İnsanın "Bu Yere De Ne Oluyor?" Dediği Gün

Hak Teâlâ sanki insana "O cansız yer bile, kıyamet koparken hareket etmeye başlarken, senin hareket etme ve gafletten uyanma zamanın gelmedi mi?" demek istemiştir. "O (dağı), Allah´ın haşyetinden paramparça olmuş ve korkmuş olarak görürsün" (Haşr, 21) ayeti de buna yakın bir iadedir. Bil ki "zelle", alışılmış olan hareketler için kullanılır; "zelzele" ise, kendisinde tekrar manası mevcut olduğu için, şiddetli-büyük hareketler için kullanılır. İşte bu hareketin şiddetli oluşundan ötürü, Allah Teâlâ bu sarsıntıyı, büyük olarak niteleyerek, "Kıyametin sarsıntısı, büyük bir şeydir." (Hacc,1) buyrulmuştur.

İnsanın  "Bu Yere De Ne Oluyor?" Dediği Gün

Allahu Teâlâ zilzal  suresinde insana gafletten uyanması gerektiğini hatırlatır. Dünyanın sonunun nasıl olacağını bize haber verir. Bu surede kıyamet  gününün dehşetinden bahsedilmektedir. Bu surede mü’minlere ve kafirlere hitap vardır. Bu sûre sekiz ayetdir, Mekke´de nazil olmuştur.[1]

Allah Teâlâ, "Onların Rableri nezdindeki mükafaat... Adn cennetleridir" (Beyyine, 8) buyurunca, insan sanki, "Bu ne zaman olacak Ya Rabbi?" demiş de, buna cevaben Cenâb-ı Hak, "Yer, kendisine ait şiddetli bir zelzele ile zelzeleye uğratıldığı zaman..." buyurmuştur. O gün geldiğinde mü’min kullar, bütün alem bir korku ve endişe içine girerken, mükafaatını elde edecekdir. Mü’min kullar o günde emin ve güvenlik içinde olacaktır. "Onlar o gün o müthiş korkudan emindirler." (Nemi, 89) ayetinde bildirildiği gibi.

Allah Teâlâ önceki sûrede kâfirlerle ilgili tehdidden bahsedilmiştir.

"O gün bir takım yüzler ağarır; bir takım yüzler ise kararır." buyurup, peşisıra da, "Yüzleri kararanlara gelince... Ama yüzleri ağaranlara gelince..." (Al-i Imran, 106-107) buyurmuş olmasıdır. Hak Teâlâ, daha sonra Zilzâl Sûresi´nin sonunda, her iki hususu birlikte getirerek, zerre kadar hayır ve zerre kadar şerden bahsetmiştir.[3]

Hak Teâlâ sanki insana "O cansız yer bile, kıyamet koparken hareket etmeye başlarken, senin hareket etme ve gafletten uyanma zamanın gelmedi mi?" demek istemiştir. "O (dağı), Allah´ın haşyetinden paramparça olmuş ve korkmuş olarak görürsün" (Haşr, 21) ayeti de buna yakın bir iadedir. Bil ki "zelle", alışılmış olan hareketler için kullanılır; "zelzele" ise, kendisinde tekrar manası mevcut olduğu için, şiddetli-büyük hareketler için kullanılır. İşte bu hareketin şiddetli oluşundan ötürü, Allah Teâlâ bu sarsıntıyı, büyük olarak niteleyerek, "Kıyametin sarsıntısı, büyük bir şeydir." (Hacc,1) buyrulmuştur.

Mücâhid, burada birkaç manadan bahsedildiğini ifade eder. "Bu ayette bahsi geçen zelzele ile, sûra ilk nefha (üfürüş) kastedilmiş olup, bu tıpkı, "O gün sarsan sarsacak, onun ensesine binecek olan da ardından gelecek" (Nâziat, 6-7) ayetleri gibidir. Bu ayetler de, "Yeryüzü birinci nefhada (üflenişte) sarsar; daha sonra ikinci kez sarsar ve içindeki ölüleri çıkarır" manasınadır. İşte bu ölüler, yeryüzündeki "ağırlıklardır" (Zilzal, 2) demiştir. Diğer alimler de, "Bu ayette bahsedilen zelzele, ikinci zelzeledir. Bunun delili ise, Hak Teâlâ´nın, yeryüzünün ağırlıklarını çıkarma işini, bu zelzelenin ayrılmaz bir özelliği kılmış olmasıdır. Çünkü yeryüzünün, ağırlıklarını çıkarma işi, ancak ikinci zelzelede olacaktır" demişlerdir. [7]1) buyurmuştur.
"Yer, ağırlıklarını çıkardığı zaman..." (Zilzâl, 2). "Yer, ağırlıklarını çıkardığı zaman" buyurarak, bu "ağırlıklar" ile, yerin içindeki defineleri kastetmiştir. Yer içindeki defineleri dışarı atınca, yeryüzü altınlarla dopdolu olur, ama hiç kimse dönüp bunlara bakmaz. Buna göre altınlar, insanlara seslenerek "Hani sen, dinini ve dünyanı, benim uğruma harab etmiyor muydun? " der. Yahut bu hazinelerin ortaya çıkarılmasının hikmeti, HakTeâlâ´nın, "O gün bunlar, cehennem ateşinde kızdırılacak ve o´kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlancak" (Tevbe, 35) sırrının tecelli ettiğini göstermektir. Bu ayetteki sarsıntı ile, ikinci sarsıntının, yani kıyametin kopmasından sonraki sarsıntının kastedildiğini söyleyenler ise demişlerdir ki: "Yeryüzü ağırlıklarını, yani içindeki ölüleri (cesetleri), tıpkı annenin çocuğu´dipdiri doğurduğu gibi, diri olarak ortaya kor" demişlerdir. Yeryüzünün, ölüleri defnedildiği gibi ölü olarak dışarı attığı, Allah Teâlâ´nın daha sonra bunları dirilttği de söylenmiştir.

b) "Eskâ" (ağırlıklar), "yeryüzünün sırları" manasınadır. Dolayısıyla o gün sırlar ortaya çıkar. Bundan ötürü Hak Teâlâ, "O gün (yer) bütün haberlerini anlatacak böylece senin lehine veya aleyhine şahadette bulunacak" buyurmuştur.
"Ve insan, "Buna ne oluyor?" dediği zaman..." (Zilzâl, 3). Bu sözü kafirlerin söyleyeceği rivayet edilmiştir. Nitekim onlar, "Bizi uykumuzdan kim uyandırdı" (Yasin, 52) derler¬ken; mü´min kimse, "İşte bu Rahman´ın va´dettiği ve peygamberlerin doğru olarak haber verdikleri şeydir." (Yasin- 52) derler. Bu sözün, hem mü´minler, hem kafirler tarafından söylenecek bir söz olduğu da söylenmiştir. Yani alabildiğine nankör, sabırsız ve işi gücü gaflet ile cehalet olan zalim insan, "Bu yere de ne oluyor?" diyecektir. Bu bir soru değil, aksine kulakların hiç duymadığı, dillerin ifade edemeyeceği ilginç şeyler gördüğü için insanın hayretini ifade için söylediği bir sözdür. Bundan ötürü Hasan Basrî, bu sözün hem günahkâr hem de kâfir kimselerin birlikte söyleyecekleri bir söz olduğunu söylemiştir.[14 Çünkü kişi bu sözle kendi kendini kınamakta, pişmanlığını ifade etmektedir. Binâenaleyh o, "Ey nefsim, şu yere de ne oluyor ki böyle yapıyor" demek istemiştir ki bu da, "Ey nefsim bunun sebebi sensin. Çünkü sen günah işlemeseydin, yer böyle yapmazdı" demektir. İşte kafirler böyle derken, mü´minler de, "Bizden endişe ve tasayı gideren Rabbimize hamd olsun"(Fâtır, 34) derler.[15]

"O gün yer, bütün haberlerini anlatacaktır"(Zilzal, 4). Yeryüzü adeta asilerden şikayette bulunup, Allah´a itaat edenlere teşekkür ederek, "Falanca üzerimde namaz kıldı, zekat verdi, oruç tuttu, haccetti. Falanca ise inkarda, zinada, hırsızlıkta ve zulümde bulundu" der. Bu durumda kafir bir an önce cehenneme sürülmeyi arzu eder.
Hz. Ali (r.a), Beytü´l-mâl´deki işini bitirip, orada iki rekât namaz kıldı ve "Ey Beytü´l-mal, seni hak ile doldurduğuma ve hak ile boşalttığıma şahidlik yap" diye dua etti. "Çünkü Rabbisi kendisine vahyetmiştir" (Zilzâl, 5).

"O gün insanlar amelleri kendilerine gösterilmek için bölük bölük döneceklerdir" (Zilzâl, 6).
"eştât" kelimesi hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) Kıyamettekilerin bir kısmı, durak yerlerine binitli olarak, güzel elbiselerle, yüzleri bembeyaz ve önlerinde, "işte Allah´ın velileri" diye nida eden bir münadi bulunduğu halde giderlerken; diğer bir kısmı yüzleri simsiyah, yalın ayak, baş açık, zincirlerle ve bukağılarla bağlı olarak ve önlerinde "işte Allah´ın düşmanları" diye nida eden bir münadi bulunduğu halde götürülürler.

2) "Eştât" kelimesi, her fırka, kendi benzeriyle birlikte, yani yahudi yahudi ile hristiyan hristiyan ile birlikte olur." demektir.

3) Bu, "Yeryüzünün her bölgesinden gelerek" demektir.

Hak Teâlâ daha sonra, bu gelişin maksadını anlatarak, "Amelleri kendilerine gösterilmek için" buyurmuştur. Bazıları bu ifadeye, "Amel defterlerini görmeleri için..." manasını vermiş ve "Çünkü amel defteri kişinin önüne konur ve "işte talakın, işte alış verişin işte..." Sen bunu gördün mü?" denir. Halbuki görünen şey, yaptıkları değil, yazılı olan şeylerdir" demişlerdir. Bazıları da, "Amellerinin karşılığını görmek için..." manasını vermişlerdir. Bu karşılık da cennet veya cehennemdir. En uygun karşılık olduğu için ceza (karşılığına) yerine, "amelleri" kelimesi kullanılmıştır. Böylece o ceza (karşılık) amelin bizzat kendisi gibi olmuş olur. .Halbuki bu gibi yerlerde mecazi mana, hakiki manadan daha uygun ve kuvvetli olur. Hz. Peygamber (s.a.s) bu ifadeyi, yâ´nın fethasıyla "Görsünler idye" şeklinde de okumuştur.[21]
 "İşte kim, zerre ağırlığınca bir hayır yapıyorsa, onu görecek. Kim de zerre ağırlığınca şer yapıyorsa, onu görecek..." (Zılzâl, 7-8). Ayetteki, tabiri, "zerre kadar" demektir. Kelbî, "Zerre, karıncanın en küçüğüdür" derlerken, İbn Abbas, şöyle demektedir: "Avucunu toprağa koyup da daha sonra kaldırdığında, işte oraya yapışan toz zerreciklerinden her biri, "miskâl-i zerre"dir. Binâenaleyh, ister iyi ister kötü, ister az, ister çok olsun, Allah, kuluna, yaptığı bu şeyleri gösterecektir."[23] Hz. Peygamber (s.a.v) Ebû Bekir (r.a)´e "Ey Ebû Bekir, dünyada görmüş olduğun bu nahoş şeyler, kötülük zerresinin miktarlarıncadır: Ama Allah Teâlâ, senin için hayır miktar ve miskallerini, geriye bırakmaktadır. Böylece sen onları, kıyamet gününde tastamam elde edeceksin... "[25]demiştir. İbn Abbas, bu ayete, "İster   mü´min, ister kafir olsun, iyi veya kötü herhangi bir iş yaptığında, Allah, onu ona gösterir. Mü´mine gelince, Allah, günahlarını bağışlar, yaptığı hasenata karşı da, ona mükafaat verir. Kafire gelince, hasenatı reddedilir, günahları, yüzünden azab edilir" manasını vermiştir.

c) Kafirin iyilikleri, her ne kadar küfrü yüzünden batıl ve geçersiz olsa bile, ne var ki, yine tartılma işi, kafir hakkında da söz konusudur. Böylece, o haseneleri, küfrünün cezasından dolayı, geçersiz addedilir.

d) Ayette, "Saîd kimselerden, kim zerre miktarı hayır işlerse o onu görür; şakî kimselerden de kim zerre miktarı kötülük işlerse, o da onu görür" manası kastedilmiştir.[26]
Günah, her ne kadar az olsa bile, günah işlemede, karşı tarafı hafife alma vardır. Hâlbuki Kerim, buna tahammül edemez. Taatta ise, tazim vardır. Her ne kadar az olsa bile, kerim, onu zayi etmez. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Zerre kadar hayırı küçük sanmaz. Çünkü sen, onca değersizliğine ve zayıflığına rağmen, benim bir zerremi zayi etmedin, onu nazar-ı dikkate aldın, o hususta tefekkür ettin ve onunla, Benim zatım ve sıfatlarım hususunda istidlalde bulundun ve o zaruri bir binit edinerek Bana ulaştın, beni tanıdın, beni buldun. Sen Benim zerremi zayi etmediğine göre, ben senin zerreni zayi eder miyim?" demek istemiştir. Esas olan, niyet ve maksattır. Yapılan amel az bile olsa, niyet halis olduğunda, netice elde edilmiş demektir.
Ama yapılan amel çok bile olsa, niyet bozuk olduğu için, maksat elde edilemez. Ka´b´dan rivayet edilen şu husus da bunu göstermektedir. "İyilik namına, herhangi bir şeyi küçük görmeyin. Çünkü bir kimse, Allah rızası için kullanılmak üzere, bir iğneyi dahi emanet olarak verse, cennete girer. Bir kadın da, Beyti Makdis in yapımı sırasında bir dane ile yardımda bulunduğu için, cennete girmeyi hak etmiştir.

Hz. Aişe (r.a)´den de şu rivayet edilmiştir: "Kendisinin yanında üzüm bulunuyordu. Derken bunu, yanındaki kadına ikram etti. O esnada bir dilence gelince, Hz. Aişe, o kadına, üzümden bir habbe de o dilenciye vermesini istedi. Hz. Aişe (r.a)´nin yanında bulunanlardan birisi buna güldü. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a), "Ayette bahsedilen zerre miktarı hayırlar, işte, bu gördüğünüz basit şeylerde bulunmaktadır" dedi ve bu ayeti okudu, belki de, Hz. Aişe (r.a)´nin maksadı, bunu yanındakilere öğretmekti. Yoksa Hz. Aişe (r.a) son derece cömertti (yani, salkımın tamamını o dilenciye verebilirdi).
Zübeyr, Hz. Aişe (r.a)´ye iki torba içinde yüz seksen bin dirhem gönderdi. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a), bir tabak getirilmesini emretti ve onu, halka dağıtmaya başladı. Akşam olunca da, "Ey cariye, iftarlığımı getir" dedi. Bunun üzerine cariye de, ekmek zeytin getirdi. Kendisine, "Kendisiyle et alıp da iftarımızı açacağımız kadar yanında dirhem bıraksaydın ya?!" denildiğinde de, "Eğer hatırlatsaydın, bunu yapardım" dedi.
Mukatil de, bu ayetin iki kişi hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Bunlardan birisi, kendisine bir dilenci gelip de, kendine az bir hurma, ekmek kırık döküğü ve bir miktar ceviz vermesini istediğinde, bu adam, "Bu bir şey değil. Biz, verdiklerimize karşılık ücret alacağız" derken; diğeri de, küçük günahları bir şey saymıyor ve "Bundan dolayı bana herhangi bir şey terettüp etme. Cehennem tehdidi, büyük günahlara karşı yapılmıştır" diyordu. İşte bu ayet, yapılacak hayrın miktarı az bile olsa, hayra teşvik etmek ve önemsiz sayılan günahlardan da sakındırmak için nazil olmuştur. Zira,  az olan o güzel şeyler birike birike bir yığın oluştururken, önemsenmeyen küçük günahlar da, yapıla yapıla büyük günah halini alır. İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s), "Velev ki, yarım hurma ile bile olsun, bunu tasadduk ederek, cehennem ateşinden korununuz. Bunu bulamayan da (o dilenciyi), güzel söz söylemek suretiyle başından savsın! En iyi bilen Allah Teâlâ´dır.
Salat ü selâm efendimiz Hz. Muhammed´e, onun âline ve onun ashabına olsun (amin)! " buyurmuştur.
 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "