Zekat'ın Diğer Adı ; "Yardımlaşma"

Gerçek bir sevginin en büyük alameti fedakârlıktır. Seven, sevdiğinin yolunda fedakârlık yapmayı, sevgisi ölçüsünde bir zevk ve vazife olarak üzerine bir borç bilir. Bu bakımdan mümin bir yüreğin, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkatı, şefkat ve merhametle kuşatıp kucaklaması dinimizin en güzel örneğidir.
Hazret-i Peygamber (s.a.v):
“Namaz kıldığı halde zekât vermeyen kimsenin namazının hayrı yoktur!”buyurmuştur. Hiç şüphesiz ki bu hadis-i şerif, müminleri zekâta teşvik etmek ve bu ibadetin ehemmiyetini göstermek içindir.
Zekâtın bu ehemmiyeti sebebiyledir ki, müminlerin emiri Hazret-i Ebu Bekir (r.a), namaz kıldığı halde zekât mükellefiyetini kabul etmeyenlerin bu hareketlerinden inkâr manası çıkarmış ve kendilerine harp ilan etmiştir. Çünkü zekât, imkânı olanın muhtaç olana, Allah’ın tayin ettiği bir borcudur.

 

ZEKAT’IN DİĞER ADI ;  "YARDIMLAŞMA"

"Yeryüzündekilere merhamet edelim ki, gökyüzündekilerde bize merhamet etsin."

Gerçek bir sevginin en büyük alameti fedakârlıktır. Seven, sevdiğinin yolunda fedakârlık yapmayı, sevgisi ölçüsünde bir zevk ve vazife olarak üzerine bir borç bilir. Bu bakımdan mümin bir yüreğin, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkatı, şefkat ve merhametle kuşatıp kucaklaması dinimizin en güzel örneğidir.
Hazret-i Peygamber (s.a.v):
“Namaz kıldığı halde zekât vermeyen kimsenin namazının hayrı yoktur!”buyurmuştur. Hiç şüphesiz ki bu hadis-i şerif, müminleri zekâta teşvik etmek ve bu ibadetin ehemmiyetini göstermek içindir.
Zekâtın bu ehemmiyeti sebebiyledir ki, müminlerin emiri Hazret-i Ebu Bekir (r.a), namaz kıldığı halde zekât mükellefiyetini kabul etmeyenlerin bu hareketlerinden inkâr manası çıkarmış ve kendilerine harp ilan etmiştir. Çünkü zekât, imkânı olanın muhtaç olana, Allah’ın tayin ettiği bir borcudur. Ayet-i kerimede buyurulur:
“Sailin (muhtacın) ve mahrumun ( iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) , onların ( zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zariyat,19)
Allah Resulü (s.a.v) buyurur:
“Malının zekâtını verdiğin zaman, üzerine gereken borcunu (fakirlerin sendeki hakkını) ödemiş olursun.”
Bu nedenle zekât olarak alınan mal veya para, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikal ettirilir. Böylece toplumda adalet ve içtimai ahenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir.
Eskiden camilerde “sadaka taşı” bulunur; infak ehli müminler, sadakalarını bir zarfın içine koyarak oraya bırakır, ihtiyaç sahipleri de vereni görüp tanımaksızın oradan ihtiyacı kadar bir miktar alıp gider. Allah (c.c) ayet -i kerime de:
“Namazı huşu ile kılanlar felah buldu.” (el-müminun, 1–2) buyuruyor. Zekâtta da aynı huşu ve nezaketi yakalayabilmek gerekmektedir. Zira sadaka edebi Kur’an-ı Kerim de şöyle bildirilmektedir:
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp da malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sureti ile yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın. (el-Bakar 264)
Zekât ve sadaka verilirken şefkatle, merhametle, sanki kendimize veriyormuşuz gibi, “Bu bir kader tablosudur, ben de böyle olabilirdim.” duyguları içinde bulunulmalıdır. Verirken kalbimiz ne kadar samimi olursa, karşımızda ki de aynı samimiyeti hisseder. Çok acele bir şekilde hemen verip döneyim istersek, alacağımız feyiz de ona göre olur.
Takdim ediş tarzında ki edep de çok önemlidir. İnfakta ki edep ve nezaket bakımından, sadakanın ilk önce Allah (c.c)’nun katına ulaştığı, oradan fakire intikal ettiğini unutmamalıyız. Nasıl bir hediye veya bir emaneti takdim ederken, ambalajına ve veriliş nezaketine dikkat ediyorsak, zekâtımızı da o üslup ile vermeliyiz.
Günümüz de zekât tam olarak verilse, toplumda fakir ve muzdarip insanların yok denecek kadar azalacağı aşikârdır.
Nitekim halife Ömer bin. Abdülaziz devrin de valiler “zekât verecek kimse bulamadıklarını” bildirerek halifeden ne yapacakları hususunda kendilerine yol göstermesini istemişlerdir. Çünkü bütün imkân sahipleri, zekât borçlarını tam olarak ödüyorlardı. Cemiyette ki bu hal, mal ve canın Hak Teâlâ için gereği gibi infak edilmesi neticesin de yaşanan bereketin bir tezahürüdür.
Yine Ömer bin. Abdülaziz’in tellallar tutarak ahaliye: n     
 “Nerede borçlular! Muhtaçlar, yetimler, evlenmek isteyen fakirler, mazlumlar nerede! Ey hak ve ihtiyaç sahipleri geliniz ve haklarınızı alınız!” diye nida ettirmesi, eriştikleri seviyeyi gösteren örnek bir vakıadır.
Hanımı Fatıma anlatıyor:
“Bir gün Ömer bin. Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, eline alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:
— Nedir bu halin? Diye sordum. Şöyle cevap verdi:
—Fatma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarım da taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarlarında ki Müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya takati olmayan muhtaç yaşlılar, aile efradı kalabalık olan fakir aile reisleri… Yakın ve uzak diyarlarda ki böyle mümin kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah (s.a.v) bunlar için bana hitap ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!”
Ömer bin. Abdülaziz’in zevcesi Fatıma’nın naklettiği bu sözler, aslında her mümin gönlün sahip olması gereken hassasiyeti sergilemektedir.
Nitekim kalbinin kasvetinden şikâyet eden bir sahabiye Peygamber Efendimiz ¬¬(s.a.v) :
“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri yedir, yetimin başını okşa!” buyurmuştur.
Zekât hususunda ihmal gösterenlerin, hastalıklarını kabul edip istiğfar edecekleri yerde, kalplerinin kararması sebebiyle ilahi takdiri unutarak; “Ben çalıştım, ben kazandım.” Diyerek fakirleri hor ve hakir görmeleri halinde, bedbaht Karun gibi helake duçar olacakları muhakkaktır.

Nitekim önceleri fakir ve salih bir kimse olan Karun, Hazret-i Musa –(a.s)’ın kendisine öğrettiği simya ilmi neticesinde son derece zengin olmuştu. Ancak gönlünü dünyevi ihtiras ve temayüllerden gereği gibi koruyamadığı için bütün güzel ve nezih hasletlerini kaybetti. Nail olduğu zenginlik sebebi ile gurur ve kibre kapıldı. Kur’anı ifade ile azgınlardan oldu. Neticede onun hakkında verilen ilahi hüküm şu oldu:
“Karun, Musa’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü- kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah, şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 76)
Ancak Karun, hem bu sözlere hem de Musa (a.s)’ın nasihatlerine kulaklarını tıkamıştı. Öyle ki, Musa (a.s), ona malının zekâtını vermesini söylediğinde, zenginliğini bir bakıma ona borçlu olmasına rağmen:
“- Malıma göz mü diktin? Bu parayı ben kazandım!” dedi.
İşte bu durum, dünyaya meyledip ahireti unutan mal ve mülk sevdalıların hazin akıbetini gösteren ne müthiş bir sahnedir! Zira ilahi zenginlik ve nimetlerden ebediyen mahrum kalan Karun, şimdi bir ahiret dilencisidir. Çünkü ahiret yurdu, ömür boyu ihlâs ve samimiyet ile kulluk üzere yaşayan takva sahiplerine aittir. Ayet-i kerimede buyurulur:
“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve fesadı arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir.” (el-Kasas 83) 
Hazret-i Mevlana (k.s), dünya malına muhteris olup ahirete iflas etmiş bir halde giden kimselerin haline hayret ederek şöyle buyurur:
“İnsana ne oluyor da altının ve dünya malının kölesi oluyor? Hak yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifade eder? Dünya malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefalet sebebi değil de nedir!..”
Karun misali mala-mülke esir olup manevi sefaletin girdaplarında boğulan Salebe’nin hali de, pek düşündürücü ibretli bir hadisedir:
Medine Müslümanlarından olan Salebe’nin, mala mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den dua istedi.
Onun bu talebine Allah Resulü (s.a.v)  şöyle cevap verdi:
“ –Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”
Bu ifade üzerine isteğinden vazgeçen Salebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullah (s.a.v)’ e gelip:
“-Ya Rasulullah! Dua et de zengin olayım!” dedi.
Bu sefer de Hazret-i Peygamber(s.a.v) şöyle buyurdu:
“-Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? Allah’a yemin ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi; fakat ben müstağni kaldım.”
Salebe, yine istediğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine: “Zengin olursam, fakir fukaraya yardım eder, daha çok ecre nail olurdum!” şeklinde bir düşünceye kapılarak ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber (s.a.v) ’in yanına gitti ve:
“-Seni hak peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, eğer zengin olursam fakir fukarayı koruyacak, her hak sahibine hakkını vereceğim!” dedi.
Bu bitmek bilmeyen ısrarlı talep karşısında Allah Resulü(s.a.v) :
“¬- Ya Rabbi! Salebe’ye istediği dünyalığı ver!” diye dua etti.
Çok geçmeden bu dua vesilesiyle Allah’u Teâlâ Salebe’ye büyük bir zenginlik ihsan etti. Sürüleri dağları ovaları doldurdu. Lakin o zamana kadar mescid kuşu ifadesi ile tanınan Salebe mal ve mülkü ile meşguliyete dalması sebebiyle yavaş yavaş cemaati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cuma namazlarını da unuttu. Bir gün onun durumunu sorup öğrenen Allah Resulü (s.a.v) :
“Salebe’ye yazık oldu.” buyurdular.
Salebe’nin gaflet ve cehaleti, bu yaptıklarıyla da kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen memurlara:
“-Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” Daha evvel yapacağını vaad ettiği infaklar şöyle dursun, fakir fukaranın ayetle sabit olan asgari hakkını dahi vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Neticede münafıklardan oldu.
Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in ikazını dinlemeyerek, sefil ve perişan bir şekilde hazin bir akıbete duçar olan Salebe, dünyanın geçici servetine aldanarak ebediyet fukarası olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında adeta Hazret-i Peygamber(s.a.v) ’in şu sözleri çınlıyordu.
 “ –Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”
Ancak bu ikaza kulak vermemiş olan Salebe fani servetinin kendisini perişan eden girdapları içinde sonsuz bir elem ve ızdıraba duçar olarak can verdi. Düştüğü felaketi saadet zannederek kısacık bir dünya hayatına mukabil ebedi bir saadeti ahmakça mahvetti.
Görüldüğü gibi insan yaratılışı itibariyle dünyaya meyyaldir. Dünya malı nefse cazip gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Allah Resulü (s.a.v) bu gerçeği şöyle ifade buyurur:
“- Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister. Onun karnını ancak toprak doyurur.(buhari rikak 10)
Mevlana Hazretleri:
“Gönül Cenabı- ı Kibriya’nın nazargahıdır.” buyurur. İman bir gönül işidir. Merhamet bir gönül meyvesidir. Yeryüzündekilere merhamet edelim ki, gökyüzündekilerde bize merhamet etsin. Sınırsız kuvvet ve kudret sahibi Rabbimiz bize acısın ve bizi affetsin.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "