül Âlemin benim ruhumu almadı. Ben biliyordum ki Veysel Karani derecesine hastalık ile kavuşmuştur. İnsan dua edince: “ Ya Rabbi,  filanın derecesini bana ver.” demesin. Bazı dereceler vardır ki insanın gücü ona yetmez.” Yani insan “ Ya Rabbi! Sen beni evliya et, beni abdal et.” diyebilir; fakat  “ Bana filan şeyhin, filan evliyanın derecesini ver.” dememelidir. Evliyanın çoğu eziyetle, meşakkatle ve hastalıkla derecelerine kavuşmuşlardır. Rabbül Âlemin ayet-i kerimede buyuruyor ki: “ Canlarınız ve mallarınız karşılığında size cennet verildi.”  Yani bir insan canını ve malını Allah yolunda verirse o zaman insan cenneti kazanacaktır. Allah yolunda can vermek kolay değildir. Rabbül Âlemin bir insanı yüksek derecelere kavuşturmak için ona hastalık verir. Kendisine sıkıntı verilen insan haline ne kadar çok şükrederse Allah’a da o kadar yakın olur. Nakşibendî tarikatında; terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî(varlık), terk-i terk prensibi vardır. İnsan başına gelen sıkıntıya Allah rızası, Resul-i Ekrem’in rızası, mürşidinin hoşnutluğu için sabrederse muhakkak karşılığını alacaktır. İnsanın mürşidinin rızasını kazanması, Resul-i Ekrem’in (s.a.s) rızasını kazanması, Resul-i Ekrem’in (s.a.s) rızasını kazanması ise Rabbül Âlemin’in rızasını kazanması demektir.

Mutabaat

Allah'a İtaat Peygamber'e Mutaabat

 

Ayet-i kerime vardır: “Allahütealâ’yı (c.c) severseniz Resulü ekrem’e (sav) tabi olun, o zaman Rabb-ül Âlemin (c.c) de sizi sevecektir.”Eğer biz Allah‘ın (c.c) rızasına kavuşmak istersek sünnet-i seniyye ye mutabaat etmemiz gerekir. Mutabaat ayrıdır, itaat ayrıdır. İtaat, gelen emrin uygulanmasıdır. Mesela; Rabb-ül Âlemin namazı emretmiş, kılmamız O’na (c.c) itaattir; haramdan kendimizi muhafaza etmemizi istemiş, kendimizi haramdan muhafaza etmemiz Allahu Teâlâ’ya (c.c) itaattir. Şayet biz Allah’a (c.c) itaat etmezsek ne kazanacağız, Resulü Ekrem’e (sav) mutabaat etmezsek ne kazanacağız? Resulü Ekrem’e (sav) mutabaat edersek sonumuz ne olur, Allahu Teâlâ’ya (c c) itaat edersek sonumuz ne olur? Eğer biz Allah’a (c.c) itaat etmezsek Allah’a (c.c) asi oluruz ve onun büyük azabına müstahak oluruz. İman olduktan sonra azabın olup olmayacağı belli değildir. Allah (c.c) isterse bize azap eder; isterse Resulü Ekrem’in (sav) hatırası için, ulemanın, Meşaih-i Kiramın hatırası için bizi affedebilir. Fakat iman olmazsa kesinlikle azap görülecektir. Allahütealâ (c.c) bizim imanımızı muhafaza etsin inşallah.

 

Emir olmayan ama Resulü Ekrem’in (sav) yaptığı şeyleri yapmamız birer mutabaattır. Mesela; insan camiye girerken sağ ayağıyla girerse o insan Resulü Ekrem’in (sav) sünnetini yerine getirmiş ve O’na (sav) mutabaat etmiş olur fakat sol ayağıyla girerse Resulü Ekrem’e (sav) mutabaat etmemiş olur. Bu da gayrı mutabaattır. İnsan Resulü krem’e (sav) mutabaat ederse ne kazanır?

 

Rabb-ül Âlemin (c.c);kendi rızasını, kendi sevgisini Resulü Ekrem’in (sav) mutabaatına bağlamış. Bir insan emirleri yerine getirse, sünnetleri yerine getirmezse azaba müstahak değildir; fakat Allah’ın (c.c) rahmetine de müstahak değildir. Ashâb-ı Kiram (ra) isimleri geçince onlara “Radıyallahü Anhum” dememizin sebebi; Onların Resulü Ekrem’in (sav) neredeyse tüm sünnetlerini yerine getirmiş olmaları ve Allahütealâ’nın (c.c) rızasına müstahak olmalarıdır. Fakat başka âlimlerin ismi geçtiği zaman  “Radıyallahü Anhum”  demiyoruz. Çünkü onlar Ashâb-ı Kiram gibi sünnete uymamışlardır. Onlara: “Kaddeseallahu Sırrehu” ya da “Allah razı olsun.” diyoruz.

 

Rasulullah’a (sav) mutabaat nasıl olur? Sünnet-i seniyye okunursa Resulü Ekrem (sav) nasıl oturmuş, nasıl kalkmış bilinir. Kişi sanki Rasulullah’a (sav) arkadaş oluyormuş gibi bunları öğrense, uygulasa o zaman Rasulullah’a (sav) mutabaat etmiş olur. Neyin sünnet, neyin mubah olduğunu bilmemiz lazımdır. Sünnet-i seniyyeyi çok okumamız gerekir. Kişi siyer okusa, Rasulullah’ın (sav) hareketlerini öğrense, O’na (sav) mutabaat etse Allahu teala (c.c) O’nun (sav) sevgisini kalbimize yerleştirir. Resulü Ekrem’in (sav) sevgisini kalbimize yerleştirdiği zaman haşirimizde de Onunla (sav)  beraber olur. İnşallah imanımız tazelenir, sünnet-i seniyyeyi de teker teker yerine getirmek nasip olur.

Muhabbet

MUHABBET

Yüce Allah sizden razı olsun. Hepiniz hoş geldiniz. Çok memnun oldum. Biz gidiyoruz, bize dua edin. Biz sizi unutmuyoruz, siz de bizi unutmayın. Sizler tarikata olan muhabbetinizde ciddi olursanız aramızda binlerce kilometre olsa bile yine birbirimizden fayda görürüz. Fakat -Allah muhafaza etsin- eğer aramızdaki muhabbet yalan ise yan yana da otursak zarar görürüz, fayda göremeyiz. Seyyid Ahmet Er-Rufai (k.s), Resul-i Ekrem’in (s.a.s) ruhunu ziyaret etmek için: “ Ben uzun yollardan ruhumu gönderiyordum.” diyor. İnsan muhabbetinde ciddi olursa ruhu onun emrindedir. Ruhunu istediği yere gönderebilir; fakat cesedi kalır. Rabbül Âlemin bize de öyle muhabbet nasip eylesin. Rabbül Âlemin o kulunun ve sizlerin hatırına bize versin. Muhabbetin sonu gelmez, bu mümkün değildir. Her kim dese ki: benim muhabbetim sona ermiştir, o insan yalan söylüyordur. Muhabbet o kadar büyük bir derecedir ki bu derecenin sonu yoktur.

Şahı Nakşibend (k.s), bir gün bir arkadaşıyla yola çıkmış ve onunla birlikteyken olanları şöyle anlatmıştır: “ Bir gün arkadaşla yola çıktık, muhabbetten bahsediyorduk. Ben o arkadaşa: “Öl!”dedim, o arkadaş muhabbetinden emri yerine getirdi.” Bir âşık varmış, o âşık bir taşın üzerine aşkını yazıyormuş. Bir hoca gelip: “ Sen niye böyle yaparsın?” demiş. Âşık yine aşkını yazarak demiş ki: “ Ben nasıl idare edeyim, benim aşkım beni öldürür.” Bunu dediği zaman o hoca da diyor ki: “ İdare edemiyorsanız vefat edin, ölün.” Sabah bakıyor ki o mübarek genç zat, başını taşın üzerine bırakmış ve taşın üzerine: “ Biz sözünü dinledik, itaat ettik, öldük.” yazmış.

Demek ki insan muhabbetinde ciddi olursa ruhu da onun eline geçer. İstediği zaman ruhunu feda edebilir. Gavs-ı Hizani’nin (k.s) bir kadın hizmetçisi varmış; Gavs’ın (k.s) yanında çok değeri varmış. O kadının çok sevdiği bir oğlu varmış. Bir gün oğlu çok hasta oluyor ve sekerata giriyor. Kadın, Gavs’ın (k.s) yanına gidiyor. Gavs Hizani (k.s) ona dua ediyor, oğlu şifa buluyor. Aradan birkaç sene geçiyor oğlu tekrar hasta oluyor ve sekerata giriyor. O hanım yine Gavs’ın kapısına gidiyor. Oğlu için çok ricada bulunuyor. Gavs (k.s), kadına çok değer verdiği için onu kırmak istemiyor ve kendi ruhunu onun oğlu için feda ediyor. Feda etmesiyle oğlu iyi oluyor. Gavs (k.s), sekerata giriyor. Gavs’ın sofilerinden çok büyük bir zat dağda odun topluyormuş. Gavs’ın (k.s) kendisini o hanımın oğluna feda ettiğinden haberi oluyor. O sofi de dağda ruhunu Gavs’a (k.s) feda ediyor, Gavs (k.s) da iyileşiyor. Oğlan da iyileşiyor. O sofi-o mübarek zat- orada vefat ediyor. Demek ki muhabbetin sonu yoktur.

İslamiyet’in temeli de muhabbettir. Biz nasıl tarikatın temeli muhabbettir diyorsak, İslamiyet’in temeli de muhabbettir. Eğer insanın muhabbeti olmazsa-vallahi- imanını kurtaramaz. İnsan günde yüz rekât namaz kılsa da Resul-i Ekrem’in (s.a.s) muhabbetini, Saadat-ı Kiram’ın muhabbetini kalbine yerleştirmezse imanını şeytanın elinden nasıl kurtaracaktır? Fakat muhabbet olursa imanını kurtarması daha kolay olacaktır. Muhabbet ki mahbubunu garptan şarka, şarktan Şam’a götürür. Bir gün Şeyh Abdülhalık Gücdevani (k.s) çok sıkıntıya giriyor. Atına biniyor ve diyor ki: “ Atım beni nereye götürürse götürsün.” Bakıyor ki atı onu hükümdarın evinin yanına götürüyor. Orada bir gencin rabıta hâlinde olduğunu görüyor, ona şefkat gösteriyor. Diyor ki: “ Evladım! Beni başka zamanlarda da yanına getirme. Ne istediğin varsa gel bana söyle.” Genç kızıyor ve diyor ki: “ Bu muhabbet taşta da olsa seni buraya getirir.” Biz Rabbül Âlemin’den temenni edelim ki Resul-i Ekrem’in (s.a.s) muhabbetini, Saadat-ı Kiram’ın muhabbetini kalbimize yerleştirsin.

Muhabbetin olduğu yerde muhalefet olmaz. Muhabbetimiz ciddi olursa biz, Resul-i Ekrem’e muhalif olamayız. Şeyhimize olan muhabbetimiz ciddi olursa ona muhalif olmayız. Şeyh-i Seraniyye bir Rus kralının kızına âşık olunca, hikâyesi uzundur kısa kesiyorum, şeyhliği bırakıyor, onun sofileri de onu terk ediyor. Onun halifesinin biri de hacdaymış. Hacdan dönünce bakıyor ki camiler, medreseler boş; kimse yok. “ Ne oldu?” diye soruyor. Diyorlar ki: “ Senin şeyhin felakete uğradı.” Bunu duyunca: “ Sizin sözünüzde kuvvet yokmuş. Hani sözünüz? Hani siz, şeyhiniz nereye giderse oraya gidecektiniz.” Diyor ve şeyhinin yanına gidiyor. Bu mübarek zat, şeyhini ikna ediyor. Onun elbisesini değiştiriyor. Kralın kızı şeyhi görünce o da ona âşık oluyor. Allah’ın bir hikmetidir ki ikisi de aşk şahadeti ile vefat ediyor. Bahsettiğimiz aşk, bir hanımla bir erkek arasındaki aşk değildir. O yalandır. O şeytandandır. Aşk odur ki ilahî aşk, mahbup ile muhib (seven ve sevilen) arasındadır ve muhabbet Allah içindir.

Soru Cevap

Soru: Hanımlar erkek çocuklarına daha çok ihtimam gösterip kız çocuklarına dini terbiye vermeseler, onların namazlarıyla ilgilenmeseler bu anneler üzerinde nasıl bir vebaldir?