NEFS-İ EMMARE Nefsin Çirkin Yüzü

Nefs-i emmare Kuran-ı Kerim’de kötülükleri alabildiğine emreden nefs olarak tarif edilmiştir. İnsandaki istenmeyen davranış ve fiillerin sebebi terbiye edilmemiş nefsin hâli olarak nitelendirilebilir. “İnsandaki nefis tek bir varlıktır. Fakat pek çok sıfatı ve hâli vardır.  O nefis, mana âlemine meylettiğinde “nefs-i mutmaine”, istek ve arzularına yöneldiğinde ise “nefs-i emmâre” (kötülüğü emreden nefis) olur.”.  Ayet-i kerimede  “nefs-i emare” kelimesinin kullanılmasının sebebi mananın kuvvetlenmesi içindir. Çünkü nefis ilk başta maddi şeylere alışır ve onlara âdeta âşık olur. Fakat manevi âlemi anlayıp ona meyletmesi, bir nefis için nadir görülen hadiselerdendir. O nefis için dünya istek ve arzularından sıyrılış ve inkişaf, ömrü boyunca çok ender vakitlerde olur. Genel olan bu durum, nefsin maddi âleme meyletmesi olup manevî âleme yükselmeye temayülü de nadir olunca, pek yerinde olarak bu olumsuzluk için “kötülükleri olanca şiddetiyle emreden nefis” denilmiştir.

Allah-u Teâlâ Kuran-ı Kerim’de “(Bununla beraber) ben, nefsimi tebrie etmem (Ben nefsimi temize çıkarmam.). Çünkü nefis, olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir. Ancak Rab’bimin esirgemiş bulunduğu müstesna. Çünkü Rab’bim gafur ve rahimdir.”[1] buyurmuştur.

Hz. Yusuf (a.s.) Mısır kralının karısı Züleyha tarafından odasına çağırılıp isteği reddedilince iftiraya uğrar. Bu hadisede Mısır kralına kötülük etmediğini belirtmek için, “Bu, gıyabında ona hainlik etmediğimi bilmesi içindir.” deyince, bu söz âdeta kendisini methetmesi ve tezkiye etmesi gibi olmuştur. Hâlbuki Allah Teâlâ, “Nefsinizi tezkiye etmeyin, temize çıkarmayın.”[2] buyurmuştur. Bundan dolayı Hz. Yusuf (a.s), “(Bununla beraber), ben nefsimi tebrie etmem (temize çıkarmam).” diyerek böylece bir istidrak yapmıştır. Buna göre ayetin manası, “Ben, nefsimi tezkiye etmem. Çünkü nefis, alabildiğine kötülüğü emreden, kötülüğe çok meyyal olan ve günahlara arzu duyandır.”[3] şeklindedir.

Hz. Yûsuf (a.s.),Mısır Azizi hakkında “Gıyabında ona hainlik etmedim.” deyince bu hainliğin, nefsinin arzu duymayışı, tabiatının meyletmeyişi manasında olmayıp nefsin olanca şiddeti ile kötülüğü emreden, insan karakterinin lezzetli olan şeylere karşı arzu duyulan bir özelliği olduğunu beyan etmiştir. O bu sözü ile hainlik etmeyişinin isteksizlik yüzünden değil, Allah korkusundan dolayı olduğunu ifade etmiştir.

Ayet, nefsin kötülüklerinden ancak Allah´ın rahmeti sayesinde uzaklaşabileceğine delalet etmektedir. Ayetin lafzı, her ne zaman o rahmet tahakkuk ederse, o vazgeçmenin de tahakkuk edeceğini göstermektedir.[4]

Nefs-i emmare nefis dereceleri arasında en aşağı ve en kötü derecede olanıdır. Kötülükleri emreder. Bu seviyedeki insan isteklerinin esiri olur ve şeytana itaat eder. Akıllı bir mümin, nefs-i emmaresi ile devamlı savaş hâlinde olandır. Çünkü Nefs-i emmare kişiyi ala-yı illiyyinden, esfele-i safiline düşürür. İslam büyüklerinden Ebu Sabit Deylemi Hazretleri nefs-i emmareyi şöyle tarif etmiştir: “Nefse bir kalıp düşünülse şu şekilde olur: Başı kibir; gözü ucub (kendini beğenme); ağzı hased; dili yalan, gıybet; ruhu küfürdür. Nefsin aklı, fehmi ve kavrayışı yoktur. O, şu dünya yurdundaki bir saatlik istek ve arzulara karşılık cennetin nimetlerini ve cennetteki ebedi saadeti değişir. Nefis, mücadele ile ölmez. Lakin hapis ve tazim olur. Nefisle savaşta en ufak bir ihmal ve gevşeklik meydana gelirse eski hâline döner. Şerrinden ve hilesinden asla emin olunmaz. Allah-u Teâlâ ile kulu arasında hicap olan ve kulu Allah’tan başkasıyla meşgul eden de odur. Ayet-i kerimede buna işaret ederek  “Muhakak ki nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.” [5] buyrulmuştur.

 Bu nefsin bir parçası gözde, hainlikle nazar eder. Bir parçası kulakta, rızayı ilahiyeye muhalif şeyleri dinler. Bir kısmı dilde, gıybet yalan ile tekellüm eder. Bir cüzü elde hırsızlıkla, bir cüzü ayakta hata ve günahların tarafına gitmekle emreder. Bir kısmı bedendedir, ondan istek ve arzular doğar. Bir kısmı da kalptedir, ondan gaflet ve vesvese meydana çıkar. İşte  insan vücudundaki her kılda nefsin hilesi ve hissesi vardır.

Nefs-i emmare sahibi olan kişinin özellikleri;

—İhlâstan (temiz niyetten) mahrum olan,

—Ahirete  yönelmeyen,

—İslam dinini şahsi ve siyasi menfaatine alet eden,

—Şöhret, başkanlık, alkış için dini faaliyetlerde bulunan,

—Âlimlerin ikazına rağmen parayla Kur’an-ı Kerim okuyan,

—Gıybet, yalan ve iftira eden,

—Müslümanlar arasında ayrılık tohumları saçan,

—Sabah namazlarında ölüler gibi uyuyan,

—Ezan okununca onu duyup camiye gitmeyen,

—Emanete hıyanet eden,

—Faizli muamelede bulunan,

— Hizmetlere engel olan, bütün bunlara rağmen kendini dev aynasında gören kimseler ki bunlar nefs-i emmare sahibidirler.

 NEFS-İ LEVVÂME


     Allah-u Teâlâ ayet-i kerimede “Vela uksimu bin nefsil levvame (Kendini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim ki…).” buyurmuştur. İbn Abbas (r.a) nefs-i levvâmenin manası hususunda şöyle demektedir: “İster itaatkâr, isterse günahkâr olsun, her nefis kıyamet gününde kendisini kınar. İtaatkâr olanı niçin daha fazla taatta bulunmadığından, günahkâr olanı da niçin takva ile meşgul olmadığından dolayı kendisini kınar.”


     Nefs-i levvâme, taatte olabildiğine  gayret gösterse bile hep kendini kınayan kıymetli nefislerdir. Hasan el-Basri’nin (r.a), "Mü´min kimseyi sen, kendini hep kınayan biri olarak görürsün. Cahil olana gelince bu da içinde bulunduğu o düşük hâllere bile rıza gösterir.” sözü buna güzel bir misaldir.(Şerit içine alınabilir.)


     Nefsi levvâme, Hz. Âdem’in (a.s) nefsi olup cennetten kovulmasına sebep olan fiilinden dolayı hep kendini kınayıp durmuştur.

İnsan, hep bıkkın olarak yaratılmıştır. Peşine düşüp elde etmek istediği şeyi elde ettiğinde ondan usanır. Bu durumda da kendisini, “Neden ben bunun peşinde gezip durdum?” diye kınar. İşte bu işler çokça tekrar edildiği için buna “nefs-i levvâme” adı verilmiştir. İnsan beğendiği bir arabaya kavuşmak için çalışır durur. Onu elde etmek için neler feda edilir. Ona sahip olduğunda ise artık o çok değerli değildir. Buna işaret eden bir başka ayet-i kerimede ise, “Gerçekten insan, hırslı yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir.”[6] buyrulmuştur.

Kıyamet ile nefs-i levvâme arasında hangi münasebet vardır ki Cenâb-ı Hak bu ikisini kasem etmede birlikte zikretmiştir?
 

  Kıyametin hâlleri cidden ilginçtir. Hem sonra kıyametin kopmasının gayesi, nefs-i levvâmenin hâllerini, yani mutluluk ve bedbahtlıklarını izhar etmektir.  Bu demektir ki kıyamet ile nefs-i levvâme arasında bu denli sıkı bir münasebet vardır.
       Nefs-i levvâmeye yemin etmek, Hz. Peygamber (s.a.v)´in de “Kendini bilen Rab’bini bilmiş olur.”[7] buyurduğu gibi, nefsin hâllerinin ilginçliklerine dikkat çekmektedir. Cenâb-ı Hakk´ın, şu ayet-i kerimelerde bildirdiği gibi “Ben insan ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."[8] ve "Bu emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar yüklenmekten kaçındılar, fakat insan onu yüklendi..."[9] ayetinin ifade ettiği hususlar, o nefsin ilginç hâllerindendir. İnsan Rabbini tanıma ve O’na ibadet etme konusunda ve Rab’binin emanetlerine sahip çıkma konusunda zor bir görev yüklenmiştir. Bazı müstesna kullar bu sorumlulukların bilincinde olarak ümmetin yüz akı oldular. Bazıları da çeşitli nefis oyunları ile hüsrana uğradılar.
 

    Cenâb-ı Hak âdeta, “Değerinden dolayı kıyamete yemin ederim. Ama değersizliğinden dolayı nefs-i levvâmeye yemin etmem!..”[10] demiştir. Çünkü nefs-i levvâme, ya onca büyük hâllerine rağmen kıymetini inkâr etmiştir yahut da amelde kusur eden fasık birisi olmuştur. Her iki durumda da, nefs-i levvâme, hor ve hakîr görülmüş olur. İnsan ne kadar hüsrandadır ki kıyameti ve ahireti bildiğini söyler de kendine en büyük kötülükleri yapmaya devam eder. Başkasına kötülük ederken aslında kendine tüm insanların bir araya toplanıp vereceği zarardan daha fazlasını verir. Bir hesap gününün olduğunu unutur ve şu ayeti sanki hiç hatırlamaz.
 

“İnsan zanneder mi ki herhalde biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getirmeyeceğiz? Evet, biz parmak uçlarını bile derleyip iade etmeye kadiriz.[11]” İşte o gün ne zor bir gündür. Yapılanların hesabının verileceği gün o gündür.

Nefs-i Levvame  “çok kötüleyen, kendini çok kötüleyici nefs” manasında ise özellikleri nedir? Nefs-i emmare seviyesindeki kişi kötülüklere, haramlara, rezilliklere -tabiri caizse dörtnala- istekle koşar. Nefsi levvame seviyesindeki kişi ise nefsinin kötülüğünü bilir, yaptığı kötülüklerden pişmanlık ve vicdan azabı duyar. Mesela, sabah namazlarına kalkmayan ve hâlinden dolayı üzüntü duyup günahından vazgeçmeyen gafil isyankâr ve umursamayan Müslüman nefsi emmare derecesindedir. Uykunun haram olduğu bir saatte nefsine mağlup olup onun “Uyu, yat.” emrine itaat etmektedir. Ne zaman ki bu hâlinden pişmanlık duyar, nefsini şiddetle kötüler ve onu yenmek için cehit eder ve gayret sarfına başlarsa nefsi levvame derecesine yürümüş olur. Nefsi levm etmek kuru lafla, gizli riya ile olmaz. Bu makamda çok incelikler vardır. Nefsi emmare nefsi levammenin kapı komşusudur, gafil olmaya gelmez. Hem bilinmelidir ki nefsi levvame başka şey; yüksek makamlara ermiş ebrarın, iyilerin nefis dereceleri başka şey. Nefsine birazcık levm etti diye kişiye kibir ve gurur gelirse o hâl emmare sıfatlarındandır.

Nefs-i levvamenin terazisi ise onun ilham ettiği iyiliğe teslim olmaktır. Şerri ilham ederse onu ölümle korkutmak gerekir. Soru ve cevap mücadelesi aynı seviyede olur. Bazen soru zayıf, cevap kuvvetli olur. Tedavisi rabıta ve zikirdir.

 NEFSİ MÜLHİME

Kişi nefsi emmare hâlinden pişmanlık duyup nefsi levvame katına yükselir. Tövbe, istiğfar, zikir, ibadet, masivadan kaçmak, mürşidin terbiyesini kabul etmek ve uzun nefis mücadeleleriyle üçüncü dereceye yükselir. Bu derecedeki kişiye ilhamlar gelir, kişide esintiler olur, iman hakikatleri o kimsenin kalbinde inkişaf eder. İlim, aşk, marifet ehli olur. Ancak bu ilham ve esintiler gurur sebebi olmamalıdır. “Feelhemeha fucuraha ve takvaha kad eflaha men zekkaha ve kad habe men dessaha.”.[12] “.Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene ant olsun. Onu arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.”

   Vahidî şöyle der: “Öğretme, anlatma ve açıklama başka şeydir, ilham ise daha başka bir şeydir. Çünkü ilham, Allah-u Teâlâ´nın kulunun kalbine bir şeyi düşürmesi, koyması demektir. Allah Teâlâ, kulunun kalbine (aklına) bir şey düşürdüğünde ise, onu ondan ayrılmaz hâle getirir. Çünkü ilhamın temel manası, Arapların birisi bir şeyi bir kerede yuttuğunda kullandıkları “Lehimeş-şey’u, iltehamehu” şeklindeki deyimlerine dayanır. Yine Arapça´da, "O şey onu yuttu." manasında “Elhemetehu zâlikeş-şey’u.” ifadesi kullanılır. İşte bu "ilham" kelimesinin temel manası budur. Ama daha sonra bu ifade, tıpkı bir "yutturma" gibi olduğu için Allah Teâlâ´nın kulunun kalbine düşürdüğü şeyleri ifade için kullanılmıştır. Allah Teâlâ´nın mü´mine takvasını, kâfire de fücurunu yarattığı hususunda açık bir izahtır. Allah Teâlâ Hazretleri iyi şeyleri insanın kalbine atar. Nefsin bunda hiçbir payı yoktur. Acaba neden gururlanır?

      Nefsi mülhime uyanırken nefsi emmare mağlup olur. Daima ona iyiliği emreder. Kötü ahlakı men eder. Yerinde ilim, tevazu, yumuşaklık, kanaat, mertlik, sabır, belaya tahammül etmek gibi güzel ahlakları doğurur. Hatta ve hatta mürşidin kalbinden kendine ilham gelir. Bu makama varmadan mürşidin kâmil olup olmadığını bilemez. Bu mertebede hayvani nefis tamamen ıslah olur. Şeytan ona açık ve bariz bir şekilde sataşmaya başlar ve vesveseler verir. Kimisini ibadete güvenmekle, kimisini de ümitsizliğe sevk etmekle yolundan döndürmeye çalışır.

Nefsin hâlleri anlaşılmaz ve zordur. Her durum ve davranışta farklılıklar gösterir. Hiç bir zaman şerrinden emin olunamaz. Genç yaşlı, âlim cahil fark etmez. Sen onu her yerde ve her zaman görebilirsin. Önemli olan nefsanî bir durumla karşılaşıldığında gösterilen sabır ve akl-ı selimdir. Mürşid ile gidilen bu yol emin ve tehlikesizdir. Kalbini onun ellerine şüphesiz bırakabilirsin. Muhabbeti kalbinde duyabilirsin ve kabaran dalgalara karşı koyabilirsin.



[1]
Yusuf. 53

[2]Necm. 32

[3]Tefsir-i Kebir - Mefatih'ul GAYB - Fahruddin Er-RAZİ ,alıntıdır.

[4]Tefsir-i Kebir - Mefatih'ul GAYB - Fahruddin Er-RAZİ , ,alıntıdır.

 

[5]Yusuf suresi

[6]Mearic, 19-21

[7]Sefinet'ül-Bıhâr, 2, s.603

[8]Zariyat sûresi, ayet:56

[9]Ahzab, 72

[10]Tefsir,Fahruddin razi

[11]Kıyame, 3-4

[12]Şems suresi 7,8,9,10

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "