SEYDA FADLULLAH (K.S) HZ. HAYATI

(Gençlik dönemi)

Allahu Teâlâ’nın veli kulları kendi görevlerini anlatırken, bizim görevimiz kalpleri haram arzulardan, dünya sevgisinden çözüp Allahu Teâlâ’ya bağlamaktır diyorlar.
Bir kişi bir velinin terbiyesine girerse o kişi büyük bir sorumluluk altına girmiş olur. Şeyhinin hakkını vermek için ne kadar çalışsa azdır. Mürşidi kâmil olan insan Allah ile kul arasında rehberdir.
Şahı Nakşibend (k.s.)mürşidin görevinin nereye kadar sürdüğünü şöyle anlatır;   “Bizler, Allahu Teâlâ ya ulaşmada bir vasıtayız. Bizden kesilip asıl maksada, Cenabı Hakka bağlanmak gerekir. Gerçek mürşitlerin yolu budur. Allahu Teâlâ’ya vasıl olan arifler diğer insanlara bu işte rehberlik ederler. Onlar bu yolun çocuklarını önce hakikat beşiğine yatırıp sıkıca bağlarlar. Vuslata kadar onları terbiye sütü ile beslerler. Cenabı Hakka vuslat hâsıl olunca, özel bir şekilde bu takip ve terbiye işini keserler. Böylece müritlerini Allahu Teâlâ’nın huzurunda kabul görmüş, mahrem daireye girmiş birisi yaparlar, aradan çıkarlar. Artık bundan sonra müritler arada bir vasıta olmaksızın Allahu Teâlâ’dan ilim ve feyiz alacak hale gelirler. Buna güç yetirebilirler.

seyda fadlullah ksİşte bu hale ulaşmak mürşit ile mümkündür. Böyle bir hali elde eden kimse sonsuz bir ömür bulsa ve bütün ömrünü bu nimete şükür için harcasa yinede bu nimetin şükrünü yerine getiremez. Hakka yakın olmak lazım, halka değil.

İşte böyle büyük bir sorumluluğu üzerine almış, günümüzde imanı koruyup muhafaza etme, elde ateşten kor tutmaktan daha zorken, insanlığa sünneti, takvayı, marifetullahı, aşkullahı öğreten, zor anlarında sıkıntıları gideren, kalplere genişlik ferahlık veren bir zat; Şeyh Fadlullah hazretleri. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) in kâmil ve mükemmil varislerinden, bütün ümmetin kıymeti rahmet vesilesi, âlim, zahid, mütevazı kişilik, büyük insan 1950 Yılında Nurşin’de dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Nasır Hazretleri (Hazret’in torunu, Şeyh Fethullah’ın oğlu), Annesi Şeyh Abdurrahman-i Tahi’nin torunu, Şeyh Masum’un kızı Hicrete hanımdır. Şeyh Lütfi Efendi,  Şeyh Abdullah Efendi, Şeyh Burhan Efendi,  Şeyh Zeki Efendi, Şeyh Selahattin Efendi,  Şeyh Rıda Efendi, Şeyh Baha Efendi olmak üzere 7 erkek ve 4 kız kardeşi dünyaya gelmiştir. Dört abisi geçen yıllarda vefat etmiştir.

O yörenin kültürüne göre bir çocuk doğduğunda, onun nasıl bir kişiliği olmasını istiyorlarsa bebekken yastığının altına isteklerini ifade eden bir kitap koyarlardı. Seyda’mız doğduğu zaman da babası onun yastığının altına muhabbetle ilgili bir kitap koydu. Şeyh Fadlullah (k.s.) bu sebepten “Bende Allah dostlarına karşı çok muhabbet vardır” demiştir.

Dedesi şeyh Abdurrahman-i Tahi hazretleri doğduğunda yastığının altına Yusuf ile Züleyha kitabını koymuşlar. Benim tabiatım dedeminkine çok benzer demişlerdir.

1950’li yıllarda Şeyh Fadlullah hazretleri demirci köyünde medrese eğitimine başlamıştır. Bu medresede Hazret (k.s.)’in yetiştirdiği hocalar ders veriyorlardı. Beş yaşındayken Kuranı Kerim okumayı öğrenmiştir. Onbeş –onaltı yaşlarına kadar oradaki âlimlerden ders almıştır. İlk önce Arapça, sarf, nahiv, emsile, bina, azra adındaki kitapları sırasıyla okumuştur. Bu kitaplar başlangıç gramer kitaplarıdır. Daha sonra Suyuti ve Molla cami gibi daha ileri seviye gramer kitaplarını bitirmiştir. Bir öğrenci Molla cami’yi bitirince artık O, medrese eğitiminde önemli bir merhaleyi tamamlamış sayılır. Bundan sonra Usulü fıkıh, Usulü Kelam, Usulü Hadis ilimlerini okurlar, sonra seçtikleri bir dal üzerine uzmanlaşırlar. Şeyh Fadlullah hazretleri İslam hukuku ve tefsir alanında ilmini derinleştiriyor.

Emsile 3 Hafta  
Bina 2 Hafta Sarf Kelime
İzi 3 Ay  
Avamil 1 Ay  
Zuruf 1,5 Ay  
Sadullah-sair 3 Ay  
Şerh-il muğni 6 Ay Nahiv( Dil Bilgisi)
Sutur 1 Hafta  
Sadini 4 Ay  
Hal 5,5 Ay  
Suyuti 1 Sene  
Cami 1 Sene  
Munitullah 3 Ay  
Kavli Ahmed 2 Ay Mantık
Uamul istare 3 Hafta İstare İlmi - Teşbih
Velediye 1 Ay  
Habiyet 1 Ay Munazara
Abdulgafur 3 Ay Nahif Çeşidi
Muhtasar 8 Ay Beyan
Cevrul Tevhid 6 Ay İtikat

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OKUMUŞ OLDUĞU HOCALAR

Demirci köyünde Molla Arifin yanında 1963 senesinde okumaya başladı.1970 senesine kadar burada okudu. Daha sonra Kuşan köyünde Molla Sıddık (Kuşdiyye) yanında ilmine devam etti. Sene 1973'den 1975'e kadar Molla Muhyeddin (k.s.) yanında okudu.1980'den sonra tekrar Molla Muhyeddin  (k.s.) yanında ilmine devam etti. Madd-i Kübra kitabından itibaren  Seyda Molla Muhyeddin   (k.s.) yanında okudu. Bunlara ek olarak Kozluk da Molla Sabrinin yanında 1–2 hafta teberrüken okumuştur.

Demirci medresesindeki eğitiminden sonra başka âlimlerin huzurunda okumak için Molla Muhyeddin (k.s.)  Hazretlerinin havildeki medresesine geldi. Eğitiminin diğer kısmını onun yanında devam ettirdi. Molla Muhyeddin (k.s) İslam âlimlerinin ortak görüşü olarak zamanının en büyük alimlerinden biri olarak bilinir.

Birçok öğrenci yetiştirmiş, yetiştirdiği öğrencilerin büyük bölümü yurt içinde ve yurt dışında büyük hizmetler vermiş, İslam âlemine ışık tutmuşlardır. Bunlardan bazıları merhum Molla Sadrettin Yüksel hoca efendi, Hasip Seven hoca efendi, Şeyh Bedrettin Mutlu, Molla Muhammed Dalar hoca efendi yurt dışında Ramazan El Buti hoca efendi bunlardan bir kaç örnek olarak gösterilebilir.

Şeyh Fadlullah hazretleri bir sohbetinde hocasından bahsederken Molla Muhyeddin’in ilmi, Şeyh Fethullah Verkanisi hazretlerinin ilmi düzeyindeydi. Abdurrahman-ı Tahi hazretleri O’nun hakkında “Bütün ilmi kitaplar yansa, yok olsa Molla Fethullah o kitapları satır satır geri yazabilir” demiştir. Molla Muhyeddin hazretlerinin ilminin derinliğinin bilinmemesinin sebebi; bir âlimin ilmi ancak onun ilmini anlayacak âlimlerle birlikte olunca anlaşılabilir. Yaşadığı dönemde O’nu anlayabilecek âlimler olmadığı için değeri bilinememiştir.

Şeyh Molla Muhyettin hazretleri Ankara ziyareti sırasında eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan tarafından, ilmi duyulduğu için makamına davet edildi. Molla Muhyettin hazretlerinin ilmi mübalağa mı, yoksa gerçek mi tetkik etmek ister ve halledemediği 3 mevzu hakkında sorular sorar. Aldığı cevaplar onu hayrete düşürür.  Çünkü aldığı cevaplar Buharinin 3. Cild, 120. Sayfasında şu meseledir, diye anlatır. Kitapları açıp inceleyince hayretler içerisinde sayfa ve satırına kadar numara vererek sorularının cevaplarını aldığını görür. 

Bediüzzaman Sait Nursi hazretlerine hastalığı esnasında talebeleri sordu. “Efendim sizden sonra ilim yönünden bir ihtiyacımız olduğunda meseleleri kime soralım?” Sait Nursi Hz. “Garzan bölgesinde Molla Muhyeddin isminde bir âlim var ona müracaat edin” demiştir.

Mısırda Ezher Üniversitesi, Arabistan’da fetva makamından ona birçok mesele hakkında sorular sorulmuştur. O sorulara mektup ile cevap verilmiştir. O mektuplar evlatları tarafından bir araya getirilip düzenlenmiştir.
Böyle bir âlim kendisine dünya mevkileri, isminin önüne gelecek ünvanlar yerine; Molla (öğrenci) denilmesini tercih ederek bizlere bir mütevazılık örneği göstermiştir.

Şeyh Fadlullah hazretleri de böyle bir Âlim’in yetiştirmiş olduğu mümtaz insan hem zahiri eğitimini, hem manevi eğitimini onun yanında tamamladı.  1979 yılında icazet almıştır. Nurşin de kalabalık bir ulema topluluğu ile birlikte tören yapılarak hizmete başlamıştır. Bir mürşit her devirde kendi yetiştirdiği talebesini omzuna ayağı ile bastırarak daha yukarı taşır. Bunun hikmeti zaman daha kötüye gitmektedir ve insanlara faydalı olmak eskisine göre daha zordur.

İnsan bu dünyaya geliş sebebi Yaratıcıyı tanımak, terbiye ve eğitim ile kemale ulaşmak kabiliyetine sahip, sosyal ve toplumsal yönü olan, gönül sahibi bir varlıktır. Cenabı Hakka karşı şahsi olarak sorumlu olmakla birlikte, kendisini ve etrafını tanımak, çevresini geliştirmek mecburiyetindedir. Yani insan bu dünya da boşu boşuna yaratılmış herhangi bir varlık değildir. Bilakis o daha bu dünyaya gelmeden önce başka âlemlere ilmen ya da ruhen mevcut olup buradaki hayatına belli bir gaye için gönderilmiş, kâinatın göz bebeği bir varlıktır.

Şeyh Galip
Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen

İşte Şeyh Fadlullah hazretleri de tarikat-ı Muhammediyye mazhar olma şerefine nail olmak, nefsini tezkiye etmek, kıymetli hayatını heba etmemek için tasavvuf eğitimi almak üzere bir şeyh aramaya başlar.

Şeyh Maşuk hazretleri bir sohbeti esnasında “sana elbiselik vereyim  gel benim talebem ol,” der. Fakat Şeyh Fadlullah hazretleri “İnsanın kendi ailesinin sütü kendisine yetmezse başka yere evlatlık verilir,” demiştir. Bu sözden maksat insan kendi yakınına merhamet eder, sevgisinden dolayı onu gereği gibi eğitemeye bilir. Lakin yabancı biri böyle değildir. O sever, fakat acımaz. Terbiyenin gerekliliklerini yerine getirir.

İlk önce okuduğu Şeyh Muhammed Arapkendi hazretlerinin yanına gider. Niyeti Şeyh Muhammed Arapkendi hazretlerinin çocuğu olmadığından hem ona hizmet hem de amel etmektir. Bir sohbetinde “eğer hastalanırsa ben onu sırtımda doktora götürür getiririm, evinde, medresede hizmetini bizzat yaparım” diye düşünmesidir. Şeyh Muhammed Arapkendi hazretleri yanında bir kaç gün kalır, niyetini O mübarek zata açar. O da istihare yapalım diyerek cevap verir. İstihareden sonra “Senin kısmetin bizim yanımızda değildir.  Senin kısmetin Molla Muhyeddin’in yanındadır” diyerek O’nu Baykan’a gönderir.

Baykan bir dağın eteğinde önünden ufak bir dere akan,30- 40 haneli bir köy... Gerçek manada tefekkür edilecek uzlet makamı, sakin bir ortam, insanların fazla gelip geçmediği bir yerdir. Âlimlerin ve büyük zatların yetiştiği küçük, fakat yaptığı hizmetleri büyük bir medrese.

Şeyh Fadlullah hazretleri Baykan’a giderken bir rüya görür. Rüyasında yeni yapılmış çok büyük bir cami vardır. Caminin halıları serilmiş, çinileri döşenmiş, kubbesi yapılmıştır. Lakin bir eksiği vardır. Elektriği döşenmiş, fakat prizleri bağlanmamıştır. Şeyh Fadlullah hazretleri uyanır ve rüyayı merak eder. Şeyh Molla Muhyettin Hz. medresesine varır.

Şeyh Molla Muhyeddin hazretleri sohbet etmekte gönülleri aydınlatmaktadır. Şeyh Fadlullah hazretleri gelir elini öper ve sohbetine iştirak eder. Yalnız kaldıklarında geliş sebebini açıklar. Şu müthiş cevabı alır. “Siz Hazret (k.s.) torunusunuz. Siz ruhu ile Arş-ı Ala’ya yükselme kabiliyetine sahip, nefis terbiyesi bakımından eksiği olmayan kimselersiniz. Siz yeni yapılmış bir cami gibisiniz, tek eksiğiniz bir usta tarafından elektrik bağlantınızın yapılmasıdır” der.

Şeyh Fadlullah hazretleri işareti anlamış, rüyası yorumlanmış, kalbi mutmain olarak orada amele başlamıştır.
Şeyh Fadlullah hazretleri böylece orada amel etmeye başlar. Hocası şimdi şeyhi olmuştur. Onu elinden tutup manevi ufuklara doğru bir yolculuğa çıkmıştır.
Hem talebe okutup hem de günlük virtlerini yapmaktadır. Bazı günler yeşillik yerlere gidip oralarda zikirlerini çekmektedir. Günde 90.000 Lafza-ı Celal çekmektedir. Şeyhinin hanımı “Sen bu çocuğu öldüreceksin. Bu kadar yükleme, yazıktır” diyordu.

Şeyh Fadlullah hazretleri amel yaparken, hocasının medresedeki işlerinde yardımcı olur. Talebe okutur. Molla Muhammed Dalar hoca efendi onun talebelerindendir. Molla Muhyeddin hazretleri, Muhammed Dalan hoca efendiye, yanında okuması için Şeyh Fadlullah hazretlerini işaret eder. İlerleyen yıllarda bu işaretin manası ortaya çıkar. Muhammed Dalan hoca efendi, Şeyh Fadlullah hazretlerinin halifesi olarak irşat izni alır.

Şeyh Fadlullah hazretleri amelini 3 yılda Molla Muhyeddin hazretleri yanında tamamlanmıştır.
Şeyh Fadlullah hazretleri, feyiz ve kemal bulunca Molla Muhyeddin hazretleri “Senin işin artık sona erdi” der.  Artık ayrılık vakti gelmiştir. O “ beni yalnız bırakmayın, sizin yanınızda çok kısa süre kaldık” diyerek, ağlayarak ayrılmak istemez. Şeyh Molla Muhyeddin hazretleri “ Siz seyyiesiniz. Buraya geldiğinizde zaten hazırdınız. Sizin durumunuz Seyyid Taha Nehri (k.s.) hazretlerine benzer. Mevlana Halid (k.s. )yanından ayrılırken oda çok kısa kaldığından ayrılmak istemediğini belirtmiştir. Lakin Mevlana Halid(k.s.) kendisine; “Davut (a.s.), imtihan için Süleyman (a.s.) ve kardeşlerini çağırır ve babası onlara sorular sorar. Süleyman (a.s.) hem gülümser hem de cevap verir.  Sonradan aslında bu soruların cevabını bilmediğini fakat bir karıncanın kulağına gelip cevapları fısıldadığını anlatır. İşte sizler de onlar gibisiniz. Sadece sizin kulağınıza bazı şeyleri fısıldamamız gerekiyordu, bizler onu yerine getirdik” diyerek bu kıssayı anlatır. Artık gidip insanlar faydalı olması gerektiğini işaret eder.

Şeyh Fadlullah hazretleri omuzlarında ağır bir yük vardır. O’na bazı manevi işaretler gösterilir. Bir gece rüyasında “Nurşin de çarşıya gitmiştim. Ağabeyim Şeyh Lütfi gelip bana “Hz Rasûlullah (s.a.v.) ve Hz. Ebubekir (r.a.) seni bekliyor” dedi. Yüksek bir tepenin üstünde onları gördüm. Koşarak yanlarına vardım ve ellerini öptüm. 

Hz Peygamber (a.s.) “Nerdeydin?” diye sordu.
“Ya Resulullah! Ayakkabılarımı boyatmaya gitmiştim.” Dedim.
“Sen batı illerine gideceksin. Oradaki insanları irşat edeceksin” buyurdu.
Seyda “Ya Rasûlullah! Ben çok hasta ve fakirim oralara gitmeye ne gücüm nede param yeter” diye cevap verdim.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ebubekir (r.a.) dönerek “onun boya parasını ver” diye işaret eder.
Ben “Ya Rasûlullah! Onu kastetmemiştim” dedim.
Hz.Ebubekir (r.a.) ayakkabılarını göstererek“Sen git ayakkabılarının boya parasını bile biz veririz” buyurur. Seyda Hazretlerinin batı illerine yönelişi başlamış oluyor.

GENÇLİK DÖNEMİNDE YAŞANAN HADİSELER

Şeyh Fadlullah Hazretleri 15, 16 yaşlarında medresede eğitimine zor şartlar altında devam ederken, babası Şeyh Nasır Hazretleri bir teveccüh yapar. Teveccüh müritlerin manevi ilerlemesi açısından etkili, mürşidin nazar ve nefesiyle müridi etkileyip onu bir bakıma ruhi yükselişe hazırlamasıdır. Güneşe tutulan büyüteçlerin yoğunlaştırdığı güneş ışınlarının temas ettiği maddeleri yakmasına benzer.

İşte Şeyh Fadlullah hazretleri de gördüğü bazı hallerden dolayı babasına muhip olur.  Kendisi şöyle anlatır “Beni öyle bir hal almıştı ki bütün gün babamın sohbetlerini dinler, yanında hiç ayrılmazdım. Bir gün babama hissettiklerimi anlattım. Artık okumayı bırakıp, amel etmek istediğimi söyleyince, eliyle ‘haydi git, eğitim tamamlanmadan amel olmaz.’ Elinin o hareketi ile kalbim buz gibi oldu. Bendeki o hal kayboldu. Kendimi bir yabancı gibi hissettim ve derhal medreseye geri döndüm.”

O zaman medreselerde zor şartlar hâkim. Isınmak, yemek, su, tuvalet gibi ihtiyaçlar güçlükle temin edilebiliyor.  Çok soğuk havalarda abdest, banyo ve tuvalet ihtiyacı medrese dışında gideriliyor.
1970 yılında başından geçen bir hadiseyi şöyle naklediyor. “ Çok soğuk bir Şubat gecesinde gece namazına kalktığımda abdest için dışarı çıktım. Fakat baktığımda kulleteynin suyu donmuştu. Ne yapacağımı düşünürken arkadaşlardan biri buzu kırdı ve o sudan abdest aldık. Divana gelip evradımı çekmeye başladım. Bitirdiğimde bedenimde bir sıcaklık hissettim. Baktığımda buz bedenimi kesmiş ve her taraf  kan olmuştu. Tekrar gidip o buzlu su da abdest aldım. Şimdi kaloriferli evlerde, banyolarda sıcak su varken sabah namazına kalkmayan insanları düşündüğümde üzülüyorum.”

Kulleteyn; büyük bir havuz. İçinden su alınıp abdest ve gusül alınabiliyor. ( 105cm derinliğinde, 50 cm çapında, 206 lt su alan havuz).
Yemek ihtiyaçlarını köylüler gideriyor. Öğrenciler her gün bir tabak alarak evleri ziyarete giderler, o gün evde ne yemek pişmişse bir tabak yemek kendilerine verilir. Şeyh Fadlullah hazretleri anlatıyor “ Bir gün arkadaşlarla yemek almaya gittik. Medreseye döndüğümüzde hepimizin elinde bir tabak bulgur pilavı vardı. Etli yemek köye misafir geldiği zaman çıkardı. Et misafire ikram edilir suyu talebelere verilirdi. Öyle günlerden birinde bana da et suyu gelmişti. Bende kuru ekmeği içine doğradım ve yedim. O yemeğin lezzetini hala unutamam”.

Şeyh Fadlullah hazretleri naklediyor ;“ Biz eskiden senede bir portakal görürdük. Bazı meyveleri bilmezdik. Biz böyle zorluklar ve sıkıntılar içinde eğitimimizi tamamladık. Şimdi insanlar çok bolluk ve rahatlık içinde fakat hizmetleri ve amelleri çok az”.

Molla Muhyeddin hazretleri ve Şeyh Fadlullah hazretleri arasındaki münasebetler dikkat çekicidir. Şeyh Fadlullah hazretleri Hazret (k.s.) torunu olduğundan, Molla Muhyeddin hazretlerinin yanında önemli bir yere haizdir. Medreseye gelip derslere başlayınca Molla Muhyeddin hazretleri evden bir yatak getirilmesini ister. Diğer öğrencilere de yataklar toplanırken o yatağın en üste konulmasını tembihler. Yatağın üstüne bir şey konulunca Molla Muhyeddin hazretleri çok kızmaktadır. Bir gün gelen bir misafir namazını yetiştirmek için acele ederken ceketini Şeyh Fadlullah hazretlerinin yatağının üstüne koyar. Buna Molla Muhyeddin (k.s.) çok kızar. Dersi bırakır, ayağa kalkar. Ceketi yatağın üstünden alır, askıya asar.

Molla Muhyeddin (k.s.) “Subhanallah hiç dikkat etmiyorlar” der.

Şeyh Fadlullah hazretleri de içinden bu konuda hocasının çok hassas davrandığını bilir. O anda olan olayı dikkatle seyreder ve derse tekrar geri döndüklerinde Molla Muhyeddin hazretleri, Şeyh Fadlullah hazretlerini yanına çağırır “Molla Fadlullah “yatak benim evimden geldiği için benim böyle davrandığımı düşünüyorsun lakin bizim hassasiyetimiz Hazrete mutabaattır.”der ve Hazretle ilgili hadiseyi nakleder.
Yağmurlu bir günde halifeleri ile beraber Hazret (k.s.) merkade çıktıklarında hazretin arkasındaki yaşlı saliklerden biri elindeki bastonunu çamur olmasın diye oradaki Seyda ailesinden birine ait mezar taşlarından birine dayar. Hazret (k.s.) arkasını dönüp durumu gördüğünde ona çok kızar.

“Seyda tahinin merhameti olmasaydı seni tard ederdim. Sen nasıl bastonunu o kabirlere dayarsın” der. Hazret(k.s.) böyle davranırken, sen onların torununa bizim nasıl davranmamızı beklersin” diyerek bir edep dersi verir.
Öğrencilerden bazıları bir gün Şeyh Fadlullah hazretlerini kenara çekerler ve “Sen! Bizim hocamızı rahatsız ediyorsun. Sen! İçeri girip çıktığında hocamız her seferinde ayağa kalkıyor” derler.
Şeyh Fadlullah hazretleri dikkat eder, gerçekten salona her girdiğinde ve çıktığında kalem almak, kitap koymak bahanesiyle ayağa kalktığını görür. Çok müteessir olur. O günden sonra salona girip çıkarken çok dikkat edip, onları rahatsız etmemek için gayret eder.

Şeyh Fadlullah hazretleri 18 yaşındayken babası Şeyh Nasır hazretlerini kaybeder. O yıllar, zorlu yıllar... Sıkıntılar, acılar yeni görevler hep iç içe yaşanmıştır.
Babasının vefatı esnasında Şeyh Fadlullah hazretleri Baykan’da medresededir. Doğunun hava şartlarının ağır olduğu kış aylarıdır. Vefat haberini duyunca çok üzülür. O gece sabaha kadar Kuran-ı Kerim okur. Nurşin’e ulaşınca bir hafta her gece sabahlara kadar Kuran tilavetiyle meşgul olur. Artık ailenin sorumluluğu ağabeyleri ve O’nun omuzlarındadır.

ASKERE GİDİŞ

Uzun yıllar zor şartlar altında geçen eğitim, mum veya gaz lambası altında 4- 5 arkadaş ders çalışma, babasının vefatı Şeyh Fadlullah hazretlerinin göz rahatsızlığının ilerlemesine sebep olur. Askere gitmek için başvuru yapılacağı dönemde, muayene için Diyarbakır’a gelir. Terminalden taksiye binip tanıdıkları bir eczacının yanına gider. Arabadan inerken gözlükleri düşer ve camları kırılır. Taksicinin yardımıyla eczacının yanına gider. Eczacı akşam saati olduğu için O’na bir adres verip otele gönderir. “Gözlükleri ben yarına kadar tamir ettiririm” der. Taksiyle otele giderler fakat otel doludur. Kalacak bir yer de yoktur. Şeyh Fadlullah hazretleri ben ne yapacağım? Diye düşünürken kapıda bir asker belirir. Asker ne yaptığını sorar O’na. Meseleyi anlatınca “ Benim tanıdığım küçük iyi bir pansiyon var. İstersen seni oraya götüreyim” der. Şeyh Fadlullah hazretleri şöyle anlatıyor “O asker önde, ben onun iki adım arkasında yürüyorduk. Ne benden çok uzaklaşıyor nede bana çok yaklaşıyordu. Yavaş yavaş yürüyorduk. Küçük iki katlı bir evin önünde durduk.  Kapıyı çaldık kapı açıldı. Bir adam beni içeri buyur etti. Kimseyi rahatsız etmemek için tek kişilik oda istedim. Odalar iki yataklıydı. İki kişi ücreti ödeyip, yalnız kalmak istedim. 

Otelin sahibi “oteli bir ortakla beraber işlettiklerini ücretin yarısını alacağını kendisine düşen parayı almayacağını söylemiş ve eğer gece müşteri gelirse iki kişi ücreti, kimse gelmezse tek kişi ücreti alırım” der ve O’nu odasına yerleştirir. Akşam ve sabah kahvaltıda vereceğini söyler. Sabah kahvaltıda otelin sahibi “sen burayı nasıl buldun burayı herkes bilmez. Burası tanıdıkların geldiği küçük bir yerdir” der. Şeyh Fadlullah hazretleri “beni buraya bir asker getirdi” diye cevap verir. Otelin sahibi “siz buraya geldiğinizde yalnızdınız, yanınızda kimse yoktu”diyerek cevap verir.

Hazret’in (k.s.) torununu sıkıntılı anında yalnız bırakmamışlardır.
Göz muayenesi yapılan Şeyh Fadlullah hazretleri 15 derece miyop teşhis edilmiş ve göz bozukluğundan dolayı asker yapamayacağına dair rapor verilmiştir.

VEFATI


Resulü Ekrem (s.a.v) bir  hadis-i  şerifinde şöyle buyurdu:

    “Bir insanı sıkıntılı gününde teselli etmek için benden bahsedin.”

Yaşadığımız bu üzüntülü günlerde Rasulullah’ı (s.a.v) kaybeden Sahabei Kiram’ın acısını tahayyül edemiyoruz. Dilediği her an Rasulullah’ı (s.a.v) gören; cemaatinde bulunan; sevincine, hüznüne şahit olan; dertlerine onunla derman bulan Sahabe-i Kiram; Rasulullah’ı (s.a.v) kaybetmekle yeryüzündeki en büyük acıyı yaşadılar. Artık hepsi yetimliğin mahzunluğundaydılar. Resulü Ekrem (s.a.v) vefatından evvel sahabesine vefat edeceğine dair bir takım işaretler vererek onları buna alıştırmıştı. Sahabe artık öyle bir hâle gelmişti ki Resul-ü Ekrem’in (s.a.v) ahirette yaşadığına inanıyorlardı. Bir gün Resulullah (s.a.v) sahabesi ile birlikte otururken birden elini uzatıp geri çekti. Bunu gören sahabe: “Ya Rasulullah, bu davranışınızın sebebi nedir?” diye sordular. Resul-ü Ekrem (s.a.v) “Bana o anda cennet gösterildi ve üzümlerinden bir salkım alabilmek için uzandım. Eğer onu alabilseydim dünya durdukça onu yerdiniz.” dedi.

Resul-ü Ekrem (s.a.v) ölüm hastalığına safer ayında yakalandı ve rebiülevvel ayında aziz ruhunu teslim etti. Hastalığı sırasında bir gün yanına azatlı kölesi Ebu Muveyhibe’yi alarak Baki Kabristanı’ndaki meftunlar için dua etmeye gitti ve onlara şöyle dedi: “Sözler bizden evvel gittiğiniz için şanslısınız. Sizin ardınızdan çok karışık, onun ardından da daha da karışık ve zor günler yaşanacak.”  Bu sözüyle, ümmetinin  çeşitli sıkıntılarla imtihan olacaklarının haberini verdi.  Daha sonra Ebu Muveyhibe’ye (r.a.) döndü “Bana dünya hazinelerinin anahtarları ve bu dünyada ölümsüzlük, ardından da cennet sunuldu. Bununla Rabbim’e ve cennete kavuşma arasındaki seçim bana bırakıldı.” dedi. Ebu Muveyhibe: “Bu dünya hazinelerinin anahtarlarını ve ardından cennet gelen ölümsüzlügü seç.” dediğinde “Ben zaten Rabbime ve cennete kavuşmayı seçtim.” cevabını verdi. O günden sonra ateşli bir hastalığa tutuldu ve evinden çıkamayacak hâle geldi. Hz. Aişe validemizin odasında, onun kucağında Refik-i Âla’ya “yüce dosta” diyerek ruhunu teslim etti.

Haberi alan Hz. Ebu Bekir (r.a) evinden çıkıp hiç kimseyle konuşmadan Hz Aişe’nin yanına geldi. Rasulullah (s.a.v) yemen kumaşına sarılmış bir vaziyette cansız duruyordu. Hz Ebu Bekir, Resulullah’ın (s.a.v) yüzündeki örtüyü kaldırıp ağlamaya başladı. “Ya Rasulullah hayattayken güzeldin, şimdi daha da güzelsin.” diyerek alnından öptü ve örtüyü tekrar kapattı.

Rasulullah (s.a.v)  vefatından bir hafta evvel    Hz. Ömer’i (r.a) Suriye’ye sefere gönderdi. Hz. Ömer, Rasululah’ın (s. a.v) ağır hasta olduğunu duyduklarında orduyu toplayıp Medine-i Münevvere’ye geri döndüler. Medine’ye geldiklerinde Rasulullah’ın (s.a.v) vefat haberini alan Hz. Ömer (r.a.), haberi kabullenmek istemedi. Hz. Ebu Bekir (r.a.), “Otur ey Ömer! Dinle!”  dediyse de Hz Ömer (r.a.), bir türlü sakinleşmiyordu. Kılıcını çekip “Kim Resulullah öldü derse onun başını vururum!” diyordu.

Hz Ebu Bekir (r.a) bu acı haberi insanlara duyurmak için dışarı çıktı ve şöyle hitap etti: “Ey Müslümanlar! Sizden kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür. Ama kim Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki Allah diridir ve ölmez.” Sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz. Kim sözünden geri dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri ödüllendirir.” Sahabe-i Kiram sanki bu ayet-i kerimeyi ilk kez duyuyorlarmış gibi hissettiler. Hz Ömer (r.a) bu ayet-i kerimeyi duyunca bayıldı.

Artık Rasulullah’ın (s.a.v) geri gelmeyeceğini anladılar ve mahzun bir hâlde birbirlerine sarılarak bu acıya dayanmaya çalıştılar.
 
    Resul-ü Ekrem (s.a.v) hayatı boyunca Allah-u Te-âlâ’nın emir ve yasaklarını insanlara bildirdi. Onlara haramları, helalleri, Kuran ahlakını, sünnet-i seniyyeyi öğreti. Vefat ettiği zaman Müslümanlar Allah’a nasıl kul olacaklarını biliyorlardı. Artık Resul-ü Ekrem (s.a.v) olmadan hayatlarına devam edeceklerdi. Kim Resul-ü Ekrem’in (s.a.v) gösterdiği yoldan sapmadan dosdoğru yürüdüyse kurtulanlardan oldu, kim de o yoldan saptıysa Resul-ü Ekrem’den (s.a.v)  uzaklaştı, hem dünya hayatını hem ahiret hayatını cehenneme çevirdi. Şimdi bizler de Saha-be-i Kiram’ın yaşadığı bu büyük acının bir nebze benzerini, Resul-ü Ekrem’in (s.a.v) “Ümmetimin âlimleri benim varisimdir.” hadis-i şerifinde bahsi geçen zamanımızın büyük âlimlerinden Üstadımız Seyda Şeyh Fadlullah Hazretlerinin kaybıyla yaşıyoruz.

VE GERİDE KALANLAR

Şehitler gibi enbiya ve evliya olan kullar Allah yolunda olup diridirler. Bu “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Bilakis onlar diridir, ama siz bunun şuurunda değilsiniz.” ayet-i kerimesiyle sabittir. Böyle insanlar için “Dünyasını değiştirdi.” demek gerekir. Onlar için ölüm bir odadan başka bir odaya geçmek gibidir. Abdullah Dehlevi Hazretleri bu konuyu şöyle açıklıyor: “Ruhun ölmediğini âyet-i kerime ve hadis-i şerifler bildiriyor. Ruh şuur sahibidir, ziyaret edenleri tanır. Evliyanın ruhu, diri iken de, öldükten sonra da, yüksek mertebededir; öldükten sonra da kerameti görülür. Keramet sahibi olan ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerame-ti yaratan Allah’tır. Her şey O’nun kudreti ile olur. Her insan, O’nun kudreti karşısında diri veya ölü iken de hiçtir. Allah-u Teâlâ’nın bir evliyası vasıtası ile bir kuluna ihsanda bulunması, şaşılacak bir şey değildir. Diri iken de, ölü iken de o, bir şey yaratamaz. Ancak Allah-u Teâlâ’ın yaratmasına vasıta olur.”

Seyda’nın (k.s) hayattaki maneviyatı ile vefatından sonraki maneviyatı yine aynıdır. Biz O’ndan bugüne dek nasıl fayda görüyorsak bundan sonra da fayda görmeye devam edeceğiz. Yeter ki biz gerçek bir mürid olup bağlılığımızı devam ettirelim.

Seyda Hazretleri hayatta iken ruhu ten kafesinin içerisinde tutsaktı. Şimdi ise ten esaretinden kurtuldu.  Mürşidi kâmil kullar, vefatlarından sonra kınından çıkmış kılıç gibidirler. Artık daha keskindirler. Allah dostları için dünya, sıkıntı ve zahmet yeridir. Ölüm ise vuslattır; sevgiliye, hasreti çekilene kavuşmaktır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası Akşemsettin Hazretleri bir şiirinde:

Müridin kalbi şeyhi ile rabıta hâlinde olup ondan gelecek feyz ve bereketlere açık ise vefatından sonra da şeyhinden istifade etmeye devam edecektir. Ancak müridin hâli Allah-u Teâlâ’nın rızasından uzak ise fayda göremeyecektir. 

Seyda (k.s) yıllar önce sohbetlerinden birinde Abdulkadir Geylani Hazretleri hakkında anlattığı bir kıssa üzerine şöyle söyledi: “Bugün bizim Abdulkadir Geylani Hazretleri’nden himmet isteyip fayda görmememizin sebebi, hâşâ O’nun himmetini yitirdiğinden midir yoksa bizim gafletimizden midir? Ben şu anda vefat etsem benden sonra müridlerim gerçek mürid olursa benden istifade etmeye devam edeceklerdir.”

Seyda (k.s), ahir zamanda bizler için gönderilmiş bir lütuftu. Kimimiz değerini bildik ve O’nu dinlemeye, anlamaya çalıştık; kimimiz ise O’nu tanımayı yarına erteledik. “Baki olan Allah’tır ve her canlı ölümü tadacaktır.” ayet-i kerimesini hatırımızdan çıkardık. Sahip olduklarımız her an bizimle kalacak sandık; ama “en sevgilisine”, Rasulullah’a (s.a.v), dahi ölüm hakikatini yaşatan Allah-u Teâlâ üstadımıza da bunu yaşattı.

İnsanın dünyaya ne için gönderildiğini ve dönüşün ancak Allah’a olduğunu anlaması için acaba kaç kayıp yaşaması gerekir? Ne zaman dünya telaşından sıyrılıp Allah’a tam manasıyla iyi bir kul olur?

Artık geride kalanlar için toparlanma zamanı geldi. Burada bizlere üç vazife düşüyor. Bunlardan ilki: İslamiyet konularındaki hassasiyetimizi daha da arttırmaktır. Seyda (k.s) bize her nasihatinde itikat, sünnet ve tarikat esaslarından bahsederdi. Bize gereken her şeyi öğretti ve gitti. Artık bizler bildiklerimizi en iyi şekilde yerine getirip Allah’a giden yolda dosdoğru olalım. İlk kaybedenler İslamiyetin emirlerine aykırı davrananlar olacaktır. Tarikattan uzaklaşmaya en çok sebep olan neden, sünneti seniyye den uzaklaşmaktır. Sünnetleri terk eden insan zamanla önce vacipleri sonra farzları terk eder. Kim bunlara dikkat etmezse mutlaka ayağı kayacaktır.

Seyda’nın (k.s) bize verdiği nasihatlerin kıymetini bileceğiz. Bildiklerimizle amel edeceğiz. Eskiden ayağımız kaydığında bizi düştüğümüz yerden kaldıran, dağılsak da toparlayan şefkatli baba kucağındaydık. Şimdi Seyda’nın (k.s) bize öğrettikleriyle dimdik ayakta durma vakti geldi.

İkincisi: Tasavvuf derslerimizdir. Seyda’nın (k.s)bizlere verdiği her ders vacip hükmümdedir. Nasıl vitr-i va-cib namazımızı terk etmiyorsak rabıtamızı, hatmemizi ve evradımızı terk etmeyeceğiz. Seyda’nın (k.s) bize vermiş olduğu rabıta, vird, hatme gibi tarikat derslerinin her biri altın değerindedir. Seyda’nın (k.s) bize verdiği bu hediyelere sıkı sıkı sarılacağız ve değerini bileceğiz.

Seyda (k.s) ahir ömrünü Nurşin’de geçiriyordu. Biz onu görmesek de orada olduğunu biliyorduk, amellerimize ve rabıtamıza devam ediyorduk. Seyda (k.s) şimdi de Nurşin’de; fakat artık mana âleminde. Mana âleminde büyüklerden istifade etmek, dünya hayatında istifade etmekten daha kolaydır.

Bize düşen üçüncü görev ise: Seyda’nın (k.s) emanetlerine sahip çıkmaktır. Seyda (k.s) ardında medresesini, ilim tahsili yapmış ve amel etmiş birbirinden değerli evlatlarını,  ayrıca bizi de birbirimize emanet olarak bıraktı. Seyda’nın açmış olduğu hiçbir kapıyı kapatmayacağız, yaktığı hiçbir ışığı söndürmeyeceğiz. Bu da ancak sohbetlere devam etmekle, aramızdaki kardeşlik bağını koparmamakla olur. Eskiden aramızda ayrılıklar yaşansa da Seyda (k.s) geldiğinde hepimiz bir araya gelirdik. Şimdi şeytanın ve nefsimizin tuzaklarına düşmeyeceğiz.

Şeyh Edebali’nin (k.s) Osman Gazi’ye vasiyetinde yer alan “Onlar küsecek, biz barıştıracağız; onlar gidecek, biz getireceğiz.” nasihatinde olduğu gibi kalbi hastalıklarımızın esiri olmayacağız. Kimseyi incitmeyeceğiz, incinmeyeceğiz Bir söz söylerken on kere düşünüp bir kere söyleyeceğiz. Bir kardeşimizin kalbini kırarsak ve bu onun cemaatten uzaklaşmasına sebep olursa bu çok büyük bir vebaldir. Seyda’ya (k.s) ve birbirimize olan muhabbetimizi daha da kuvvetlendirecek davranışlarda bulunmalıyız.

Artık üstadımıza kendimizi hatırlatmanın tek yolu işlediğimiz güzel amellerdir. Çünkü biz onun hesabı carileriyiz. Okuduğumuz her Kur’ an ayeti, işlediğimiz her hayır amel onu makamında memnun edecektir ve Allah katında derecesini yükseltecektir. İşlediğimiz kötü amellerimizden de haberdar olur ve onu kabrinde rahatsız eder.

Nurşin yolu her daim bidat ve hatalardan uzak kaldı, bundan sonra da böyle temiz ve değerli kalacak. Seyda’mızın (k.s) bize gösterdiği bu aydınlık yol kapanmadı. Hepimizin sahibi bizi bu yolda yalnız bırakmayacak ve bize fayda sağlamaya devam edecek. Allah-u Teâlâ Seyda’mızın ve büyük zatların himmetlerini üzerimizden eksik etmesin.

Kelâmı¸ sözü ve özüyle İslâm’ın yolunda geçen bir örün meyvelerini gördüğümüz Devlethâne-i Seyda; mürşitlerin nasıl öldükten sonra dipdiri yaşadığını¸ çevrelerinde birer ilim merkezi ve muhib insan selini nasıl meydana getirdiklerini müşâhede ettik. Eserleri ve nesli bu muzdarip topluma diriliş nefhası veren bu yolun¸ daha nice hizmetlere vesile olmasını Hak Teâlâ’dan diler¸ şefaatlerine nail olabilmeyi umut ederiz.

“Didârını parem dedikçe örttü nikâbı yâr¸
    Bildim ki ben ve talebim bana hicâbı yar.”