Osmanlı Ramazanları

osmali-ramazanlariOsmanlı İmparatorluğu, 600 senelik tarihiyle başlı başına bir medeniyet göstergesidir.  Bu büyük tarihe kabaca bakmak bile ondaki ayrıntıları, hassasiyetleri görmek için yeterli olacaktır. Osmanlı tarihini inceleyenler; onun medeniyet seviyesini, bazı hallerde günümüzden önde olduğunu hayretle görmektedir.

Bir medeniyeti incelemek onu çeşitli dallara ayırmakla olur. Osmanlı kültürünü, tam olarak anlatabilmek için onu bütün olarak almak gerekiyorsa da bunu birkaç sayfada yapmak mümkün değildir. Bu yazıda bu büyük medeniyetin bir numunesi olarak Osmanlı yemek kültürü ve Ramazan sofralarından bahsedilecektir.
Milletimiz çok zengin bir yemek kültürüne sahiptir. Ancak üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemizde deniz mahsullerinin tüketimi çok azdır. Osmanlı döneminde sınırlarımız çok daha geniş olmakla birlikte yine deniz mahsullerinin tüketimi az olarak bilinmektedir. Fakat Osmanlı toplumunun yemek kültürü için “bilgilere baktığımızda deniz mahsullerinden havyarın, ıstakozun sofralarda yer aldığını, hatta ramazanda iftar sofralarında bulunduğunu yalnızca üst tabakanın değil halkın da yediği belli başlı yiyeceklerden olduğunu görebiliyoruz.
‘Bir Zamanlar İstanbul’ adlı eserde ramazanda iftar sofrasında ‘havyar’ yenildiğinden, Ali Seydi Bey'in yazdığı "Teşrifat ve Teşkilatımız" adlı eserde yine Harem Dairesinde havyar, balık yumurtası bulunan sofraların olduğundan söz edilmektedir.”

Osmanlıda Ramazana mahsus ekmekler, pideler, başta güllaç olmak üzere birçok tatlı çeşitleri, iftariyeler, makam-mevki ve mal-mülk sahiplerinin konaklarında verilen diş kiralı ziyafetler dillere destan olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezi olması hasebiyle İstanbul, en zengin Ramazan kültürüne sahipti. Belli camilerin avlularında sergiler açılır ve buralarda çeşitli ülkelerden getirilmiş baharat, şekerleme, tespih, ağızlık gibi şeyler sergilenir ve satılırdı.

İftariye
Ramazan sofralarının ilki olan iftar sofrası iki aşamalıydı. Birinci aşama “İftariye” denilen ilk fasıl, ikincisi de yemeklerin yendiği ikinci fasıldı. İftariyenin en temel özelliği veya gerekçesi, açlığın verdiği hızla birden mideyi şişirmeyi önlemek, bir nevi mideyi ve bedeni rahatlatmaktı. Küçük tabaklarda ve sahanlarda reçeller, peynirler, zeytinler ve benzeri yiyeceklerden teker teker alınırdı. Yanında mutlaka Ramazan pidesi olurdu. Ramazan pidesinin meraklıları, susam ve yumurtasını alarak iftardan yarım saat önce fırına giderek pidesini bizzat kendisi yaptırırdı.
İftariyenin ardından çoğunlukla akşam namazları kılınır ve asıl iftar yemeğine geçilirdi.

                                                ismekmnazim20hn0.jpg
Sahur Yemeği
Ramazan sofralarının ikincisi sahur yemeğiydi. Bu yemeğe misafir çağrılmazdı. Ev halkı arasında yenen sahur yemeğinde gündüz, insanı susatmayacak, ama tok tutacak yemekler yenirdi. Bu sofrada çoğunlukla hoşaf olurdu. Çocukların bile bu manevi havadan tat almaları için Ramazan davuluna eşlik eden manilerle çocuklar tatlı uykularından uyandırılır, sahura kaldırılırdı. Sahur yemeğinden sonra çoğunlukla sabah namazına kadar hatim okunur, sabah ezanı okununca da namazlar kılınıp yatılırdı.
Ramazanda sesi güzel müezzinler şehrin uygun camilerinden, zikir, salavât, dua gibi metinlerden oluşan ve adına “temcîd” denilen metinleri okuyarak halkı sahura kaldırırlardı. Bu o kadar yaygın hale gelmişti ki, sahur yerine temcid, sahurda yenilen pilava da temcid pilavı denir olmuştu.
Diş Kirası
Eski İstanbul Ramazanlarının canlı tablolarından birini de “diş kirası” adıyla verilen hediyeler teşkil ediyordu. O zamanlar hali vakti yerinde olan aileler, iftara davet ettikleri misafirlerine türlü türlü hediyeler takdim etmek suretiyle zarefet örnekleri sergiliyor, gönül kazanmanın en büyük kazanç olduğunu bu vesileyle bir kere daha fark ediyorlardı. “Diş kirası” adıyla verilen hediyelerin esasını para ve kıymetli eşya teşkil ediyordu. Özellikle vükela ve rical konakları, ramazan boyunca dolup boşalıyordu. Anlı şanlı ve omuzları bol nişanlı Osmanlı paşaları, böyle ihtişamlı iftar sofralarından ve kalabalık misafirlerden memnun ve mahzuz oluyorlardı. Konak sahipleri; misafirlerin çokluğunu, şatafatlı iftarları, iftar sonrası verilen diş kiralarının cinsini ve sayısını aslında bir itibar tazelenmesi olarak kabul ediyorlardı.
Diş kirası; bir Ramazan geleneği, bir Osmanlı zarafeti olarak kendini gösteriyor. İftar sahibi, bu uygulamaya aslında “İftarımıza gelerek bizi şereflendirdiniz. Evimize bereket getirdiniz. Yediklerinizle dişlerinizi ev sahibinin zevkine uygun olarak bir nevi kiraya verdiniz. Lütfen siz de şu hediyeyi kabul buyurunuz!”  demek istiyor.
“Diş Kirası” denilen bu gelenek, Ramazan ayı dışında da uygulanmıştır.
Baklava Alayı
Ramazanın on beşinde saray mutfağından alınıp alay ile yeniçerilere götürülen baklava hakkında kullanılan bir tabirdir. Bu durum padişahın askere iltifatıdır. İlk defa Kanuni Sultan Süleyman zamanında uygulandığı bilinmektedir.
 Ramazanın on beşinci günü yapılan Hırka-i Şerif ziyaretinin ardından yeniçerilere baklava ikramı yapılırdı. Her on askere bir sini baklava hazırlanır ve Saray mutfağı önünde dizilirdi. Silahtar Ağa, bir numaralı yeniçeri olan padişah adına ilk siniyi teslim aldıktan sonra, diğer sinilerin her birini ikişer asker nizamî olarak yüklenirdi. Her bölüğün âmirleri önde, baklava sinilerini taşıyanlar arkada, açılan kapılardan dışarı çıkarak kışlalara doğru yürüyüşe geçerlerdi. Bu gelenek, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla beraber literatürden silinmiştir.
Vaka

minyatur_osmanli_saray_iftar.jpg
Rivayete göre yaşlı bir adamcağız, yedi sekiz yaşlarındaki oğlu veya torununa o son baklava alayını seyrettirmek için Saray önüne gelmiş. Alayın yolu üzerinde durduğu için, birkaç yeniçeri tarafından tartaklanmış. Adamcağız, buna çok içerleyip, "Şu çocuk istedi de, getirdim. Böyle mübarek günde camiyi bırakıp da Cenâb-ı Allah'ın gazabına müstahak bu iğrençler takımını görmeyi kim ister? İlâhî, senden dilerim ki, bu taifeyi Dünya yüzünden kaldır; gelecek ramazan-ı şerife yetiştirme!" diye söylenip âh etmiş. Hani "Alma mazlumun âhını..." derler ya, halk da, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasını, bu ihtiyarın âhına bağlayıvermiş...
Sarayda Ramazan
 Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan’ın, 1960′ta yayınlanan “Babam Abdülhamit” isimli kitabında şöyle anlatılıyor: “Sarayda Ramazanlar çok güzel olurdu. Bir hafta evvel hazırlık başlardı. Temizlik yapılır, kiler-i hümayundan bütün dairelere büyük sürahiler içinde türlü şuruplar, birçok iftariyelikler gelirdi. Ramazanın ilk gecesi bütün dairelerin sofalarına altın yaldızlı kafesler kurulur, harem ağalarıyla bir imam, iki güzel sesli müezzin gelirdi. İlahiler okunarak namaz kılınırdı. Gece kapılar açılır, sahur tablaları girer, top atılıncaya kadar herkes ayakta kalırdı. Öğle üzeri de her daireye bir hoca gelir, vaaz verirdi. Akşam topla beraber zemzem-i şerifle oruç bozulur, iftar takımları hazırlanır, buzlu limonatalar, şuruplar içilirdi… Sarayın harem dairesi, Ramazanda adeta cami haline girer, herkes ibadetle vakit geçirirdi…”
Bir Zarafet Örneği
Osmanlıda Ramazan günlerinde tebdil-i kıyafet ile pek çok zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider; onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmasını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfalar seçer, bu sayfaların toplamını yaptırır ve ederini öderdi sonra da:
“Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendisini tanıtmadan öylece giderdi.
Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi…

Ramazan bir yardımlaşma, paylaşma, sadaka, tövbe, kendine gelme, ibadet ayı. Osmanlı, Ramazan-ı Şerif’i bu idrak ile yaşayabilmek için çalıştı. Devlet ileri gelenleri Ramazanı halkının en güzel şekilde geçirebilmesi için daha Ramazan başlamadan hazırlıklar yaptı. Şimdi biz ‘Nerde o eski Ramazanlar!’ demek yerine Ramazan-ı Şerif’i kendimiz en güzel geçirmek ve çevremiz için de bunu sağlamak için çalışmalıyız. Çünkü özümüzde bir değişiklik yok, biz hala Osmanlı torunlarıyız… 

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "