Ziyaret Usulü

 

 

Ziyaret Usulü           13. 05. 200 .

 

İnsanın şeyhini ziyaret etmesinde çok faydalar vardır. Biliyorsunuz ki birçok insan hayattayken şeyhini ziyarete gitmiş, onların maneviyatından faydalanmışlardır.  Biz de inşallah bu niyetle ziyarete gidiyoruz.  Bu yolculukta insanın dünyevi bir beklentisi yoktur. Biz de madem bir yolculuğa çıkacağız ne istediğimizi bilelim ki elimiz boş dönmeyelim, heybemizi dolduralım.

Şeyh Muhammed Diyauddin hazretleri vefatına yakın  bir zamanda talebelerine  diyordu ki: (Kendisinden 3-4 gün önce oğlu vefat etmişti.) ben umuyordum ki, oğlum bu yolu devam ettirir ama o benden önce vefat etti.  Ben artık ölüyorum, yani dünya yıkıldı. Sizler buradaki feyzin kaybolmamasına dikkat edin, eğer buradaki ilim kaybolursa bir daha Mevlana Halid hazretleri gibi bu ilmi Hindistan’dan geri getirecek biri bulunmaz.

Mevlana Halid Bağdadi hazretleri bizim tarikatımızın pirlerinden biridir. Kendisi çok genç yaşta vefat etmiştir.

Mevlana Halid hazretleri Bağdat’ta ki büyük medreselerden birinde hocadır, aynı zamanda ulemaya ve talebeye üstat idi.   Kalbinde bazı boşluklar hissetti ve Kâbe’yi ziyaret etmeğe karar verdi.  Hicaz’a gitmeden önce “ Ya Rabbi beni irşat edecek hayırlı bir insanla karşılaştır.” diye dua eder. Giderken de her bir adımda, iki rekât namaz kılmaya niyet etti. Bir adım atar, seccadesini serer, iki rekât namaz kılar ve bir adım ilerlerdi.  Bir düşünün, Mevlana Halid hazretleri tasavvufa girmeden önce de keramet sahibi idi.  Zamanın meşhur üstadı, takva ehli biri olmasına rağmen, kendisine bir şeyh aramıştır.  Mekke’ye ulaşmadan önce yolda Yemenli fazilet sahibi bir zat ile karşılaştı. Bu zat ona: “ Mekke’ye gittiğin zaman kimsenin hakkında yanlış düşünme, çünkü onlar Allahu Teâlâ’nın misafirleridir. Kendi işlerinle ilgilen, başkalarının davra nışlarını eleştirme.” diyerek nasihatte bulundu.  

Mevlana Halid hazretleri de onun tavsiyesini dinledi. Kâbe’ye gidişinde orada tavaf yaparken bir adama rastlar, adam Kâbe’nin duvarına yaslanmış ayaklarını uzatmış oturuyor.  Bu nasıl olur herkes” Kâbe’ye bakmak sevap derken o Kâbe’ye sırtını vermiş oturuyor.” diye içinden geçiriyor.  O, kişi de hemen onu yanına çağırıp, şehrin dışındaki dostumuz sana “Kâbe’de hiç kimseye karışma, orada herkes Allahu Teâlâ’nın misafiridir.” Demedi mi? Mevlana Halid Bağdadi hazretleri üzülüyor, af diliyor. Neden böyle oturdunuz, bunun sebebi hikmeti nedir diye soruyor. O zat da diyor ki; “ Mümine hürmet Kâbe’ye hürmetten daha önemlidir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Kâbe Allah-u Teâlâ’nın evidir. Senin kalbin Allahu Teâlâ’nın nazarğahıdır. Ayeti kerime vardır: Ben kulumun kalbine nazar ederim. Ben de taş olan bir binaya bakmaktansa Allah ‘u Teâlâ’nın asıl nazargahı olan senin kalbine bakıyorum diyor. Mevlana Halid hazretleri de:  Beni irşat edecek olan zat siz misiniz? Diye sorar.

Hayır!  Seni irşad edecek olan zat Hindistan’dadır. Der ve eliyle Hindistan taraflarını işaret eder. O zat, eli ile işaret ettiğinde Mevlana Halid Bağdadi hazretleri Hindistan’daki evlerin çatılarını gördüğünü söylüyor.

Hac vazifesini tamamlayıp uzun ve sıkıntılı bir yolculuğa başlar ve bir sene sonra Hindistan’da Dehli yakınlarında küçük bir medreseye uğrar. Bir kaç gün orada misafir olur, dersleri dinler. Hoca ders anlatırken devamlı düzeltmek zorunda kalır. Etrafındakiler merak eder, sen kimsin, bunları nerden biliyorsun, bizim medresede hoca olur musun? Diye sorular yöneltirler. O’ da bir zatı aradığını, onu ziyaret etmek istediğini burada kalamayacağını söyler. Medresedekiler, Abdullah Dehlevi hazretlerinin adını duyunca oraya gitmemesi gerektiğini, onların cahil sofiler olduğunu, değerini bilemeyeceklerini ifade ederler. O ‘da

Buralara kadar gelmişken ziyaret etmeden geri gidemeyeceğini söyler, oradan ayrılıp Abdullah Dehlevi Hz.lerinin yanına gelir. Dergâha ulaştığında Abdullah Dehlevi Hz.leri sohbet etmekteydi. Saflar boşaldıkça önlere doğru ilerliyordu. Sohbetin bitiminde ziyaret için geldiğini, kalmak istediğini belirtir. Abdullah Dehlevi Hz.leri yerlerinin küçük olduğunu eğer kabul ederse samanlıkta kalabileceğini ve dergâha su taşıyabileceğini söyler.

Mütevazı, ince insan bu görevi kabul eder ve neden, niçin demez omuzlarında, ellerinde su kovaları dergâha su taşır.

Gelirken uğradığı medrese hocası Mevlana Halid Hz.lerini merak eder ve Delhi’ye dergâha gelir. Mevlana Halid Hz.lerini üstü ıslak, su taşırken görünce Abdullah Dehlevi Hz.lerine

-Seni bilirdik ama bu kadar da bilmezdik, böyle bir zata su taşıtılır mı? Böyle bir âlime bu revamıdır, diye sitem eder. Abdullah Dehlevi Hz.leri

-Ya! Demek büyük bir âlimdir, o zaman akşam namazını O, kıldırsın der. Mevlana Halid Hz.leri çok utanır, namazı kıldıramayacağını ifade eder. Lakin şeyhi kabul etmez ve namaza dururlar. Besmele çekip fatihayı okumaya başladığında, bir türlü hatırlayamaz. Bir kaç kez tekrar eder, sonra arkaya çekilip şeyhi namazı kıldırır. Namaz bittiğinde Abdullah Dehlevi hz.leri dönüp hocaya,

-Demek ki Fatiha’dan başlamamız gerekiyor. Biz biliyorduk ama bu kadarını da bilmiyorduk, diye cevap verir. Hocada özür diler, biz de sizi böyle bilmiyorduk, der.  

Mevlana Hz.leri uzun süre su taşır, tuvaletleri temizler. Bu şekilde nefsine ağır gelen her işi yapar. Bir gün yine böyle su taşırken, hocası onun mübarek omuzları üzerinden Arşa doğru muazzam bir nurun yükseldiğini, meleklerin ona gıpta ve hayranlıkla baktıklarına şahit oldu.

Abdullah Dehlevi Hazretleri onun kemale erişip yüksek dereceler ulaştığını görünce devamlı huzurunda bulunmasını emretti. Beş ay çalışıp huzur ve müşahede makamına kavuştu. Velayeti Kübra hâsıl oldu ve Kadiriyye Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda icazet aldı. Yanından ayrılırken Abdullah Dehlevi hazretleri onu ata bindirir ve Atının yularından tutup başını dizginlerin yanına koyar, ağlar. Gittiğin yerlerden bize de feyzinden gönder, der. Onu dört millik bir mesafeye kadar uğurlar ve

Halid bürd yani Halid her şeyi götürdü buyurur. 

Bir düşün! Şeyhi bile ondan feyiz bekliyor. Mevlana Halid Hz.leri çok akıllı bir insan ki Hindistan dan o feyzi almış, buraya getirmiş. İnsanın şeyhini ziyareti onların kiyle karşılaştırılmaz ama niyetler ve amaçlar o maneviyattan faydalanmak.

Beyazıt bestemi hazretlerine bir insan gelir ve bende sizin gibi namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, insanlara iyi davranıyorum ama bende neden sizde görünen haller yok? Diye sorar.  Beyazıt Bistami hazretleri de senin durumun farklı, benim durumum farklı, senin yaptığın amelle, benim yaptığım amel bir  değil, der. Adam da sen söyle ben de senin yaptıklarını yaparım, diye ısrar eder. Beyazıt Bistami;

O zaman boynuna bir çuval asacaksın,  içine ceviz koyacaksın, çarşıda gezeceksin, kim iki ceviz alırsa bana bir tokat vursun diyeceksin, der.  Adam da sen nasıl bana böyle bir şey teklif edersin, der. Beyazıt Bistami Hazretleri de“ bizim işimiz nefis terbiyesidir, sen bizim söylediklerimizi yapamazsın ve bizim ulaştığımız mertebeye de ulaşamazsın, diyerek cevap verir.

Nefis oruçla, namazla terbiye olamaz. Nefsi terbiye için nefisin hoşuna gitmeyecek şeyler yapacaksın.  İnsanın kendisini beğenmemesi gerekir.  Kur’an-ı Kerim’ de “Allahu Teâlâ size zulmetmez ,siz kendinize zulmedersiniz.” buyuruyor. Bu ayeti kerimeden anlaşıldığı gibi insan nefsin isteklerini yaparak kendisini cehenneme sürükler. Nefis hep dünyevi şeyler ister.

Allahu Teâlâ’nın lütfü, feyzi herkese aynı şekilde gelir. Mesela güneş doğduğu zaman onun ışıkları herkese yansır.  Domates, biber, patlıcan,  hepsi güneşin ışığıyla olgunlaşır.  Elma kızardıkça daha tatlı olur. domates kızardıkça ekşi olur. Biber kızardıkça acı olur.  Hâlbuki hepsini ısıtan aynı güneş, insanlarda böyle Allahu Teâlâ herkese merhametiyle yaklaşıyor.  Kim kendisini iyi yetiştirirse insanı kâmil olur.  Kim de nefsinin emirlerine uyuyorsa hali cehennemlik olur.   Biz de nefsimizi tanıyıp ona karşı savaşmalıyız.  Rasulullah (s.a.v.)  bir gün savaştan dönmüştü. Ashabına dönerek “ Küçük cihaddan büyük cihada döndük” dedi; işte Ogün nefis terbiyesini yerine getirmek dünyadaki asıl vazifemiz oldu.

Allah’u Teâlâ  “ Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar diye yarattım” buyuruyor. Bizim yaratılış gayemiz Allah’u Teâlâ’yı tanıyıp bilmek bu da Allah’u Teâlâ’ya iyi bir kul olmakla mümkün olur. İnsan nefsini eğitmediği müddetçe yapmış olduğu her amel nitelik açısından eksik olur.  Oruç tutar, namaz kılar ama bunları zahiren yapar farz olanı bilir, özünü bilmez. İslam âlimleri der ki “ Bunların hepsi birer kabuktan, asıl olan öze inmektir.” İnsan eğer bunları gerçek manada yaparsa o zaman gerçek imana sahip olur.  Peki, insan bunları nasıl öğrenecek, bunları kendi kendisine yapması mümkün müdür?     İ Mesela üniversitede öğrenciler ayrı ayrı fakültelerde okur. Hocalar bölüm derslerini size anlatmazsa siz bunları bilebilir misiniz?  İşte aynen böyle, Mürşid-i kâmil insanlar da Allah’u Teâlâ’ ya giden yolu insana öğretir.  İnsan onların sözlerini dinlerse kazanır. Dinlemeyip kendi yolunda giderse derslerden kalacaktır.

Abdulkadir Geylani Hazretleri sohbetinde diyor: “ Biz bir sofra gibiyiz her an sizleri bekliyoruz. Fakat siz bu sofradan gelip yemiyorsunuz.  İnsan hiç bir şey talep etmezse hiç faydalanamaz”.  İnsan ne istediğini bilecek ki o insanlardan faydalansın.

Şeyh Muhammed Diyauddin Hazretleri “ bu zamanda yaşayan insanlara ne laf kar eder ne de keramet, Onlar hiçbir şeyi dinlemezler, hiçbir şeyden nasihat almazlar.” Bizim halimiz onlardan daha kötü. Hazret 70 sene öncesinden söz ediyor.  Allah Teâlâ insanlardan ne istiyor? Önce farzlar; insan farzları yapmazsa binlerce zikir çekse hiçbir faydası yok. İlk önce farzları yerine getireceğiz, sonra sünnetleri, nafileleri, emirleri ve nehiyleri yerine getireceğiz. Ancak bunların hepsini yerine getirdiğimizde, onlara layık insanlar oluruz. Ama bunların hiçbirini yapmıyoruz. Mesela Seyda Hz.leri geliyor bize nasihatlerde bulunuyor şunları şunları yapın diyor ama biz daha kapıdan çıkmadan unutuyoruz. Hepimizin dünyaya gelişimizde ki asıl maksat dünyayı kazanmak mı acaba?

Hazret diyor ki: “Dünyanın güzel olmasının tarafı ahireti kazanmak. Bu böyle olmasa dünya ne kadar boş olurdu”. Biz bakıyoruz dağlar denizler Allah Teâlâ ne kadar güzel yaratmış diyoruz. Ama onlar bunların güzelliğine itibar etmiyorlar. Düşünce tarzı olarak onlardan ne kadar uzağız. Burası çalışma yeri. Hazret diyor ki: dünya bir çalıma yeridir. Hiç bir zaman bir Nakşibendî olarak gaflette olmayın her anınızı değerlendirmeye çalışın. Her anın hakkını verin, her an çalışın. Yani insan yaptığı işte Allah Teâlâ’yı zikirle anmalı. Bir insan Allah Teâlâ’dan uzaklaşması, kalbinin gaflet halinde olması demektir. Siz şimdi kalplerinize baksanız, burada oturuyoruz bize verilmiş şu kadar virt var, diyoruz ve o virtleri vaktinde yapmıyoruz. Evratların haricinde olan vakitlerde hiç Allah’ı hatırlamıyoruz. Fakat insanın aklı her an Allahu Teâlâ’da olmalı ki Allahu Teâlâ’ya yakın olsun. Yoksa bizim durumumuz gibi olur.

Niyazi mısri diyor ki mürit bir gün derede, bir gün tepede, bir gün tövbede gezendir. Biz de inşallah oralara gittiğimiz zaman kalbimizde imanın kuvvetlenmesinde, orada ki büyüklerin yanında olmayı istemeliyiz.

Hazret vefat etmeden bir sene önce etrafındakilerin ısrarına rağmen Nurşin’e gelmiş. Daha önce Azizan’da yaşıyordu. Seyda-i Tahi’nin dolaştığı yerlerde dolaşır, sürekli babasını anardı.  Babam böyle yapardı, burada dolaşırdı derdi ve vefatından 3-4 ay öncesi hiç Nurşin’den çıkmadı. Arkadaşlarına ölüm vaktini hep hatırlatmış onu ziyarete gelmek isteyenlere Şubattan önce gelin sonra biz burada olmayacağız.” Demişti.  Ve şubat ayında vefat etti.  Yine bazı insanlar onu davet ettiğinde eğer Allahu Teâlâ izin verirse şubat ayından sonra geliriz.” demiştir.

Bizler de kendi halimize bir bakalım. Beyazıt Bistami hazretleri bir gecede bir defa Allah der ve düşer bayılırdı. Sorarlar neden diye? Korktum derdi, Allahu Teâlâ ismimi söyledin ama gafletle mi söyledin yoksa benden haberdar mıydın? Ne cevap veririm?

Kalpleri aydınlık, nefisleri mutmain, bütün işlerini ihlasla yapan bu büyüklerin yaşadıkları gibi yaşamaya gayret etmeliyiz. Böylece bu insanların yollarından gitmiş oluruz.işte bu ziyaretimiz gerek kendimiz için,gerek ihvanlar için hayatlarında yeni sayfalar açmaya vesile olsun.                                                                                                                                            

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "