SEYDA FADLULLAH HAZRETLERİNİN HİZMETLERİ

İLİMSİZ, TALEBESİZ, HİZMET OLMAZ. ÂLİMSİZ ÜMMET OLMAZ

Mürşid-i kamil, insanların hizmetini üzerine alan kimsedir. Seyda ve ailesi de uzun yıllardır İslam’a hizmeti yerine getirmeye çalışan insanlardır. Hz.İsmail (a.s)’ın soyundan gelen kabileler Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib’e kadar Hac mevsimindeki hacıların yemek ve su temin etme görevini yerine getiren Kâbe’nin hâdimleriydi. Abdulmuttalip çok cömert bir insandı ve şu hadiseyi anlatırdı,  Ebu Ahzem; "Hatim et-Tai" diye adlandırılan Arapların en cömert insanının dedesidir. Hatim, kendisine gelen misafirlere her hayvan boğazladığında; bu bizim dedemiz Ahzem'den öğrendiğimiz bir örfümüzdür. Nasıl ki "ş" harfi şivesi ile konuşanlar atalarından bunu kaparlarsa biz de bunu dedemizden böyle almışızdır, derdi ve herkese çokça infak ederdi. Abdulmuttalib ve ardından hizmetini devam ettiren zürriyeti gibi Nurşin’de Abdurrahman-i Taği hazretlerinin başlattığı hizmet de ailesi tarafından devam ettirilir.

Abdurrahman-i Taği Hazretlerinin dedesi Molla Muhammed’in de en büyük arzûsu O’nun ilimde ve maneviyatta yetişerek insanlara hizmet etmesi idi. Hattâ dedesi çocuğun omzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğul’a devâm eder. Hâlbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi talep etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi. Abdurrahman-i Taği Hazretleri, ilim ve amelde yüksek derecelere ulaşarak uzun yıllar süren bir hizmetin başlangıcı olmuştur. Abdurrahman-i Taği Hazretlerinin torunu Şeyh Fadlullah Hazretlerine de bu hizmet dedelerinden kalmış bir vazifedir. İnsanın dedesinin yaptığı şeyi devam ettirmesine şaşmamak gerekir. Allah’ın izniyle bu vazife kıyamete kadar yapılmaya devam edecektir.

Şeyh Fadlullah Hazretleri, dini en doğal ve sade biçiminde yaşadı. Büyüklerinden ne görmüşse hayatına onu tatbik etti. Abartısı, keramet iddiası yoktu. Allah’ın azametine karşı kendini hiç bilen, küçük gören kulluk bilincinde bir insandı. Zaten en büyük keramet de bu değil midir? Şeyh Fadlullah Hazretleri ümmetin hâdimi idi. Müslümanların birlik ve beraberliğine çok önem verirdi. Ümmetçiydi, ayırımcı değildi. Bazı cemaatlerin büyükleri ile görüştüğünde onları överdi. “Ümmete kim faydalı ise Allah katında o kıymetlidir” derdi. Ümmete hizmet eden, kendi menfaatini düşünmeyen, en gayretli kim ise o sevilir. Şeyh Fadlullah Hazretleri de ümmete kendini feda etti. Seyda’nın çekmiş olduğu bu sıkıntıların mükâfatını, Allah Teâlâ bilir.

O maneviyatı yara alan insanların, ticari işleri çıkmaza giren, ailevi ilişkileri bozulan, arkadaşlarıyla meselelerini çözemeyen, okul hayatının zorlukları içinde çırpınan örgencilerin sığındığı bir limandı. İnsan yetiştirmek onda bir sanattı. Seyda’nın  insanlara hizmetini birkaç başlık altında toplayabiliriz.

Tasavvuf ve İlim Hizmetleri

Şeyh Fadlullah Hazretleri İlim ve tasavvuf hizmetlerini beraber yürüttü. “İlimsiz, talebesiz hizmet olmaz. Âlimsiz ümmet olmaz.” derdi. Seyda’nın en çok uğraştığı ve emek verdiği konulardan biri de medresedir.Gençlik döneminde ileri derecede ki göz rahatsızlığı ve doktorların uyarıları sonucunda  tedrisat çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Medine ziyaretlerinde, Muhammed Alevi Hazretlerinin “ölene kadar tedrisatla ilgilen” sözü üzerine dergâh olan evinin yanına, uzun ve yorucu çalışmalardan sonra bir de ilim için yer açtı ve öğrenci yetiştirmeye devam etti.

       Seyda meyve veren bir ağaçtı. Müslümanlara en büyük hizmetlerinden biri de, yetiştirmiş olduğu halifeleridir. Bu gün insanlık, insan-ı kâmilin eğitimine muhtaçtır.Mürşid-i kamil ilim ve tasavvuf alanında yetkili kişidir.Bu gün her iki yönde yetişmiş örnek insanlar azalmıştır. Çünkü yalnız tasavvuf olur, fıkıh olmazsa insanı zındıklığa götürebilir. Yalnız fıkıh ve ilim olur, tasavvuf olmazsa bu da insanı kasvete götürür. Tasavvuf ve ilim birlikte olduğunda iki kemaliyet bir arada olur.

 

Müridleri ile olan ilişkisi

Şeyh Fadlullah Hazretleri çok büyük bir aileye mensub bir baba idi. Bu ailenin içinde akrabaları,eşi çocukları olduğu gibi babası olduğu geniş bir aile topluluğu da vardı.Seyda’nın hayatında başınızı hangi yöne çevirseniz çevirin, insanların sıkıntılarına koşan, dertlerine derman olan bir baba görürsünüz.

Mürşidlerin vazifesi insanların yaşayışlarını, anlayışlarını, kalblerini Allah Teâlâ’nın rızasına uygun hale yöneltmektir. Seyda’nın karşısında kim otursa, nefsini tezkiye ederdi. İnsanların nefsiyle olan sıkıntılarını şaka yolu ile onlara anlatırdı. Sohbeti esnasında gönülleri genişletirdi. Müridlerini işleri ile ilgili konularda çalışmaya teşvik eder, fakat bu sevginin kalpte yer etmemesi için Allah Teâlâ’yı hatırlama konusunda insanları nafile ibadetlere yöneltirdi. Muhabbeti geliştirici unsurun rabıta olduğunu söylerdi. O’nun yanına gelip de istifade etmemiş bir tek insan göremezsiniz.

Seyda Şeyh Fadlullah, Şah-ı Nakşibend’in ahlakında idi. Misafirlerin yemeği ile ilgilenir, evinde herkesi ağırlardı. Bu hizmetleri eşi ve çocukları ile birlikte yapardı. Çeşitli sebeplerden dolayı uzun zaman kaldığı yerlerde insanların eğitimi ile birebir ilgilendi. Her gün sohbet yapardı. Bazen gece geç saatlerde gelen insanları kırmaz muhabbet dolu sohbetler icra ederdi. Her bir sohbetinde herkes kendisi için bazı işaretler bulur halini düzeltme gereği hissederdi. Onun hizmet temposuna yetişmek mümkün değildi. Kalbi elinde, hizmete koşan Seyda’nın,  yanındaki gençleri bir ay sonra şaşkına çeviren bir hizmet azmi ve temposu vardı. Bu kadar hizmet aşkını ve gücünü nerden buluyordu anlamak mümkün değil. İbadette, hizmette, meseleleri halletmede üstün bir yeteneğe sahipti. O’nu tanıdığımız 25 sene içerisinde hizmet yaparken nafile ibadetleri terk ettiği görülmemiştir. Her gece tehecccüde kalkar, güneş doğana kadar seccadede otururdu. Bir saat uyuduktan sonra kalkar, gece geç saatlere kadar hizmet işiyle uğraşırdı. Hz. Mevlana’nın “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez” sözünde ki gibi kalpleriışığı ile tutuşturmuş ve cevheri artarak ziyalanmıştır.

Günümüzde fetva makamında birçok âlim vardır.Şeyh Fadlullah Hazretleri  kredi çekme, ticari işlerde faiz kullanmama, kasko, organ nakli, otopsi gibi ümmetin sıkıntı yaşadığı konularda sıkıntıları giderici bir rehber oldu. Ezher üniversitesinden gelen bir öğrenci Mısır’da bazı âlimlerin faizle ilgili konularda fetvalar verdiğini, bu konuda kendisinin ne düşündüğü sorulduğunda şu ifadesi herkese örnek niteliğindedir: “Âlimler ümmeti haramdan kurtaracak bir yol bulmuşlarsa biz itiraz ve münakaşa etmiyoruz. Fakat biz delilini kitap da görmediğimiz bir konuyu da yapmıyoruz.” Birlik ve beraberliği teessüs ettiren, insanlar arasında münakaşayı ortadan kaldıran güzel bir yorum.

Bu gün cemaatlerin çözemediği bid’at tarzındaki yanlışlar devam etmektedir. Bunun en güzel örneği; sekiz rekat olan teheccüd namazının 3 rekat eklenerek 11 rekat nasıl kılınır olduğu meselesidir? Üç rekât kılınan nafile namaz yoktur. Teheccüd namazını on bir rekata nasıl tamamlıyorsunuz diye sorduğumuzda; sekiz rekat teheccüd namazı, iki rekat kabir namazı ve oturarak kılınan iki rekat da bir rekat yerine sayılır, bu şekilde 11 rekat tamamlanmış olur diye bir cevap alırız. Bununla ilgili Seyda kitaplara baktığında kaynak göremez, bu şekilde kılan insanlara sorduğunda onlar da bir cevap veremezler. Eskiden düzenli teheccüde kalkan kişiler vitr namazını teheccüd namazı ile birlikte kılarlardı.  Bu şekilde üç rekat kılınan vitr namazı ile sekiz rekat kılınan teheccüd namaz, toplamda on bir rekat kılınmış olur. Zamanla yaygınlaşan bu adet galat-ı meşhur hale dönüşüp aslı bilinmeden yapıldığından bidat haine gelmiştir. Şeyh Fadlullah Hazretleri basit gibi görünen bu meseleyi açıklığa kavuşturarak akıllardaki soru işaretlerini cevaplandırmıştır. Buna benzeyen birçok soru O’nun tarafından çözülmüştür. O’na aklınızın karıştığı hangi soruyu sorsanız en güzel cevabı alır ve kalbiniz mutmain olarak yanından ayrılırdınız. Seyda’nın tarikatında taasub ve bid’at yoktu.

Uzak ve yakın, farklı bir ülkede olmanız fark etmezdi. O’nun için duvarın arkası ve önü yoktu. Yanında otururken,  kapının arkasındakilere “orda mısınız?” der kalbini bağlamış olan herkese sizden haberdarım mesajını verirdi. Kalpleri evirir çevirir, çengeline takar ardından sürüklerdi. Bazen kalbinizi kapatır, yabancı gibi hissettirirdi. Bazen de çok yakın olduğunuzu bilirdiniz. Ondan hatalarınızı duyarken ben bunu yaptım gülümsemesi ile dinler, onu tekrarlamamaya gayret ederdiniz.Eşleri ile küs olanları, muhabbeti birbirine karşı eksilmişleri birbirine yaklaştırırdı.

Mevlana gibiydi

Seyda biraz Mevlana gibiydi. Kıskanılan, hakkında konuşulan, zorluklar çeken. Şems-i Tebrizi, Mevlana’yı kendine kurmuş olduğu dünyadan çıkararak günahkârların, alt tabakadaki toplumun dışına itilmiş insanların da yardıma ihtiyacı olduğunu gösterdi. Seyda’nın yanına gelen bazı insanlar kanat takmış kaplanlardı. Eğer serbest bırakılsalar, duvarın öte tarafına geçseler herkesi parçalayabilirlerdi. Seyda kanatlı kaplanları dizinin dibinde oturttu, kalplerine muhabbet tohumu ekti.

Duası ve nasihatleri ile sadece insanları değil, toplum barışını etkileyen azîm bir zattı. Nurşin’in etrafında yaşayan, sayıları binleri bulan aşiretler arasında senelerdir devam eden husumetin şiddete dönüştüğü zamanlarda araya girerek bu husumetleri çözmeyi başardı. Bu bölgede yaşayan insanların büyük hatalar işlemesine, haramlara girmesine engel olarak toplum barışına büyük hizmetler yaptı. Hayatının son döneminde çözdüğü kan davası yaptığı en büyük ve hayırlı hizmetlerden biridir.

Herkesle dost olmayı, kimseyi kırmamayı, kimseye kin tutmamayı, insanlardan bir şey istemeyip Allah’tan istemeyi, birisi size küsmüşse yanına gitmeyi, kötülük yapanlara iyilik ile muamale etmeyi, sizi aramayanı aramayı, vermeyene ikram etmeyi, insanların gönüllerini gül bahçesine çevirmeyi tavsiye ederdi. İnsanın nefsine zor gelen şeyleri bir şekilde yaptırırdı. İyilik yapığınızda karşılığında kötülük görünce üzülene “Bunu onun için mi Allah için mi yaptın?” diye sorar o zaman üzülmenin gereksiz olduğunu söylerdi. Hayatımızda mihenk taşı oluşturmaya çalıştırdığı şu sözü yerine getirilmesi çok zor bir reçetedir. Fakat hayatınıza yerleştirdiğinizde çok büyük bir adımdır. Hz. Ali (r.a) bir gün çarşıdan geçerken bir grup ona saldırır. Çarşı ahalisi Hz. Ali (r.a) kurtarıp, saldırganları linç etmek ister. Hz. Ali (r.a) hikmet dolu şu sözleri söyler, “Eğer ben kötüysem buna layığım, bu insanların suçu yoktur. Yok, ben iyi isem, bu insanlar ne yaparlarsa yapsın beni derecemden aşağı düşüremezler.”

AİLESİNE VERDİĞİ ÖNEM

Seyda ailesine çok bağlıydı, ailenin en küçüğü olmasına rağmen, herkesin derdiyle ilgilenen, herkesi şefkatli kucağında derleyip toparlayan O’ydu.  Seyda her yönüyle ibret alınacak çok fedakâr bir insandı. Abisi Şeyh Zeki yakalandığı mide kanserinden dolayı Ankara'da yedi ay hastanede kaldı. Seyda da Ankara'da kalarak, bu yedi aylık süreçte abisini hiç yalnız bırakmadı. Sabah sekizde hastaneye gider, gece geç vakte kadar hastanede kalırdı. Abisinin bakımıyla kendisi ilgilenirdi. Hâlbuki kendisi de çok hastaydı. Şeyh Zeki de Seyda'yı çok sever, bir an dahi yanından ayrılmasını istemezdi. O’na “ Beni bırakıp gitme, Sen yanımda olunca acılarım azalıyor, yüreğim ferahlıyor” derdi. Hastalığının son zamanlarında Şeyh Zeki yoğun bakıma alındığında, Seyda yoğun bakıma yanına girer yanında Yasin suresini okurdu.

Şeyh Zeki 1993 yılında Ramazan ayında vefat etti. Seyda o yıl Ramazan ayında hep geç iftar etmek zorunda kaldı, hatta bazı akşamlar yanından ayrılmak istemez hastanede iftar ederdi. Bir keresinde “Doktor Bey, bu da çok büyük hizmettir. Yapılan hiçbir hizmet zayi olmaz, Allah bize bu hizmetimizin karşılığını muhakkak verecektir” dedi. Şeyh Zeki’nin vefatı ardından gerek Ankara'da, gerekse Nurşin'de tüm cenaze işlerini bir baba gibi Seyda üstlendi.

Aradan sekiz ay geçtikten sonra abisi Şeyh Burhan kalp krizi geçirerek aniden vefat etti. Bu kaybın ardından artık Seyda için zorlu günler başladı. Seyda o zaman çok genç yaştaydı. Kendisinin küçük yaşlarda yedi çocuğu vardı. Vefat eden ağabeyleri Şeyh Zeki ve Şeyh Burhan’ın dörder çocuğunun bakımını üstlendi.

O günden sonra ağabeylerinin çocukları mahzun olmasınlar diye kendi çocuklarına baba demeği yasakladı. Herkesin O’na ismiyle hitap etmesini söyledi.

Babası genç yaşta vefat ettiği için annesi ve bekâr 2 kız kardeşi ile de Seyda ilgileniyordu. Seyda hiçbir zaman zengin bir insan olmadı. Ama çok cömertti. “Doktor bey, benim masrafım çoktur. Ben her bayram hiçbir şey almasam en az 15 çift ayakkabı alırım.” derdi. Eğer parası yetmezse kendi çocuklarına almazdı. Eve ne alınırsa üçe bölünürdü. Bir karpuz alınırsa üçe bölünür, bir parçası eve bırakılır, diğer iki parça kardeşlerinin evine götürülürdü. Seyda her şeyini ailesiyle bu şekilde paylaştı. Seyda'nın bu uygulaması evinde halen devam eder.

 Şeyh Fadlullah Hazretleri bu davranışları ile bize kardeşler arası hukuku, hastaya bakmanın faziletini yaşayarak göstermiştir.

Seyda, anne hakkına çok riayet ederdi. Annesi Seyda-ı Tahi ailesine çok hizmeti geçmiş, saliha bir hanımdı. Ondan biri dua etmesini istediği zaman “ Biz kimiz ki Allah bizim duamızı kabul etsin. İslam’a gerçek hizmet eden Seyda-i Taği’dir. Allah O’nun hatırına bizi affetsin, O’nun duası olsun inşallah derdi.”

Seyda annesine karşı hürmette kusur etmezdi. Nurşin’de Divan’dan eve gelirken ince patikadan çıkar, ilk önce annesine uğrardı. Bir müddet orada oturur,  sohbet eder annesi ve kız kardeşlerinin gönlünü alır sonra evine gelirdi. Annesinin, kardeşlerinin halini hatırını; bir ihtiyaçları olup olmadığını sorardı. Kendisi annesine hürmet ettiği gibi, evlatlarının da hürmette kusur etmemelerini isterdi. “Onlar sizi kıracak bir söz söyleseler dahi sakın onlara darılmayın. Onlar sizin büyüğünüzdür, canınızdır. Sizin asla kötülüğünüzü istemezler” derdi.

Seyda Nurşin'e dönerken ailesindeki herkese hediye alarak Nurşin'e dönerdi. Eşine, annesine, vefat etmiş ağabeylerinin hanımlarına, çocuklarına, bekâr kız kardeşlerine… Kimseyi ihmal etmez, belki bir çorap dahi olsa gücünün yettiği kadar herkesin gönlünü almaya çalışırdı.

Seyda çocuklarının eğitimine çok özen gösterirdi. Kendi çocuklarıyla birlikte abisinin çocuklarını da okuttu. Seyda Molla Alameddin’i Molla Muhammed’in Gaziantep'teki medresesine gönderirken abisinin oğlu… nu da gönderdi. Bazılarını Ankara'da üniversitede okuttu. Onları fark ettirmeden bir gölge gibi izledi. Kimlerle görüşüyorlar, nerede kalıyorlar hepsini bilirdi.

Erkek evlatlarını farklı şehirlerdeki medreseye gönderir, kız çocuklarının eğitimiyle bizzat kendisi ilgilenirdi. Kuran-ı Kerim’i ilk öğrendikleri zaman onlara her gün bir sayfayı en az 20 kez okutturarak talim ettirirdi. Gece namazına kalktığında hepsini uyandırır, herkesi cemaatinde görmek isterdi. Akşamları aile efradını toplar, onlara Resul-ü Ekrem'in (s.a.v) siyerini, Sadat-ı Kiramın hayatını anlatırdı. Bu yolda hizmet etmenin önem ve değerini kıssalarla anlatır, hepsinin kalbine hizmet tohumlarını muhabbetle atardı.

Allah’ım, bizi, “Kabe kevseyn ev edna” sırrına Efendimiz Muhammed vasıtasıyla

zat, sıfat ve isimlerinin ef’ al ve eserlarinin hakikatına eriştir.

Ta ki, Senden başkasını görmeyelim, işitmeyelim, hissetmeyelim

ve varlıkta Senden başkasını bulmayalım.

 

[Geylânî Hz.]