Malum Olan veya Olmayan NEFS

Nefs kelimesi, Kuran-ı Kerim’de üç yüz yerde geçmektedir. Arapça bir kelime olup dönüşlü fiildir.Allah-u Teâlâ, Kur´ân-ı Kerim´de, mutlak "nefs"den bahsetmiş: ‘Şüphesiz nefis, alabildiğine kötülüğü emreder."[1] diyerek bazen "nefs"i, kötülükleri alabildiğine emreden bir şey olarak nitelendirmiştir. Bazen de:"Sen nefsimdekini bilirsin, ama ben senin nefsindekini bilemem." [2] diye tasvir etmiştir. Bazı ayetlerde ise "Hiçbir nefis, göz aydınlığı olarak kendileri için (cennette) neler sakladığını bilmez." [3] buyurmuştur.

Fahruddin Razi (k.s) nefsi şu şekilde tarif eder. İnsanın zatının ve hakikatinin kendisi olan nefs: "Ben yaptım. Gördüm. Duydum. Öfkelendim. Arzu ettim. Hayal ettim. Hatırladım." gibi ifadelerinde kendisinden "ben" diye bahsederek işaret ettiğimiz şeydir. Fakat bu işaretle kendisine işaret edilen, iki sebepten ötürü, gördüğümüz beden değildir:
     1) "Ben" demek suretiyle kendisine işaret ettiğin şey, bu beden malum (bilinen) değil iken, bazen malum olabilir. Hâlbuki malum olan, malum olmayandan başkadır. Malumdan kasıt bu gördüğümüz bedendir. Malum olmayan ise içimizde ki nefsdir. Bilinen, bilinmeyenden farklıdır.

2)Vücudumuzun parçaları her an değişebilmektedir. Hâlbuki “Ben” dediğimiz şey değişmemektedir. Oysa nefs olarak biz yirmi yıl önce ne isek bu günde mevcut olan şeyiz. Hâlbuki değişen ve değişmeyen farklıdır. O zaman bu beden nefs değildir. İnsan şöyle düşünebilir, “nefis, cisim değildir. Çünkü biz, uzayabilen derinliği genişliği olan, belli yer tutan bir maddeyi bilemediğimiz halde “Ben” demek suretiyle ona işaret etmeyi düşünebiliyoruz. Hâlbuki malum olan malum olmayandan başkadır.

        Benlik; insanın kendi varlığından ve sıfatlarından haberdar olması, nefsini ve malını kendine nispet etmesidir. Bilirsiniz ki insan, güttüğü koyunlar için ‘benim koyunlarım’ diyebildiği halde o koyunlar, meselâ, kendi ayakları için ‘benim ayaklarım’ diyemiyorlar. Niçin insana bu imtiyaz tanınmış? “Benim aklım, benim elim, benim çocuğum, benim bahçem, benim arabalarım.” diyebilmesi niçin? Bu sorunun cevabı şu olacaktır: Arzın halifesi olduğu için.

      Halife, sultanın mülkünde ve onun namına tasarruf eder. ‘benim malım, benim mülküm’ derken, mülkün gerçek sahibini hatırından çıkarmaz. Onun böyle deyişi, bir müdürün “benim makam arabam” demesi gibidir.
    Bazı âlimler de, "nefs"in, cismanî bir cevher, latif, saf, enasır-ı erbaadan meydana gelmiş, kütlelere (maddelere) benzemekten uzak, nurani, semavi ve mahiyet itibariyle süfli (yerel) maddelerden farklı bir şey olduğunu söylemişlerdir. O cevher yani nefs, bu bedene girdiğinde, beden can bulur. O bunu terk ettiğinde ise, beden ölür.
 

 “Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilhâm edene yemin olsun ki,  ..."[4] ayet-i kerimesinde bahsedilen "nefs"i, beden anlamında kullanırsak bu, nefsin düzenlenmesi, anatominin anlattığı uzuvlarının dengeli olarak yaratılması manasına gelir. Eğer bu "nefs"i, bedeni idare eden, ona canlılık sağlayan güç-kuvvet manasında kullanırsak,  psikolojinin işaret ettiği gibi, işitme, görme, hayal etme ve düşünme kuvvetleri gibi pek çok kuvvet ile donatmak manasına gelir.

Allah-u Teâlâ hazretlerinin her ayetinin bir kelimesinde binlerce hikmet gizlidir. Biz bu ayeti kerimede Arapça grameri biraz inceleyecek olursak "nefs" kelimesi niçin ayette esreli getirilmiştir? Diye sorulursa, müfessirler bu hususta da şu iki izahı yapılabilirler.

1) Bununla Allah "nefs"ler içinde belli bir nefsi kastetmiştir ki; bu da, “kutsî-nebevî” nefisdir. Zira her çoklukta mutlaka başkan olacak birinin bulunması gerekir. Bütün mürekkep (karışmış) varlıklar, muhtevasında pek çok türler bulunan bir cinstir. Bu türlerin başkanı ise, canlılardır. Canlılar da muhtevasında pek çok tür bulunan bir cinstir. Bu türlerin başkanı-reisi ise insandır. İnsan da türlere ve çeşitlere ayrılır. Bunların reisi, en ilerisi ise peygamberlerdir. Peygamberler ise, pek çoktur.  Mutlaka içlerinde, kesinlikle reis olacak birisinin bulunması gerekir. O halde ayetteki "nefs" ifadesi, mürekkep varlıklar âleminin reisi ve bizzat başkanı olan o yüce peygamberin nefsine işarettir.[5]

2) Bu ifade ile her bir "nefs" kastedilmiş de olabilir. Bu durumda kelimenin esreli oluşu ile "Her bir nefis (ahiret için) ne hazırladığını anlar" [6]ayetinde olduğu gibi, çokluk, yani bütün nefisler kastedilmiştir. Bu böyledir, çünkü canlılar, Hak Teâlâ´nın da bazı varlıklardan bahsettikten sonra: "(O Allah) sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmıştır.”[7] buyurduğu gibi, sayılarını ancak Allah´ın bilebileceği pek çok çeşitlere sahiptirler. Her türün, kendilerine değer kazandıran ve o türe mahsus özellikler ile diğer türlerden ayırt edildiği hususi bir "nefsi" vardır. Allah Sübhanehû ve Teâlâ´nın sırlar denizine dalmak şöyle dursun, sinek ve sivrisinek gibi varlıkların özelliklerini bile, tam olarak kimin aklı kuşatabilir? Bu kadar küçük gerçeği anlayamayan, hep kendi etrafında dönen insan, tarlasına tohum serperken rüzgârdan pek farklı bir iş yapmadığını,  bahçesini sularken de yağmurun vazifesini taklide çalıştığını bilerek, tıpkı onlar gibi kendisinin de Allah’ın mülkünde bir hizmetçi olduğunu unutmamak şartıyla kemale erebilir.

Kâinat, bir yönüyle, ‘benlikten’ uzak tutulanların ordusudur. Semâ yüksekliğine güvenmez, toprak çiğnenir aldırmaz. Ay, dünyaya bağlı olmayı mesele yapmaz, bülbül sesiyle övünmez, arı balıyla gururlanmaz... Niçin? Cevap tektir: Hiçbirinde benlik olmadığı için.
        Benlikten uzak tutulan her mahlûk, bir yönüyle mahrumdur, ama diğer yönüyle korunmuştur. Meselâ, şu güneşimiz, “ben” diyebilseydi, belki Allah’ı bilme ve sevmede hayli yol kat edebilirdi. Ama bilemiyoruz, belki de büyüklük iddiasında bulunur, kuvvetine güvenir, gezegenleriyle gururlanır, ziyasıyla övünürdü. Bu ise onun için feci bir hâl olurdu. Şimdi ise gafletten korunmuş ve sapıklıktan uzak, sürdürüyor görevini.
      Bir de melekler âlemi var. Onlar benlik davası gütmekten çok uzaktırlar. Gurur nedir bilmez, kıskançlıktan anlamaz, hasedi tanımazlar. Bu isyansız varlıklar, Rablerine kim daha iyi ibadet ederse onu daha çok severler. İnsanda da bu kabiliyet vardır, ama çoğu zaman bu kabiliyetini yanlış kullanır. Örneğin; kendisini yahut babasını, dedesini kim daha çok methederse ona daha gönülden bağlanır. Hâlbuki Rabbimizin hatırı, hiçbir hatırla kıyaslanamayacak kadar yüksektir. O halde, O’na bizden daha iyi kulluk eden, Onun yoluna bizden daha çok koşanları niçin takdir etmiyoruz.

DİPNOT



[1]
Yusuf, 12/53.

[2] Maide, 5/116.

[3]Secre, 32/17.

[4] Şems, 7.

[5]Tefsir-i Kebir - Mefatih'ul Gayb - Fahruddin Er-Razi’denalıntıdır.

[6] Tekvîr, 81/14.

[7] Nahl, 16/8.