Beraberlik Hali

Tasavvufun esaslarından biri de cem’ul cem, yani birlikte olma hâlidir. Peygamber Efendimiz (sas) Mekke’den Medine’ye göç ederken; akşam olunca müşriklerden korunmak için Sevr Mağarasına gitti. O mağaranın önüne geldikleri zaman Hz Ebu Bekir (r.a) Resulü Ekrem’e (s.a.s): “ İzin verirseniz siz burada bekleyin, ben mağaraya girip bakayım, size zarar verebilecek herhangi bir haşerat varsa temizleyeyim.” dedi ve içeri girdi. Hz. Ebu Bekir (r.a) mağaraya girince orada gördüğü delikleri yılan, akrep gibi zararlı hayvanların girmesine engel olabilmek için üzerindeki örtüyü yırtarak tıkadı.

 

 

 

TASAVVUFUN ESASLARINDAN CEM’UL CEM

 
        Tasavvufun esaslarından biri de cem’ul cem, yani birlikte olma hâlidir. Peygamber Efendimiz (sas) Mekke’den Medine’ye göç ederken; akşam olunca müşriklerden korunmak için Sevr Mağarasına gitti. O mağaranın önüne geldikleri zaman Hz Ebu Bekir (r.a) Resulü Ekrem’e (s.a.s): “ İzin verirseniz siz burada bekleyin, ben mağaraya girip bakayım, size zarar verebilecek herhangi bir haşerat varsa temizleyeyim.” dedi ve içeri girdi. Hz. Ebu Bekir (r.a) mağaraya girince orada gördüğü delikleri yılan, akrep gibi zararlı hayvanların girmesine engel olabilmek için üzerindeki örtüyü yırtarak tıkadı. Sonra Rasulullah (s.a.s)'ı içeri çağırdı. Ancak delikleri kapamada kullandığı bez, son deliği kapatmaya yetmemişti. O deliği de ayak topuğu ile kapamıştı. Gerçekten de bu delikten gelen bir yılan Hz. Ebu Bekir'i (s.a.s) acı bir biçimde ısırmıştı. Hz. Peygamber, son derece yorgun olması hasebiyle dostunun dizine başını dayayarak uyuyakalmıştı. Hz. Ebu Bekir (r.a), topuğunda hissettiği acıya rağmen hiç kımıldamadı, fakat çektiği acı gözlerinden yaşların boşalmasına yol açmıştı. Rasulullah'ın (s.a.s) yüzüne bu yaşlar dökülünce hemen uyandı. Durumu öğrenince Hz. Muhammed (s.a.s), kendi tükürüğünü ilaç olarak ısırılan yere sürdü. Bir süre sonra ayağı tamamen iyileşmişti.
               
     Daha sonra müşrikler mağaranın önüne geldiklerinde Hz. Ebu Bekir (r.a), Resulü Ekrem’e (s.a.s) zarar vermelerinden çok korktu. Rasulullah (s.a.s) da Hz. Ebu Bekir’in (r.a) kalp hâlinden haberdar oldu ve “ Korkma Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır ve kalbinden Allah de!” dedi. O’na kalp zikrini talim ettirdi ve sanki kendini suyun altındaymış gibi farz et ve kalbinden Allah-u Teâlâ’yı zikret, dedi. Bu şekilde Hz. Ebu Bekir’in (r.a) kalbinde bir sükûnet hâli oluştu. Böylelikle ilk kalp zikri Hz. Muhammed (s.a.s)’in Hz. Ebu Bekir’e (ra) talimatıyla yapılmıştır.
               
“ Sadece kalpler Allah-u Teâlâ’nın zikriyle mutmain olur.” ayet-i kerimesi orada tecelli oldu. Hz. Ebu Bekir’in (r.a) kalbi korku ve endişeden arındı ve Resulü Ekrem’le birlikte Allah’ı zikrettiler ve dışarıdaki müşriklerden haberdar olmadılar.
               
Buradaki hadise; “cem’ul cem” yani birlikte olma hadisesidir. Resulü Ekrem: “Korkma! Allah-u Teâlâ bizimle beraberdir.” dedi. Allah-u Teâlâ eğer bir kuluyla beraberse, onun yardımına koşarsa artık o kul için hiçbir zaman korku yoktur.
               
İslam tarihinin diğer dönemlerinde de bunu görmek mümkün. Mute Savaşı’na baktığımızda müşriklerin ordusuyla Müslümanların orduları arasındaki farkı görürüz. Müşriklerin ordusu Müslümanların ordusundan üç kat daha büyüktü ama savaşı Allah’ın (c.c) izin ve yardımıyla Müslümanlar kazandı. Bedir Savaşı’nda Müslümanlar ordu dahi denilemeyecek kadar küçük bir toplulukla müşriklerin güçlü ordusunu yendiler. Bedir savaşından sonra müşriklere:“ Onlar sizden sayıca daha azdı, siz çok kuvvetliydiniz, onları iyi tanıyordunuz; neydi sizi onlardan korkutan?” diye sorduklarında müşrikler: “ Biz onlardan korkmadık, onları tanıyorduk; bazıları kölemizdi fakat onların yanında onlarla savaşan beyaz elbiseli insanlar vardı. Biz onlardan korktuk, geri çekilmemizin sebebi buydu” dediler.
               
Tüm bu olaylarda Resulü Ekrem’in (sas) “ Korkma! Allah-u Teâlâ bizimledir.” sözünün doğruluğunu görüyoruz. Allah-u Teâlâ, O’nun yolunda olan kullarının daima yanındadır.
 
Ebu Naim İsfahani Hz. yüz bin hadisi ezbere bilen çok büyük bir hadis âlimidir. Tasavvufu 21 şekilde açıklamıştır. Bu açıklamaları; Hz. Ebu Bekir (ra) , Hz. Ömer (ra) , Hz. Osman (ra) , Hz. Ali (ra) Efendilerimizin rivayet etmiş olduğu hadislerden ve onların yaşayış biçimlerinden yola çıkarak yapmıştır. 21 tarifin 7 tanesi Hz. Ebu Bekir’den, 7 tanesi Hz. Ömer’den, 4 tanesi Hz. Osman’dan, 3 tanesi Hz. Ali Efendimizden alınmıştır.
 
Ebu Naim İsfahani Hz.nin yaptığı bu tariflerden biri şöyledir:
“Allah-u Teâlâ’nın emirleriyle nefsiniz karşı karşıya geldiğinde; Allah-u Teâlâ’nın emirleri üzerinde kadem yani sıkı durmak, nefsine karşı meyletmemek, nefsin istek ve arzularını yerine getirmemektir.”
 
 
     Cebrail (as) bir gün şöyle bir duada bulunuyor: “Ya rabbi! Yeryüzünde senin en çok razı olduğun kul hangisiyse, beni onunla karşılaştırsan, onu görsem.” diye dua eder. Allah-u Teâlâ da ona bir köprüyü işaret ederek: “Eğer o köprünün başında durursan, o kulumu görebilirsin. Köprüden geçen ilk kişi odur.” buyurur. Cebrail (a.s) gidip o köprünün başında bekler. Aradan zaman geçer, teheccüd vaktinde bir adam gelir. Abdest alıp teheccüd namazını kılar, ardından sabah namazını kılar. Sabah namazının ardından güneş doğana kadar ibadetine devam eder. Güneş doğunca odun kesmeye başlayan adam, odunları sırtına alıp evine dönmek için yola çıkıyor. Köprüden geçeceği zaman, karşısına atlı bir adam çıkar. Atın ayağı bir şeye takılıp sendeleyince adam üstünden düşüyor ve Odun taşıyan adama: “Atım seni görünce ürktü, ben senin yüzünden düştüm.” der, eline aldığı odunla adamı dövmeye başlar. Adam da hiç sesini çıkarmaz ve ne kendini savunur, ne de dövmesine mani olur. Atlı adamın siniri geçtikten sonra atına binip gitmek ister, fakat bir türlü atına binemez. Bunu gören dayak yiyen adam, atlı adamın yanına gidip sana yardım edeyim, benim yüzümden atından düştün, ne olur bana hakkını helal et, üzerimde hakkın kalmasın, der. Atlı adam; tamam hakkım helal olsun, deyip gider. Cebrail (a.s) hemen adamın yanına gelir. “ Neden böyle yaptın, adamın attan düşmesinde senin bir suçun yoktu ki.” der ama adam hâlâ kendini bundan mesul görür. Cebrail (a.s) ona “ Sen Cebrail’i (a.s) tanıyor musun?” diye sorar. Adam da ben cahil biriyim nerden bilirim? Der. Cebrail (a.s), eğer bana Cebrail’in yerini söylemezsen seni atlı adamdan daha çok döverim, sonrada bu köprüden aşağı atarım, der. Adamcağız düşünüyor, düşünüyor ben nerden bilirim Cebrail nerededir?
      Cebrail (a.s) hayır muhakkak söyleyeceksin, diye ısrar eder. Adam ne yapacağını bilemez, bir yere oturup gözlerini kapatır, bir müddet rabıta halinde durur. Sonra; “Arşa baktım, Cebrail (a.s) orada yoktu, yeryüzüne baktım orada da yoktu. Öyleyse ya sen Cebrail’sin (a.s) ya da ben Cebrail’im. Ben olamayacağıma göre demek ki sensin” der. Cebrail (a.s) da ona tüm olanların aslını anlatır ve ortadan kaybolur.
 
     Tasavvufta ki insanın nefsi de bu şekilde olmalı ki kâmil insan olsun.
İslam âlimleri; tasavvuf kâl ilmi değil, hâl ilmidir derler. Çünkü tasavvuf insanın birebir yaşadığı hadiselerdir, nefsini terbiye etme hâli, kemale erme halidir. Hiç kimsenin hâli ve imtihanı başkasınınkine benzemez. Hâl ilmi insanın varoluş hâlidir, kal ilmi ise onun laftaki halidir.
 
    Şeyh Abdurrahman Tahi Hz. “Keşke tasavvuf üzerine hiçbir söz söylenmeseydi, o zaman tasavvuf ehli olmayan insanlar bu konu üzerinde söz söyleme hakkına sahip olamazlardı.” demiş. Maalesef zamanımızda tasavvufu bilmeyen, bu işin ehli olmayan kimseler tasavvufla ile ilgili pek çok yorumda bulunuyorlar.
 
 
     İmam Rabbani Hz. “ Hakikat bir kuştur; bir kanadı şeriat, bir kanadı tarikattır. Birinden biri eksik olursa, hakikat kuşu uçmaz.” der.
 
    Tasavvuf mistik bir olgu olduğu için, tasavvufa giren bazı insanlar kendilerinde cezbe hâli gibi değişik hâller beklerler. Hâlbuki insanın tasavvufa girmesindeki niyeti Allah'ın rızasını kazanmak, takva üzerine yaşamak yani yapmış olduğu ibadet ve davranışların daha iyisini yapmaya çalışmak olmalıdır. Ancak bu şekilde mesafe kat edebilir. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın kullarından istemiş olduğu en önemli şey; emirleri yerine getirmeleri, nefsin arzu ve isteklerinden vazgeçebilmeleridir.
 
    Şeyh Abdurrahman Tahi Hz. “Müridin gördüğü değişik hâller ve cezbe hâli, küçük bir çocuğun önüne konan şekerlerle oyalanması gibidir, Allah-u Teâlâ insana böyle hâller verdiyse, hiçbir zaman insan bu hâllerle meşgul olmamalı, yoluna devam etmelidir.” der. Çünkü insan yaşadığı hâllere takılıp kalırsa daha üstteki makamlara ulaşamaz.
 
    Üstadımıza bazı insanlar gelip yaşadıkları değişik hâlleri, rüyalarını anlattıklarında; Üstadımız anlattıklarına hiç iltifat etmez, bu gibi beklentilerden vazgeçip, tasavvufun asıl gayesi olan sünneti seniyyeye uymayı, haramlardan mekruhlardan kaçınmayı, en azından hayatında birkaç kez dahi olsa bir sünneti yerine getirmeye gayret göstermelerini tavsiye eder. Hayatımızda düstur edinmemiz gereken en önemli şey her amel ve davranışta Allah'ın rızasına uygun yaşamak olmalıdır ki yanlış yollara sapmayacak bir kul olsun.
 
    Şeyh Abdurrahman Tahi Hz.ne bağlı bir köy halkı vardı. Köyde herkes cezbe ehli, ama sadece yaşlı bir kadında bu hâller yoktu. Kadın haramlara, helallere, kul hakkı almamaya dikkat eden takva ehli bir hanımdı. Köy halkı cezbe hâli olmadığı için bu kadına gerçek mürit gözüyle bakmazlardı. Şeyh Abdurrahman Tahi Hz. vefat edip aradan yedi yıl geçtiğinde o köydeki insanlar yavaş yavaş cezbe ve muhabbet hâllerini yitirmiş sadece o yaşlı kadının muhabbeti daha da iyiye giderek kalbinde kalmışdır.
 
 
    Bir gün Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri, müritleriyle birlikte otururken müridlerine; birlikte gidip tarlalara su taşıyan su yolarını temizleyelim der. Hep birlikte suyollarını temizlemek için bir yamaca giderler. Bazı müritler üst taraftaki suyollarını, bazıları alt taraftaki arkları temizlemeye başlarlar. Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hz.leri de yüksek bir tepenin alt kısmına oturmuş; bir yanında Abdurrahman Tagi Hz. Diğer bir yanında oğlu ile oturup sohbet yapıyorlardı. O sırada yukarıda çalışan talebelerden birinin ayağına bir taş değer, o değen taş hızlıca aşağıya doğru Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hz.lerinin üstüne doğru yuvarlanır. Yukarıdan müridlerden biri bağırır ,
    —Dikkat edin taş çarpacak. Fakat Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hz.lerinin arkası dönük olduğu için fark etmez. Abdurrahman Tagi Hz. leri hocasına doğru yuvarlanan taşı görünce hemen kalkıp kendisini taşın önüne atar. Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hz.lerinin oğlu ise taş kendisine gelmesin diye kaçar. Bu hadise geçtikten sonra Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hz.leri “hayırlı bir murid, evlattan daha hayırlıdır” der. İnşallah bizler de Seyda’nın manevi evlatlarıyız.
      İnsan tarikata girdiği zaman mürşidi onun manevi babası hükmündedir.
İnsan için iki defa doğum vardır. Bir tanesi insanın annesinden doğduğu zamandır, o zaman ki babası zahiri, yani dünyaya gelmesine vesile olan babasıdır. İkinci doğum ise, insanın tarikata girmesi ile başlar. Asıl doğuş budur, insanın mürşidi de manevi babasıdır. Manevi babası da kendi babası hükmündedir. İslam hukukuna göre insan nasıl kendi babasına hürmet ve saygı göstermesi gerekiyorsa, mürşidi de aynı konumdadır, aynı sevgiyi saygıyı ona da göstermesi gerekir. Sıbgatullah Arvasi Hz.lerinin dediği gibi müritler mürşitlere kendi evlatlarından daha hayırlı olabilirler. İnsanın babası evladını yetiştirirken, onun maneviyatına dikkat ederken iyi okullarda okumasını, iyi bir yaşam sürmesini ister ve onun için çalışır. Fakat bir mürşidi kâmilin evladı için istediği manevi hal asla kendi babasının ki gibi değildir. ahiretin zorluklarını, şeytanın hilelerini ve nefsin tuzaklarını bilen şeyh bu zorlu yolda müridini yalnız bırakmaz onu kollar ve gözetir. Maneviyatta ayağı tökezlediğinde onu elinden tutar kaldırır.
   Ahir zamanda evlatların yırtıcı aslanlar olduğu günümüzde, her babanın evladını kendi eliyle götürüp bir mürşide teslim etmesi gerekmezmi? Bu insanın kendine ve evladına yapacağı en büyük iyiliktir.