Peygamberlik ve Hicret

"Daha önce sana anlattığımız peygamberlere ve sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyetmiştik) ve Allah Musa ile de konuşmuştu.(Bütün bu
peygamberleri) müjdeleyici ve uyarıcı resuller olarak (gönderdik) ki, Peygamberler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın. Allah
üstündür her şeyi yerli yerince yapandır."(Nisa,4/164–165)
"İnsan daha küçük yaştan itibaren: Bu dünyaya nerden geldim? Niçin geldim? Ve Nereye gideceğim? sorularını kendi kendine sormaya ve bunlara cevaplar bulmaya çalışır. İnsanoğlu bu sorulara cevap aramış ve bu sualler, okumuş-cahil, filozof-avam herkesi meşgul etmiştir. Şu da bir gerçek ki, bunlara sadece akılla tatmin edici bir cevap bulmak mümkün olmamıştır."

 

 

 

PEYGAMBERLİK VE HİCRET

BİZİM HİCRETİMİZ NE ZAMAN?

"Daha önce sana anlattığımız peygamberlere ve sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyetmiştik) ve Allah Musa ile de konuşmuştu.(Bütün bu peygamberleri) müjdeleyici ve uyarıcı resuller olarak (gönderdik) ki, Peygamberler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın. Allah üstündür her şeyi yerli yerince yapandır."(Nisa,4/164–165)

"İnsan daha küçük yaştan itibaren: Bu dünyaya nerden geldim? Niçin geldim? Ve Nereye gideceğim? sorularını kendi kendine sormaya ve bunlara cevaplar bulmaya çalışır. İnsanoğlu bu sorulara cevap aramış ve bu sualler, okumuş-cahil, filozof-avam herkesi meşgul etmiştir. Şu da bir gerçek ki, bunlara sadece akılla tatmin edici bir cevap bulmak mümkün olmamıştır."(1)
Bu meseleler insan aklının gücünü aşmakta ayrıca gönül ve iman birlikteliğine gereksinim duymaktadır. İnsanoğlu aklıyla mana verdiği dünyayı inanç ve değerleriyle yaşamaya çalışmakta ve inandığı şeyler doğrultusunda göze aldığı birçok şeyi yapmaktadır. Hatta inancı uğruna canını bile ortaya koyabilmektedir. "Tabiatın işleyişi kusursuzdur. İnsan tabiattaki diğer varlıklardan farklı olarak özgür bir iradeye, bilme ve karar verme gücüne sahiptir. Bu güç onu hem diğer varlıklardan farklı yapmakta hem de onlardan daha üst seviyeye çıkarmaktadır. Bütün insan yaşamı bu özgür irade kavramına dayanır.

Ahlaki sorumluluklarımız, bize bir şeylerin emredilmesi ya da yasaklanması hukuk sistemimiz, müeyyideler, ödüllendirilmemiz yahut cezalandırılmamız, bütün bunlar bizdeki özgür iradeye dayalı olarak gerçekleşir. Bu özgürlük, insanın Allah' tan ödünç aldığı bir niteliktir. Bu emaneti layık olarak kullanılması kendisinden istenilmektedir. Mutlak özgürlük sahibi olan Allah, insanın maddi yönünü ifade eden "beşere" ruh üfleyip insan kılığında, kendisinin özgür olması gibi diğer varlıklardan farklı olmasını irade ettiği bu varlığı da özgür kılmıştır. Bu özgürlük iki ucu keskin bir bıçak gibi; hem iyiliğe hem de kötülüğe yönlendirilebilecek bir özgürlüktür. İnsan bu özgürlüğüyle Allah'a (c.c) bile bayrak açabilmektedir. (2) Şaban Ali Düzgün, Allah, Tabiat, Tarih, lotus yayınları Ocak, 2005, Ankara,sf,147 ) İnsan gerçi kendisine etrafındaki varlıklara her şeydeki akıl almaz ince dengeye ve düzene bakarak: "Şu dünyada en basit bir şeyin bile bir yapanı edeni olduğuna göre, bütün bu varlıkları ve bizi de bir Yaratan vardır." diyerek Yüce Yaratıcının varlığını sezebilir. Fakat O Yüce Yaratıcı’nın kim olduğunu, insanı niçin yarattığını, kendisinden neler istediğini ve bu dünya hayatının bir değerlendirilmesinin yapılıp yapılamayacağını hakkıyla bilemez.

İşte Rabbimiz, insan zihnini meşgul eden bu soruları çözmek, kendisini kullarına daha iyi tanıtmak, emir ve yasaklarını bildirerek onların kendisine nasıl kulluk edeceklerini, birbirlerine karşı nasıl davranacaklarını göstermek, istenilenleri hakkıyla yerine getirenlerin sonsuz cennet hayatıyla, aksini yapanların da cehennem azabıyla karşılık göreceklerini duyurmak maksadıyla, insanların yine kendi içlerinden, seçkin bazı kullarını, onlara örnek bir öğretmen, birer yol gösterici ve rehber olarak seçmiştir.(1)

Peygamber (s.a.v) önce Allah'a sonra kendinin bir peygamber olduğuna iman etti. Tıpkı diğer peygamberler gibi. Önce aradı zamanı geldiğinde de Allahu Rabbul Âlemin kendi sırrını birçok insanın anlayamayacağı şekilde aziz kuluna muhabbetle açtı."Ey Peygamber! Biz, seni insanlara şahid, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle yoluna davet eden bir Peygamber ve aydınlık saçan bir kandil olarak gönderdik"(Ahzab,33/44-46) İman bir muhabbet davetine icabet etmekti. Allah’ın sevgilisi bu davete kendisi gibi aziz bir muhabbetle icabet etti ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlara da bu daveti ulaştıracağının koca bir yükünü yüklendi. İman ağır yükü yüklenebilmekti. Bu o kadar ağır bir yüktü ki inanmak zaman, delil ve şahit istedi. Yetmedi firakları, firkatleri beraberinde getirdi. İman insanlık tarihine mühür olacak ayrılığa "hicret"e zorlamıştı. İnanılan Hak Dava İslam'ın uğruna nice aziz başların verildiği savaşlara kadar uzandı. Peki, neydi bu iman ki bir yerden başka bir yere gitmeye zorluyordu Allah'ın aziz elçisini ve diğer gönül ehillerini? İman muhabbet, ihlâs ve teslimiyetti... İman aşktı...

"Resulullah'ın (s.a.v) mektebi ve medresesi yoktu. O Kâinat Mektebi'nin en zeki ve en ciddi talebesiydi"(Salih Suruç, Hz. Muhammed'in Hayatı, Timaş Yayınları, cilt.1,s.145) Hayatı izleyerek kendi hayatını çirkinliklerden sakındırmış Allah'ın inayetiyle doğruluk ve dürüstlüğü, şefkat ve muhabbeti, anlayış ve saygıyı kendine düstur edinmişti. İşte El-Emin'in hayat felsefesi... Bu kadar temiz ve derin bir şekilde hayatı sürerken içindeki boşluk ta neydi böyle? Etrafındakilerin farklı yaşayışları, zalimin zulmü; ezilmişin iniltisi... Bütün bunlar hep birden soruyordu: Yok mu biri? Mekke'nin beş kilometre dışındaki Nur Dağı'nda yine düşüncelere dalmıştı. Allahu Azim'den ilk delilini aziz dost Cebrail (A.S) ile yolladı. Aslında bundan iki yıl önce otuz sekiz yaşındayken gizemli şeyler başlamıştı: sesler, ışıklar; gün yüzü gibi aydınlanıp her şeyiyle ortaya çıkan rüyalar... Peygamberliğine Cebrail (A.S) delil inen Kur'an delildi. Bu sırlarını ilk gönül arkadaşı Hatice Sultan (R.A) ile paylaşıyordu. Hatice Sultan (R.A) bilgili ve kültürlüydü. Güçlü bir anlayış ve sezgiye sahipti. Cebrail (A.S) ile ilk görüşmesini onlara yol gösterecek birine anlatmaları gerektiğini söyledi. Beraber Hz Hatice'nin (R.A)amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'e gittiler. O zamanın Hıristiyan âlimine. Yüce Allah O'nun peygamberliğini hem ona öğretiyor hem de yavaş yavaş ilan ediyordu. Âlim söyledi gördüğün O şey melek, sen de beklenilen Peygambersin. Âlim derin bir iç çekti ve Ah. Dedi. Keşke genç olsaydım. İnsanları Hakka çağırdığın o günleri görseydim ve Mekke'den seni göçe zorladıkları zaman yanında bulunsaydım. İman inanmaktı. Demek bir gün Mekke'den gitmek zorunda kalacaktı. Acaba Allah nasıl bir varlıktı? İnsanları neye nasıl çağıracaktı? İman düşünmek ve kavramaktı. İman zorluğu görmekti. Allah, Resulünü (s.a.v) görünen görünmeyen ordularla destekliyor, yalnız bırakmıyordu.

"Resulullah'ın (s.a.v) evlenmeden önce uzun süre amcası Ebu Talib ile yaşadığı için onların sıkıntılarını biliyordu. Henüz dört yaşındayken oğullarından Ali'yi (R.A)yanına almıştı. Adını kendisi koymuştu. Kader ona küçük yaşında Resulullah'ın (s.a.v) huzurunda, terbiyesinde yetişmeyi nasip etmişti. Bu manevi terbiyeyle kimliği ve kişiliği oluşuyordu. Yedi yaşındayken "Resulullah'ın (s.a.v) Hatice Sultan (R.A) ile namaz kılarken ilk defa görüp yaptıkları şeyin ne olduğunu sormuştu. İslam Dinini ve Peygamberliği küçük yaşı büyük zekâsıyla düşündü, belki de babama danışmalıyım dedi. Bir gece zihnini meşgul eden şeyin cevabına yanıt buldu ertesi sabah "Resulullah'a (s.a.v) şöyle dedi:'Düşündüm ki Yüce Allah(c.c) beni yaratırken babama sormadı. Ben O'nun dinini kabul etmek için neden gidip babama danışayım ki?'Ali'yi (R.A) iten şey üstün akıl ve özgür iradeydi. İman akledip iradeyle yönelmekti. Yüce Rabbimiz gerek yaratmasıyla gerekse vahiyle bizimle konuşmakta ve bizi kendine davet etmektedir."(Önce) en yakın akrabalarını uyar. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir."(Şuara,26/214-215)Efendimizin (s.a.v),İslam'a çağrısı gizliden gizliye üç yıl sürmüştü. Bu zaman sürecinde birçok kişi Müslüman olmuştu. Artık ilan zamanı gelmişti. Görevinin ne denli zor olduğunu biliyordu. Nereden başlayacak, nasıl anlatacaktı? Bu kaba ve sert topluma, ruhlarına ve yüreklerine bir sürü çirkin ve kötü adetleri adeta kazıyan bu insanlara mesajını nasıl ulaştıracaktı? Kendini beğenmiş, kibir ve gurur yarışına tutuşmuş, para, pul ve şehvet arzusuyla delirmiş, ama kendi edindikleri ilahlar, putlar önünde ezilip büzülen ve küçülen bu sözde büyüklere sözlerini nasıl iletecekti.

İlk bir yemek davetine kırk kişiyi çağırdı. Bu davetin davetsiz konuğu ise Ebu Leheb idi. Yemek yeni yenmişti tam da Resulullah'ın (s.a.v) konuşmaya başlayacağı andı ki bay çokbilmiş davetsiz misafir Ebu Leheb araya girdi: Ey Muhammed (s.a.v),anladığım kadarıyla sen bizi büyülemek istiyorsun! Ama bil ki, anlatacaklarına kanacak yok aramızda. Seni dinlemeyeceğiz ve söylediklerine uymayacağız. Seni uyarsak, tüm Arap kabilelerini karşımıza almış oluruz. Bunu göze alamayız! O'nun bu sözleri Resulullah'ı (s.a.v) üzmüştü, konuşması üzerine gelenlerden çoğu evi terk edip kalanlar ise tek laf etmeden başlarını öne eğerek evden ayrıldılar.(İbn Hişam, Sire,1/283) Resulullah'ı (s.a.v) üzülmüştü ama direncinden bir şey kaybetmemişti. İman direnmekti...

Kendisini görevlendiren Yüce Rabbimizin kesin emri vardı. Çok geçmeden ikinci kez çağırdı onları evine. Bu kez, Ebu Leheb de dâhil kimsenin araya girmesine fırsat vermeden sözlerine başladı:"Herhalde otlak aramaya gönderilen biri, gelip ailesine yalan söylemez! Ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam bile, ailem sayılan size asla yalan söylemem! Sizi bir olan Allah'a davet ediyorum. Ben de özelde size genelde bütün insanlara gönderilmiş Allah'ın son peygamberiyim."Sonra Amcası Ebu Talib O'nu desteklediğini ve O'nu koruyacağını söyledi. Şu an atalarının yolundan ayrılma gücünü kendinde bulamadığını söylüyor. Sonra şöyle dedi:'Fakat sen, Allah'ın sana emrettiği şeyleri yapmaya ve söylemeye devam et. Diğer amcası Ebu Leheb ise:'Akrabalarım gelin, birlik olalım O'nu bu sevdasından vazgeçirmezsek, başkaları vazgeçirmeye kalkacaktır, diyordu. Kimi hayret kimi nefretle Ebu Leheb'e bakarken Resulullah'ın (s.a.v) sordu:'Bu konuda kim bana yardımcı olmak ister? İman davet etmek ve beklemekti. Birden çocuksu ama yiğit sesiyle özgürce cevap verdi Ali (r.a):Ben varım ey Allah'ın Resulü (s.a.v)Yardımcın ve dostun ben olacağım. Bundan böyle dostların benim dostum, düşmanların benim düşmanlarımdır. Bunları söylediğinde henüz dokuz on yaşlarındaydı. İman cesaretti. Resulullah (s.a.v)gayet mutlu: İşte benim yardımcım ve dostum, dedi. O’nun söylediklerini duydunuz. O’nu dinlemelisiniz.(İbn Kesir, Sire,1/459)

Ali (r.a) bu yiğit çizgisinden ömrünün sonuna kadar hiç ayrılmadı. Hep yiğit, hep kahraman ve cesurdu dini ve imanı uğrunda. Gönül verdiği uğrunda birçok fedakârlıklar gösterdi ve seve seve katlandı. Davet Mekke'nin ileri gelen azılılarını çileden çıkarmıştı öfkelerini kusmaya Müslümanlara ise kan kusturmaya başladılar. Bilalleri taşla ezmeye, Musabları hapsetmeye, Sümeyyeleri şehit etmeye başladılar. Allah'ın Resulü (s.a.v) davete devam ederken bunları duydukça nazenin yüreği eziliyordu. Kurtuluş ne zaman Allah'ım? Daha o zamanlar Varaka'dan duymuştu Mekke'den çıkarılacağını. Sabır... Ama sabretmek gerçekten zordu. Belki de bu yüzden mükâfatı çoktu. Zulüm yetmedi sanki bir de arttırdılar üç yıl açlık sefalet ile boykot uyguladılar. Her karanlık gece gibi boykot da bitti Elhamdülillah. İnançsızlar tuzak kurarken Allahu Rab bul Âlemin de tuzak kuruyordu. Birinci Akabe... Artık Mekke'nin dışında da ihvanlar vardı. Derken ikinci Akabe... Hz Ömer hariç herkes gizlice Yesrib'e hicrete başladı. Ebu Bekir (r.a) ise soruyordu ben nezaman gideyim Ya Resulallah? Sabır Ya Ebu Bekir (r.a) belki biri sana arkadaş olur. Asıl adı Abdullah’tı, ama O geleneğe göre takma adı olan Ebu Bekir (r.a) diye anılırdı. Kumaş tüccarıydı. Mekke’nin en zenginlerinden sayılırdı. Halk tarafından sevilip sayılanların başında gelirdi. O’na son derece güvenirlerdi. Bilgisinden dolayı halk, önemli işlerinde O'na başvururdu çoğu zaman. Çoğu kimsenin aksine de hiçbir kötü alışkanlığı yoktu. Ne kadar da Peygamber (s.a.v) 'e benziyordu. Bir rüya görmüştü uzun zaman önce.'Olanca parlaklığıyla ay, Mekke'nin üzerine doğuyordu. Sonra bölünerek tüm evlere dağılıyordu. Evler aydınlanıveriyordu birden. Sonra ay tekrar toplanıyor ve kendi evine olanca güzelliğiyle süzülüyordu.(Süheyli, Ravdü’ül-Ünf,1/165)Rüyasına kendince bir anlam verememişti. Bir kısım Yahudi ve Hıristiyan âlimine sormuş, onların yorumlarını anlamlı bulmuştu: Beklenen Peygamber yakında Mekke'den çıkacaktır. Sen de, O’na iman eden mutlu kişilerden olacaksın.(Süheyli, Ravdü’ül-Ünf,1/165)

Hz Ebu Bekir (r.a) yoruma sevinmişti. Beklenen Peygamber (s.a.v) Mekke'den çıktığında O, ticaret için Yemen’deydi. Mekke’den aylarca uzakta kalmıştı. Yeni döndüğü zaman yakın dostları O'nu özlemiş ve evine ziyaretine gelmişlerdi. Ticaret ve alış verişten sonra Mekke'de olup bitenleri anlatın bakalım dedi. Dostları birbirine garip garip bakınca kuşkulandı. Ebu Cehil kuşkusunu fark edince anlatmaya başladı:"Senin samimi dostun daha ne yapsın! Ebu Talib'in Yetimi(!) Hz Ebu Bekir'in (r.a) yüz ifadesi sertleşti. Dur bakalım Ebu cehil, dedi. O, benim çocukluk arkadaşım ve en samimi dostum. Yanlış bir şey yapacağına asla ihtimal vermem. Ebu Cehil: Neden sinirlendin ki birden, dostluğunuza bir şey söylediğimiz yok; ama gerçekten O'nu seviyorsan sana bir önerimiz var: Git konuş O’nun la. Bu sevdadan zavgeçsin. Aksi halde başına kötü şeyler gelebilir. Bizden söylemesi...'Hz Ebu Bekir (r.a) misafirlerini uğurladıktan sonra heyecan ve merakla Resulullah'ın (s.a.v) evine vardı. Resulullah’ın (s.a.v) gülümseyen yüzünü görünce rüyasını hatırladı. Resulullah (s.a.v), sevgili dostunun bu ani ve habersiz ziyaretinden hem hoşnut olmuş hem de şaşırmıştı. Bir süre sohbetten sonra: Ya Ebu Bekir (r.a) dedi. Bu ziyaretin sadece bir dost hatırını sormak için mi? Hayır; dedi. Peygamber olarak gönderildiğini söylüyormuşsun. Bunu senden de duymak istediğim için geldim. Evet... Allahu Teâlâ beni bütün insanlara emir ve yasaklarını bildirmek üzere Peygamber olarak gönderdi. Aziz dostum! Seni de bir olan Allah'a imana ve Peygamberliğimi doğrulamaya çağırıyorum. Ne irkildi, ne düşündü, ne de tereddüt geçirdi; uzattı ellerini Efendimiz'in (s.a.v) mübarek ellerine: Anam, babam, eşim, dostum sana feda olsun Ya Resulallah (s.a.v).İman ettim.(İbn Hişam, Sire,1/268;İbn Sa’d, Tabakat,3.171.172)Hz Aişe gün gelip rivayet edecek:"Allah Resulünü (s.a.v),babamın Müslüman olmasından daha çok sevindiren ikinci bir olay olmamıştır, şu iki dağ arasında(Mekke'de)"(Buhari, Sahih,4/254).Hz Ebu Bekir (r.a) müslüman olduğu andan itibaren durmak nedir bilmedi. Tanıdık ve dostlarına olanca gayretiyle İslam'ı anlatıp durdu. Mekkeliler O'nu seviyor ve sayıyorlardı, sözüne de güveniyorlardı. Ebu Bekir (r.a) Kâbe’nin yanındaki kalabalığı görüp ağlayarak koştu onların yanına. Ebu Cehil, Ukbe bin Ebi Muayt, Ümeyye bin Halef, Velid bin Muğire gibi Mekke'nin ileri gelenleriyle beraber bir kalabalıktı. Para onlardaydı, güç onlardaydı, zulüm ve inat onlardaydı. Ebu Cehil Resulullah'ın (s.a.v) yanına yaklaşıp sert bir tavırla: İlahlarımızı alaya alıyor, bizi ölümle korkutup ahiretten bahsediyorsun. Biz bunlara inanmıyoruz dedi. Bizim için varsa yoksa dünya hayatıdır. Eline bir çürümüş kemik alıp ufaladı: Ey Muhammed! (s.a.v),şu çürümüş kemikleri Rabbinin tekrar dirilteceğine inanıyor bizim de buna inanmamızı mı istiyorsun? Derken Rahman cevap veriyor ayetleriyle "Sen de ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çüklü O,her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Her şeyin idaresi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir.(Yasin 36,/79,83)

İnatlarına inat farklı ayetler inmeye devam etti:"O gün Allah'ın düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya getirilirler. Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik edecektir. Derilerine: Niçin aleyhimize tanıklık ettiniz? Derler. Onlar da:'Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır. Siz yine O'na döndürülüyorsunuz' derler.(Fussilet,41/19–21) Mekke'nin azılılarının kulaklarında çınlayan Kur'an'ın bu ayetleri de yüreklerini ürpertmişti. Şaşkınlıkları, ahmaklıkları öfkelerini de birlikte getirdi. Önce azılı Ukbe ve sonra diğerleri nazenin Resulullah'ın (s.a.v) yürüdüler. Allah’ın Resulünü (s.a.v) dövmeye çalışıyorlardı. İşte tam da bu esnada sadık gönül dostu koşup gelmişti dayanamadı haykırdı:"Rabbim Allah'tır diyen sizi hakikate çağıran bir Zat'ı öldürmek mi istiyorsunuz? Bilinki sizi çok çetin bir azap bekliyor."Gönül dostunun irşadıydı bu. Azılı düşmanları Resulullah'tan (s.a.v) uzaklaşmaya çalışırken de hüngür hüngür ağlıyordu. İnançsızlık korku ve şaşkınlıktan sonra darbeye dönüşürken, iman ve muhabbet davasını dava edinip Allah'a davet, ahireti ve kıyameti hatırlatma desteğiyle gönülden göze doğru yol izleyeninci taneleri olup çirkin dünyada hakikati süslüyordu. Efendimiz (s.a.v) hiddetli ve kendinden emin keskin bir sesle:"Ağlama Ebu Bekir (r.a) Vallahi Ben onları boğazlamak için gönderildim." Boğazlanma lafı boğazlarına oturmuştu belli ki. Bir süre sonra dağılıp gittiler.

Arbede esnasında gönül dostunun başı kanamış, Resulullah'ın (s.a.v) ise yanakları darbelerin etkisiyle kızarmıştı. Bir süre oturup nefes aldı sonrada ellerini açtı:"Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum",dedi.(İbn Hişam, Sire,1/309;Müslüm, Sahih,5/180) Efendimiz (s.a.v), okur yazar değildi. Hiç kimseden de ders almamıştı. O’na ders veren, O’nu bilgilendiren Yüce Allah’tı. İstediği zaman da, O’ndan başka kimsenin bilemeyeceği şeyleri Sevgili Peygamber'ine (s.a.v) bildiriyordu. O da bunları insanlara haber veriyordu.(Salih Suruç, Hz. Muhammed’in Hayatı, cilt.1,) Mekke’nin ileri gelenleri diğer Müslümanların göç ettiklerini duydukça hiddetleniyorlardı. Bir gün Efendimizin (s.a.v) de bir gün göç edeceğini biliyorlardı. Bu gerçekleştiği an Medine, önüne geçilmez bir güç olacaktı. Her şeyden önce hayat damarlarından biri olan Şam ticaret yolu tehlikeye girecekti; buna izin veremezlerdi. Efendimiz (s.a.v),henüz aralarındaydı. Yüce Allah'tan izin gelmesini bekliyordu. İnançsızlar ellerinde fırsat varken son kozlarını oynamak için Şehir Meclisi'nde toplandılar. Uzun uzun konuşup tartıştılar. Sayıları yüz kadardı, bunlardan on beşi ise kabile reisi konumundaydı. Ebu Cehil çirkin kararı açıklıyordu:"Aramızda, her aşiretten güçlü birer delikanlı seçelim. Ellerine birer keskin kılıç verelim. Topluca Muhammed'e saldırıp öldürsünler. Kim vurduğa gitmiş olur. Biz de O'ndan kurtulmuş oluruz böylece. Akrabaları olan Haşim oğullarının tüm aşiretlerle çarpışmayı göze alacağını sanmıyorum. Sonunda ister istemez kan bedeline razı olurlar. Biz de kan bedelini öderiz. Böylece mesele kapanmış olur."(İbn Hişam, Sire,2/125;İbn Sa’d, Tabakat,1/227)

Nitekim Yüce Allah (c.c) Cebrail'i (A.S) gönderip planlarını Sevgili Peygamberine (s.a.v) bildirdi ve hicret etmesi için emir verdi. Müşrikler, sevinç ve ümitle çalışmalarını sürdürürken aynı günün sıcağında Hz Ebu Bekir'in (r.a) kapısı çalındı. Hz Ebu Bekir (r.a) kapıyı açıp Efendimiz'i (s.a.v) görünce birden heyecanlandı. Başını bir tülbentle sarmıştı. Mübarek yüzünde hafif bir tedirginlik vardı. Gerçi hemen her gün kendisine uğrardı. Ama bu ziyaretleri ya sabah ya da akşama doğru olurdu. Öğlen sıcağında ilk kez uğruyordu. Ebu Bekir (r.a), dedi. Evdekileri dışarı çıkar, Yalnız konuşmalıyız! Tedbiri elden bırakmıyordu hiçbir zaman. Resulullah (s.a.v) hicret için iznin çıktığını bildirmeye kendisine yol arkadaşlığı teklifini getirmişti. Haydi, birlikte gideceğiz. O ana kadar her şeyini O’nun la paylaşmıştı. En yakın dert ortağı ve sırdaşıydı. Şimdi ise hiç kimseye nasip olmayan bir şerefe erecekti. Efendimiz (s.a.v) hicret için hazırlık yapmasını söyledi. Hz Ebu Bekir (r.a) uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber'in (s.a.v) emrine tahsis ettiğini bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.v) ise deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul edebileceğini söyledi."Kasva" adlı deve budur. Hz. Ebubekir'in kızları Esma ve Aişe (r.a) yolculuk için azık hazırladılar. Yol kılavuzluğu için ise ünlü Abdullah bin Üreykıt adlı kişiyi kılavuz olarak kiraladılar. Hz. Ebu Bekir (r.a) kılavuza develeri teslim etti. Üç gün sonra Sevr Dağı'nın eteğinde buluşmak üzere sözleştiler. Abdullah bin Üreykıt henüz İslamı kabul etmemişti, ama merhametli bir kılavuz olmasının yanında güvenilir kimseydi. Hz. Peygamber (s.a.v) hemen evine döndü. Cebrail(A.S) yapması gerekeni kendisine bildirmişti:"Bu gece, şimdiye kadar yattığın yatağında yatma!"Gönlü huzur doluydu. Çok sevdiği Mekke'sinden çıkacaktı. Ama islamın merkezi olacak Medine'sine kavuşacaktı. Mekke bir mihraptı onun için, Medine ise mimberi olacaktı. O minberden İslam'ı tüm dünyaya duyuracaktı. Yanın da Hz. Ali vardı. Gece epey ilerlemişti. Evinin etrafı silahlı gençlerle çevriliydi. Buna rağmen ne yüreğinde korkudan eser, ne de yüzünde en ufak bir telaş vardı. Allah’a güveni sonsuzdu. Efendimiz (s.a.v) Hz. Ali'ye gerekli talimatı verdi:"Yatağımda bu gece sen yat! Şu yeşil abamı da üzerine ört. Korkma hiç kimse sana zarar veremeyecektir.(İbn Hişam,Sire,2/129;İbn Sa'd,Tabakat,1/227)

Ey Ali! ben gideceğim. Sen halkın bu emanet eşyalarını sahiplerine teslim et. Sonra çık gel.” O, insanlar arası sosyal dengenin kurulmasında "güvenilir olmayı" önemsiyordu ve bu mesajını oldukça sık tekrarlıyordu. Vakit gece yarısını geçmişti. Efendimiz (s.a.v) Hz. Ali ile vedalaşıp evden çıktı. Eline bir avuç toprak aldı, "Yasin" suresinin ilk dokuz ayetini okudu ve toprağı canilerin yüzüne saçtı. Okuduğu son ayetin meali şuydu:"Biz onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik. Onları öylece bıraktık, artık baksalarda göremezler."Sonra aralarından geçip gitti. Hicret kelimesi sözlükte terk etmek, ayrılmak, bir yeri terk ederek başka bir yere göç etmek anlamına gelir. Istılahta ise, özel olarak Hz. Peygamber'in (s.a.v) ve Mekkeli Müslümanların Medine'ye göçünü, genelde ise Gayr-i müslim bir ülkeden İslam ülkesine göç etmeyi ifade eder. Terk ediyordu kıymetini bilmeyenleri. Gece yarısı Hz. Ebu Bekir'in (r.a) evine gitti. Her ikisi de gece vakti evin arka kapısından çıkıp yaya olarak Mekke'nin beş kilometre güneybatısında bulunan Sevr Dağı'ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri hedef şaşırtmak içindi. Sevr Dağı, Mekke'den bir saat kadar uzaktaydı. Mağara dağın tepesindeydi. O kadar yolu Efendimiz (s.a.v) yürümüş (şimdi gençlerin bile zor çıktıkları) zirvedeki bu mağaraya elli üç yaşlarında tırmanmıştı. Mağara ıssızdı. Ne yol uğrardı oraya, ne de kervan. Hz. Ebu Bekir (r.a), önce içeri girmiş biraz da olsa mağarayı temizleyip düzeltmişti. Üzerindeki abasını çıkarıp parçalayarak mağaradaki deliklerin bir kısmını zararlı hayvanlar çıkabilir endişesiyle kapatmıştı. Ancak mağarada daha bir sürü açık delik kalmıştı. İnancı uğrunda çile, zorluk ve ıstırap nedir bilmiyordu. Efendimiz onca yola ve dağa tırmanıştan sonra belli ki yorulmuştu. İçeri girer girmez mübarek başlarını yol arkadaşı gönül dostunun dizine koyup uzandı. Biraz dinlenecekti. Hz. Ebu Bekir (r.a)deliklerin birinden bir yılanın başını uzattığını gördü. Heyecanlandı. Deliğe çekinmeden ayağını dayadı. Birden müthiş bir acı hissetti. Yılan ayağını sokmuştu. Dayanması güçtü. Ama dizinde uyuyan Kâinatın Efendisiydi (s.a.v).Öleceğini bilse bile O'nu rahatsız edemezdi. Ne ayağını delikten çekti, ne de kımıldadı. Olanca gücüyle dişlerini sıkıyor, acıya dayanmaya çalışıyordu. Ama duyduğu derin acıdan gözyaşlarının akmasına engel olamadı. Gözyaşlarının birkaçı mübarek yüzüne damlayınca Resulullah (s.a.v) gözlerini açtı ve: Ne oldu sana, diye sordu. Canının yandığına değil, Sevgili Peygamber'inin (s.a.v) uyandığına üzülmüştü. Canıyla-malıyla, ruhuyla-bedeniyle hizmet bu olsa gerek. Muhabbet bu olsa gerek. Efendimiz (s.a.v) meseleyi öğrenince yılanın ısırdığı yere tükürüğünü sürdü. Mübarek tükürüğü acılı dindiren sanki panzehir olmuştu.(Kadı İyaz, Şifa,1/292;Diyar Bekri, Hamis,1/370).
Mağarada üç gün üç gece kaldılar. Bu süre zarfında Hz. Ebu Bekir'in (r.a) azatlısı Amir bin Füheyre koyunları bu bölgede otlatarak mağaranın yakınına getiriyor, onlar da sağıp taze süt içiyorlardı. Hz. Ebu Bekir'in (r.a) kızı Esma mağaraya yiyecek getiriyor, gündüzleri Mekke'de vakit geçiren oğlu Abdullah da geceleri mağaraya gelerek şehirde olup bitenleri haber veriyordu. Abdullah sabaha yakın şehre giderken Amir bin Füheyre de koyunları peşi sıra sürerek ayak izlerini ortadan kaldırıyordu. Müşriklerin sıkı takibi dolayısıyla mağarada sıkıntılı anlar yaşandı.

Öte yandan Kureyşliler sabah olup Hz. Peygamber’in (s.a.v) yatağında Hz. Ali'yi görünce hayal kırıklığına uğradılar, hiddetlendiler. Hz. Ali'yi Harem-i Şerif'e götürüp hapsettiler; fakat daha sonra serbest bıraktılar. Resul-i Ekrem'i öldüren veya esir edene yüz deve ödül verileceği ilan edildi. Derhal aramaya koyuldular. Mekke’yi karış karış aradılar. Bir grup izlerini takip ederek mağaranın ağzına kadar vardı. Bunun üzerin Hz. Ebu Bekir (r.a) endişelendi. Kendisi olayı şöyle anlatır:"Bir ara başımı kaldırdığımda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm ve Ya Resulullah (s.a.v)! Bunlar eğilip baksalar bizi görürler, dedim. Resulullah (s.a.v) :"Sus Ya Aba Bekir! İki yoldaş ki Allah onların üçüncüsüdür, hiç endişe edilir mi? buyurdu. Kur’an-ı Kerim'de:"Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler O'nu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri onlara Allah O'na yardım etmiştir. Arkadaşına:'Üzülme, Allah bizimle beraberdir.'diyordu. Allah da O'na güven vermiş, görmediğiniz askerlerle O'nu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı.(Tövbe,/40) Müşrikler mağaranın ağzına kadar geldikleri halde içeriye bakmamışlar, onları başka yerlerde aramaya koyulmuşlardır. Müşriklerin gelmesinden önce bir örümceğin mağaranın girişine ağ gerdiği ve bir güvercinin de yumurtlayıp kuluçkaya yattığı; bunu görünce müşrikler içeriye bakma ihtiyacı hissetmemişlerdir.(İbn Sa'd,1,228-229;İbn Hanbel,1,348;Belazuri,1,260-261)

Mağarada geçirilen üçüncü günün sonunda. Müşriklerin araştırmaları tavsamıştı. Kılavuz sözleşilen saatte develerle birlikte Sevr'e geldi. Resul-i Ekrem, Hz. Ebu Bekir ve Amr bin Füheyre, Abdullah bin Üreykıt'ın kılavuzluğunda Medine'ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu veya bilinen başka bir güzergâhı takip etmedi. Şayet işlek yollardan birini izleselerdi, Mekke’ye giden yolcular onları ihbar edebilirlerdi. Bu sebepten, kılavuzun tercih ettiği yol izlendi. Kafile ilerlerken birkaç defa takibe uğrayıp sorguya çekilmek istendi. Fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunlardan birisi şu şekilde gerçekleşti: Süraka b.Malik, Kureyş'in vaat ettiği dünyalık ödül peşine düşerek harekete geçti. Tam Resul-i Ekrem ve arkadaşlarına yaklaşınca Peygamberimiz (s.a.v) "Allah'ım O'nu düşür" diye dua etti. İşte o anda atının ayakları sürçtü. Tekrar toparlanarak atını mahmuzladı; bu defa atın ayakları kuma saplandı ve kendisi de yere düştü. Atını kendi çabasıyla kurtaramayıp olayda da fevkalade bir durum sezince aman diledi. Süraka:"Ey Allah'ın Nebisi! Ne dilersen emreyle" demiş. Resulullah da:"Sen geride dur, arkamızdan gelenleri bırakma”dedi. Bununla beraber kafileye bu aziz yolculuk esnasında misafirperverlik gösterenler de oldu. Yolculuk esnasında Cuhfe mevkiine vardıklarında, hicret yolunun ana kervan yoluyla kesiştiği noktada Hz. Peygamber, Mekke yolunu tanıdı ve oraya özlem duydu. Bunun üzerine, zulme uğratılarak hicrete maruz bırakıldığı yurdu Mekke' ye, düşmanlarına üstünlük sağlayarak döndürüleceğine işaret buyrulan aşağıdaki ayet-i kerime nazil oldu: "(Resulüm!) Kuran’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni yine dönülecek yere döndürecektir..." (Kasas Suresi 85.)

Hicret'in yegâne amacı işkence ve sıkıntılardan kurtulmak değildi. Bununla beraber gaye bu olsa dahi yadırganacak bir durum yoktur. Çünkü İslam'da dünya ve ahirette iyilik, güzellik ve mutluluk istemek esastır. Fakat Hz. Peygamber’i ve sahabeyi Medine'ye hicret için harekete geçiren esas unsur, İslam'ın oradaki parlak geleceği idi. Yoksa müslümanlar Medine'de de sıkıntılara maruz kalmışlardır.

Hicret'te Hz. Peygamber’in irade sahibi ve sabırlı olma, Allah’a sonsuz güven duyma, ümitsizliğe kapılmama, sükûneti muhafaza, hoşgörü, bağışlama ve cesaret gibi vasıflardan her biri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Bunlar her Müslüman için birer düsturdur. Sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık, İslam uğruna canını ve malını ortaya koyma, dünyevi ilişkileri ve menfaatleri bir tarafa bırakarak Kardeşliği ve Allah'ın rızasını düşünme, verilen sözde durma ve dostluk örneklerinden tabloları hem sahabilerin ve hem de Resul-i Ekrem'in hicretinde görmek mümkündür. Hicret, Müslümanların tarihe bakışını etkilemiştir. Hicretin öneminden dolayı Hz. Ömer zamanında (17/638) takvim başı olarak kabul edilmiştir.

Kaynakça:
Prof.Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB yayınları Ankara 2004

 
© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "