Bir Yolmuydu Gittiğim...

biryolmugittigimLacivert kapaklı, kalın dosya ne zamandır masasının üstünde duruyordu. Dosyadaki yazıları okurken elindeki kurşun kalemi, parmaklarıyla tutacak şekilde sürekli olarak birkaç santim yukarı fırlatıyor; baş, işaret ve orta parmağını birlikte kullanarak yine yakalıyordu. Fakat nedense en son, kalemi tutma girişimi diğerlerinin aksine başarısızlıkla sonuçlanmış, bu sefer kalemi yere düşürmüştü. Kalemi almak için sandalyesinden doğrulduğunda saate yönelen gözleri vaktin bir hayli ilerlemiş olduğunu fark etti. Fakat yine de demin bıraktığı dosyayı eline almaktan vazgeçmedi. Kaldığı yerden okumaya devam etti. Okudu, okudu, birkaç defa aynı yere gitti geldi gözleri… Bir cümleyi anlamak için aynı yeri dört defa okuduğunu fark edince yorulduğunu anladı ve dosyayı ani, güçlü bir hareketle kapadı. Elindeki kalemi masanın başka bir köşesine fırlattı. Sandalyesine yaslandı, başını ellerinin arasına alıp birkaç saniye öylece bekledi. Evet yorulmuştu, bugünlük bu kadar yeterdi…

 

BİR YOL MUYDU GİTTİĞİM…

Lacivert kapaklı, kalın dosya ne zamandır masasının üstünde duruyordu. Dosyadaki yazıları okurken elindeki kurşun kalemi, parmaklarıyla tutacak şekilde sürekli olarak birkaç santim yukarı fırlatıyor; baş, işaret ve orta parmağını birlikte kullanarak yine yakalıyordu. Fakat nedense en son, kalemi tutma girişimi diğerlerinin aksine başarısızlıkla sonuçlanmış, bu sefer kalemi yere düşürmüştü. Kalemi almak için sandalyesinden doğrulduğunda saate yönelen gözleri vaktin bir hayli ilerlemiş olduğunu fark etti. Fakat yine de demin bıraktığı dosyayı eline almaktan vazgeçmedi. Kaldığı yerden okumaya devam etti. Okudu, okudu, birkaç defa aynı yere gitti geldi gözleri… Bir cümleyi anlamak için aynı yeri dört defa okuduğunu fark edince yorulduğunu anladı ve dosyayı ani, güçlü bir hareketle kapadı. Elindeki kalemi masanın başka bir köşesine fırlattı. Sandalyesine yaslandı, başını ellerinin arasına alıp birkaç saniye öylece bekledi. Evet yorulmuştu, bugünlük bu kadar yeterdi…

biryolmugittigim

Oturduğu yerden kalkıp sandalyesine astığı ceketini yine ani bir hareketle kapıp yürümeye başladı. Hem hızlı adımlarla yürüyor hem de ceketini giymeye çalışıyordu. Merdivenleri hızlı hızlı inip arabasının kapısına geldiğinde anahtarlarını aramaya koyuldu. Nihayet bulmuştu. Arabaya biner binmez cd çalara yöneldi. Bu kadar yorgunluğun üstüne hafif bir klasik müzik iyi giderdi…

İnceden bir yağmur yağıyordu. Nedense bugün hemen eve gitmek gibi bir isteği yoktu içinde. Yağmurun hızına eşlik etmek istiyordu arabasıyla, yağmur yağdıkça gitmek, gittikçe de yağmur yağsın istiyordu. Arabasının hızı bilinmezliği derinleştirdikçe ruh dünyası da ona ayak uyduruyordu. Düşünceleri derinlere kayıyor, kayıyordu… Sanki elleri direksiyonu değil de düşüncelerinin yönünü kontrol ediyordu.

Her gün aynı şeyleri yapıyordu: Sabah 08:00’de kalkıyor, 09:00’da işinin başında oluyordu. Öğlene kadar durmak bilmeden çalışıyor, öğlen arası arkadaşlarıyla hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra yine işinin başına dönüyordu. Öğleden sonra da değişen pek bir şey olmuyor, aynı hız ve tempoyla işine devam ediyordu. Arada annesi, babası arıyordu; aslında kendisinin arayıp sorması gerekirken anne ve babasına çoğu zaman ayıracak vakit bile bulamıyordu:

-(Hüzünle karışık…) Oğlum nasılsın? Çok zamandır duyamadık sesini.
-Annecim iyim de biraz yoğunum şu sıralar, siz nasılsınız?
-Biz de iyiz oğlum, seni özlüyoruz.
-Annecim şimdi halletmem gereken bir mesele var, ben sizi daha sonra arayayım mı?
-Peki oğlum, sağlıcakla kal. Babanın da selamı var.

Ve çoğu zaman anne babasını tekrar aramayı unutuyordu, aklına geldiğinde zaten annesi yeniden aramış oluyordu.

Peki kurulması zaman alan ve emek isteyen dostluklar… Dostları… İki iyi dostu vardı: Murat’la Kemal… Sahi onlarla şöyle oturup adamakıllı konuşmayalı ne kadar zaman olmuştu? Murat hep arardı, ama kaç zamandır neden sesini duymamıştı? Ya da acaba Murat’ın sesini duymamasının nedeni kendi vefasızlığı olabilir miydi? Sahi bir kere akıl edebilmiş miydi Murat kendisini aramadan onu aramayı? Belki de kızmış, kırılmıştı Murat; başına kötü bir şey geldiyse de arayıp sormadığı için hiç haberi olmamıştı.

Kemal’le zaten aynı iş yerinde çalışıyorlardı. Onu her gün görüyor, muhakkak üç beş çift laf ediyorlardı. Ama öyle bile olsa son zamanlarda Kemal ile ilgili olarak ne kadar az şey biliyordu. Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi hâlbuki.

Bir yerlerde yanlış yapıyor olmalıydı… Gittikçe yalnızlaşıyordu. Daha doğrusu gittikçe işkolikleşiyor, işinin dışındaki her şeyi kendinden uzaklaştırıyordu. Peki böyle mi olmalıydı hayatı? Sadece kendisi ve işi…

Ama bunca zaman hayatını bu şekle getirebilmek için uğraşmamış mıydı? En iyi okullarda okumuş, yemeden içmeden ders çalışıp ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği’ni kazanmamış mıydı? Yıllarca şu an bulunduğu noktaya gelebilmek için mücadele vermemiş miydi? Şimdi Türkiye’nin sayılı firmalarından birinde çalışıyor olması da çok çalışması için yeterli bir sebep değil miydi? Peki ya neden yıllarca dişiyle tırnağıyla çalışarak geldiği yer artık kendini tatmin etmiyordu, neden işinin en iyisi, aranan elemanıyken bütün bunlar kendisini mutlu etmeye yetmiyordu? Ne için yapıyordu bütün bunları, kazandığı para maddi olarak her şeyi dört dörtlük etmeye yeterken ruh dünyası neden darmadağınıktı? Bundan sonraki amacı ne olmalıydı? Ya da kendine nasıl bir amaç belirlemeliydi ki ona ulaştığında amacı değersiz hâle gelmesin?

34 yaşına gelmişti. Hâlâ bir yuvası yoktu, eve gidince çocuk sesleri yerine soğuk duvarlar karşılıyordu kendini. Amaaan! Baba olmak zaten ona göre değildi, zaten günü birlik ilişkiler onun için daha cazipti, neden evlenip de kendine yük alacaktı ki? İyi de ya Çetin, İsmail, Mert, Ömer… Hepsi okuldan arkadaşıydı, şimdi hepsinin de ikinci çocukları olmuştu ve hepsi de kendisinden daha mutlu, kendinden daha az yalnızdı.

Hayır, hayır muhakkak bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıydı? Hayatının geri kalan kısmını bu şekilde amaçsız ve tek düze geçirmek istemiyordu. Öyle bir şey bulmalıydı ki, öyle bir şey olmalıydı ki hayatının bundan sonrası, öncesinin anlamsızlığını silecek kadar anlamlı olmalıydı… Her gün yeniden doğmalı, her yeni güne uyandığında yeniden doğmuş gibi olmalıydı. Her yeni güne uyanmanın mutluluğunu yaşayarak uyanabildiği için de şükretmeliydi. Aldığı her nefes önemliydi ve aldığı her nefesi aldıran varlığı her an duya duya  yaşamalıydı. İşi, O’nun rızasını gözeterek anlam kazanmalıydı. Sürekli onu düşünerek dünyalık bir işi bile ibadet hâline çevirmeliydi… Konuştuğu, gördüğü herkesi Yaratanından dolayı önemsemeliydi. Vakit ayırmalıydı onlara; vakit ayırmalıydı anne-babasına, sevdiklerine… Çevresine her baktığında Yaratan’ın eşsiz gücünü bir kez daha fark edebilmeliydi, her defasında bir önce baktığında fark etmediği güzellikleri fark edebilmeliydi. Bu güzellikleri ona sunan Rabbine durmadan şükretmeyi istemeliydi. Gören gözü için, duyan kulağı için; tutan eli, yürüyen ayağı için…

Yağmur durmuştu, yağmur durunca o da durdu. Arabasının kapısını açıp dışarı çıktı. Ilık hatta hafif üşüten bir hava… Deniz kokusu toprak kokusuna karışık… Hafif bir rüzgar…

Arabaya yasladı sırtını, gözlerini denize çevirdi. Kimsecikler yoktu etrafta. Besbelli bayağı uzaklaşmıştı şehirden…

Başını gökyüzüne çevirdi, tam o esnada bir sesle irkildi:
-Allâhu Ekber Allâhu Ekber. Allâhu Ekber Allâhu Ekber.
-Eşhedü en lâ ilâhe illâllah Eşhedü en lâ ilâhe illâllah
-Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah
-Hayye ale's-Salâh Hayye ale's-Salâh
-Hayye ale'l-Felâh Hayye ale'l-Felâh
-Allâhu Ekber Allâhu Ekber
-Lâ ilâhe illâllah

Çoktandır dinlememişti sanki, sanki yüzyıllardır… Dedesi geldi aklına, kendisini ilk kez camiye götüren dedesi… İlk namazını kıldıran ve ezanın anlamını öğreten dedesi… Hatırlıyordu: “Hayye ale'l-Felâh ne demektir?”  diye sorduğunda dedesinin “ Haydi kurtuluşa.” dediğini… Acaba bu an da onun için bir kurtuluş muydu? Yıllardır hatırlamadığı bu olay gerçekten onun kurtuluşu mu olacaktı? Öyle olmasını çok istedi içinden. Önce iki damla yaş… Peşinden hıçkırıklar… En son beşinci sınıfta ağlamıştı, kardeşini dövdüğü için annesi de ona bir tokat atmıştı. Şimdi bir şefkat tokadı mıydı onu böyle ağlatan…

Duramazdı daha. Arabada su olacaktı, aldı eline. Hatırlayabildiği kadarıyla aldı abdestini. Hâlâ dinmiyordu gözyaşları… Sonra denizin durumuna göre bir kıble tayin etti kendine, denizi arkasına alıp yöneldi kıblesine. Çoktandır unutmuş olduğu Allah’ının durdu divanına. Hâlâ boşanmakta yaşlar… Hâlâ titremekte vücudu… Bitince namazı ya da hatırlayabildiği ölçüde bitirince namazını selam verdi önce sağına, sonra soluna. Tespihini çekti uzun uzun. Sonra el açtı, af diledi boşa geçen yıllarına, yardım istedi bundan sonrası için. Saatlerce öyle kalakaldı, kaldıkça ağladı, ağladıkça kaldı…