BENİM GÖZÜMÜN AYDINLIĞI NAMAZDIR


BENİM GÖZÜMÜN AYDINLIĞI NAMAZDIR

İslam dininin insandan kul olarak yapmasını istediği, insana farz kıldığı nadide ibadetler vardır. Allah Teâlâ’nın bizi dünyaya göndermesinin gayesi kim daha güzel ibadetler işleyecektir. Bunları kısaca mücmel olarak ifade edelim. Bunlar hac, zekât, oruç, cihad ve namazdır. Bütün bu ibadetlerin yanında namazın farklı bir yeri vardır. Bir Müslüman hasta ise doktor müsaade etmezse oruç tutmaya bilir. Yine bir Müslüman zekât için nisap miktarı, zekât üzerinden kalkar. Yine bir Müslüman’ın malı yoksa hac vazifesi üzerinden düşebilir.

 

Bu ibadetlerden bir tanesi var ki; hasta olsa, çok fakir düşse, sekerat halinde olsa kısaca hiçbir şart ve hiçbir ortamda kulun üzerinden farziyetinin kalkmadığı, Peygamber Efendimizin (s.a.v) “Benim gözümün nuru” dediği namazdır. Namaz terk edilemez.

 

Namazın kazaya kalmasının iki sebebi vardır.

1- İnsan bayılmıştır.

2-Uyuya kalıp, namazın vakti geçmiştir.

 

 İnsanın elbisesinin kirli olması, dışarıda, yolda ya da hasta olması gibi mazeretler namazının terkine makbul mazeretler değildir. Mesela bir Müslüman namazı bir vakit kılmıyor, bazen kaçırıyorsa İslam Âlimleri şöyle demişlerdir; “Bu Müslüman İslam dininden hiçbir şey anlamamıştır”. Düşünün bir Müslüman nasıl namazı terk edebilir? İslam âlimleri düşünmüşler hadislerden fıkhi hükümler çıkarmışlar. Bir Müslüman ayakta kılmıyorsa oturarak, oturarak kılmıyorsa, uzandığı yerden baş hareketleriyle, baş hareketleriyle olmazsa, göz kapaklarıyla da namaza eda edecektir. Yani hiçbir şartta hiçbir durumda namazın farzı Müslüman üzerinden kalkmaz.

          Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) namaz kıldı ve cemaate dönüp: “Gözümün nuru olan namazı eda ettik.” dedi. Peygamber Efendimizin (s.a.v) “Benim gözümün aydınlığıdır” dediği bir ibadeti Müslüman nasıl terk eder? Nasıl kazaya bırakır?

(62).jpg

 

Peygamber Efendimizin (s.a.v) bu kadar önem verdiği namazı bir Müslüman’ın terk etmesinde ihmal veya hafife almasında, kılmamasında bir tek sebep vardır. O Müslüman hala İslam dininden bir şey almamıştır. İslam’ın hükmüne vakıf olamamıştır.

 

Namazın önemini şöyle anlayabiliriz. Bir hadis-i şerif de; “Hz. Ebu Bekir ile namaz için oturmuş,  namazı bekliyorduk. Ezan okununca Hz. Ebu Bekir (r.a) “Rabbimizin tutuşturduğu ateşi söndürelim.” dedi. Hadisçiler bunu şerh ederken (bunu sizde hissediyorsunuzdur.) Namaz vakti girdiğinde her Müslümanın içinde bir tedirginlik, bir huzursuzluk hali olur. Peki, sebebini bilmediğimiz bu huzursuzluk hali nedendir? İslam âlimleri duyulan bu huzursuzluk, tedirginlik halinin namaz eda edildikten geçmesinin sebebini şöyle açıklarlar: “Her kez için, her namaz vakti cehennemde bir ateş yakılır ve o ateşin şiddeti namaz eda edilmedikçe kıyamete kadar arttırılır. Ne zaman ki namaz eda edilir o zaman o ateş söndürülür.” Yani cehennemde bizim için bir ateş yakılır ve namaz eda edilene kadar ateş arttırılır. Ve eğer kılınmazsa ahirette o ateşin üzerinde o namaz kıldırılır. İşte huzursuzluğumuzun tedirginliğimizin sebebi ruhumuzun o ateşten haberdar olması ve onu hissetmemizdir.

 

   Namazın kıymetini bilebilmek için bir diğer örnek; Peygamber Efendimiz “Ölü defnedildikten sonra toprak üzerine atılıp herkes gittikten sonra, kabirde yalnız kalınca ölüye ruh geri verilir ve ona sanki kabrinde güneş doğuyormuş gibi bir manzara gösterilir. Eğer ölü namazına müdavim bir insansa aman namazım geçiyor diye davranıp kalkmak ister. Bu halini gören melekler “Bu namaz ehlidir,  bu salât ehlidir. Ona kabir hayatına ait hiçbir soru sormaya gerek yoktur.”  derler ve onun çukurunu cennet bahçelerinden bir bahçeye çevirirler ya da güneş batıyormuş gibi bir manzara gösterilir. Güneşin doğuşunda, batışında onda hiçbir haslet yoksa melekler “Bu namaz ehli değildir der” ve ona sorgu sual başlar. O çetin durum gelir,  onu bulur.” buyurmuştur

 

 Kişi mahşer günü Allah Teâlâ’nın kıyamına çıktığı zaman hesap sorulacağı ilk şey namazdır. İnsan namazın hesabını tam olarak verip doğrulmadıkça bu dünyadaki bütün insanları doyursa, bütün dünyanın fakirlerini yedirmiş, giydirmiş olsa namazın borcunu Allah’ın huzurunda tamamlamadıkça Allah onun yapmış olduğu bütün iyiliklerin hiç birini kabul etmeyecektir.

 

Namaz hakkındaki hadis-i kudsi de Allah Teâlâ buyurur ki “Namazı kasten terk eden, Allah Teâlâ’nın korumasından çıkar.” (İ. Ahmed) Yani bir mümin namazı doğru dürüst kılarsa ben onun koruyucusu ve sahibiyim.  “O benim korumam altındadır.” buyuruyor.  Cenab-ı Hak bir mümin namazı savsaklarsa,  namazı hafife alırsa Cenab-ı Allah  diyor ki; ben onun üzerinden  her türlü  muhafazamı kaldırırım.

 

Bir Müslümanın namazında gevşeklik veya hafife alma, zaman zaman kılmamak gibi bir durum oluyorsa onun hemen tövbe etmesi,  düşünmesi,  rücu etmesi gerekmektedir. Tabii namazın bir diğer yönü de göz ardı edilmemelidir.

 

Hepimiz Allahın bize emrettiği bu vazifeyi yerine getiriyoruz. Allahın bize yüklediği bu vazifenin kabul edip edilmediğini bilmiyoruz. Bir gün Hz. Aişe validemiz; “Sizin bu sahabeleriniz neden bu kadar korkup ağlayıp,  bağrışıyorlar. Bunlar namazlarını kılmazlar mı, oruçlarını tutmazlar mı?” diye sordu.  Peygamber Efendimiz (s.a.v):

 “Ya Aişe!  Bilakis bunlar namazlarını kılarlar oruçlarını tutarlar.  Bilakis bunlar zekâtlarını tam verirler .”

            “Ya Rasûlullah! Peki, bunlar ibadetlerini tam yapıyorlarsa neden bu kadar korkuyorlar.”

            “Allah katında bunların kabul edilmemesi korkusu vardır.” diye cevap verdi Efendimiz. Çünkü namazımızı kılıyoruz, orucumuzu tutuyoruz, fakat bunların Allah katında kabul edilip edilmediğini bilemiyoruz.

 

                 Namazın hakkında düşünelim.  Allah Teâlâ’nın haram kıldığı bazı günahlar vardır.  Kumar oynamak, hırsızlık etmek, yalan söylemek gibi. Hırsızlık yapan, bir mümin ise namaz vakti girdiğinde namazı kalkar kılabilir, kumar oynasa namaz kılma hakkı vardır, kul hakkı yese namaz kılmaya mani değildir. Yalnız bir tek günah vardır ki o günah namaza manidir. O da içki içmektir. Cenab-ı Hak; “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, namaza yaklaşmayın.” (Nisa,43) buyuruyor.  Yani içki içmek insanın namaz kılma yetkisini elinden alıyor. Acaba bu insan bu ayetin manasını hiç düşündü mü? İslam Âlimleri, müfessirler Allah’ın içki içene namazı yasaklamasının sebebini “ namazda ne söylediğini bilmez, söylediği şeyin farkında değildir.”diyerek yorumladılar. 

 

                 Muhammed Bakır Hazretleri namaza duracağı zaman bütün vücudunda bir titreme ve benizinde bir sararma olurdu. İmam Cafer içinde aynı şey rivayet edilir. Ona sorduklarında sebebini sorduklarında: “Siz benim kimin huzuruna duracağımı, hangi makama çıkacağımı biliyor musunuz?   Titremem, sararmam Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkacağımdan dolayıdır.”

 

                  Allah’ın huzuruna çıkan insanın ne dediğini biliyor olması gerekir. Aklı başında olmayan insan namaza duramaz. Bu yüzden bir Müslüman içki içmişse aklı başına gelene kadar namaza durmaz. İnsan düşünse,  şimdi ben namaza dursam yanımda da bir sarhoş namaza dursa onun namazı ile benim namazım arasında ne fark vardır? Sarhoş namaza duruyor ne dediğini bilmiyor, biz de ne dediğimizi bilmiyoruz.   Sarhoş namaza durur aklında birçok şey,  her yere girer, çıkar. Bizde namaza duruyoruz. Allah’ın huzuruna çıkmışız,  ne elimiz ayağımız düzgün durur,  ne gözlerimiz düzgün durur. Ne de kalplerimiz düzgün durur. İçkili insana namaz kılmanın yasaklanmasının sebebi aklının başında olmamasıdır. İçkili insan rükuya gider,  secdeye gider,  tahiyatta oturur. Okur ama ne yaptıysa farkında değildir. Ammar (r.a) "Kişiye namazından ancak aklı başında iken kıldığı yazılır" buyurdu. Yanlız namaza durduğumuz zaman aklı başında olduğumuz miktarı Allah’ın huzuruna çıkar. Allah’ın huzurunda duruyorsunuz,   en az bir padişahın en az bir sultanın huzurunda duruyormuş gibi durmanız gerekmektedir. Fakat namazda mümin ciddi değildir, aklı başka yerdedir. İnsan bir tek bunu düşünse nefsinin terbiyeye ihtiyacı var mıdır? Kalbinin temizlenmesine gerek var mıdır?  Düşünsün. Allah Teâlâ’nın hazırladığı azabı görünce kâfirler “Ya Rabbi! Bizi dünyaya geri döndür. Belki salih amel işleriz.” derler.

                 Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle anlatıyor “İnsan namazı güzel kılar, vaktini muhafaza eder, güzelce rükû ve secdesine riayet ederse o namaz Allah’a sunulur. Nurlar içinde Allah’a çıkarılır. Allah’a çıkana kadar tövbe eder ve Allah’a “Bu benim hakkımı verdi Yarabbi sen onu aziz et.” diyerek dua eder. Eğer bir Müslüman namazı düzgün kılmamışsa, rükûsuna secdesine riayet etmemişse, bir kuşun gagasıyla yem alması gibi secde rükû etmişse, kalbinde haşyeti hissetmemiş, kalbinde korku ve muhabbet yoksa o zaman namaz karanlıklar içinde Allah’ın huzuruna çıkarılacak ve sahibi için beddua edecektir. “Ya Rabbi! O beni nasıl razı etmediyse hakkımı vermediyse sende onu rezil et diyecektir.” Böyle namaz insanın yüzüne dürülür ve fırlatılır. Böyle bir namaza Allah’ın (c.c) ihtiyacı yoktur. 

 

Bir Müslüman’ın daha fazla kalp huzuruna ihtiyacı vardır. İnsan öldüğü zaman onu kabre götürür, koyarlar. Kabrin en zor tarafı ıslak, soğuk, kimsesiz, kapısı penceresi olmayan bir yerde beklemektir. Kabrin en büyük zulmeti, yalnızlıktır. İşte ruh ona verilince kapının kenarında bir ışık belirir ve ona bir arkadaş verilir. Yüzü pırıl pırıl güzel bir misafir görülür. “Ben kıyamete kadar seninleyim, kabirde sana arkadaşlık edeceğim.” der. Bütün bunlara rağmen bir Müslüman namaz kılmıyorsa, aksatıyorsa Allah korusun onun bazı hastalıkları vardır. Hatta kalbinde nifak bile bulunabilir. Namazı Allah tarafından kabul edilmemesi korkusu vardır.

 

Hanefi mezhebine göre insanın iftitâh tekbirini çekerken, Şafi mezhebinde ise namazın tamamında kalbin huzur halinde olması, kulun namazda Allah’ın huzurunda olduğunu, ne okuduğunu, ne yaptığını bilmesi gerekir. Yani bir insan namaza durduğunda, namaz kılıyor ve önünde duvar varsa hiç kimse çıkıp da “Bu insan duvara secde ediyor” demez, “Bu Müslüman bu duvarı kendine Rab olarak kabul etmiş.” demez. Fakat bir Müslüman kalbinden ne geçiriyorsa o ona secde ediyor. Onun kalbinden ne geçiriyorsa o, ona ibadet ediyor.

 

İslam âlimleri, tasavvufçular namazda kalbin huzur halinde bulunması üzerinde çok dururlar. Huzur gafletin tersidir, gaflet “Allah’ın dışında her hangi bir şeyle kalbin meşgul olmasıdır ya da uğraşmasıdır.” derler. Huzurda kalbin Allah ile meşgul olması vardır. Bizim namazımızın her gün bir önceki günden, her vakit bir önceki vakitten daha güzel olması gerekir. Yani kalbimiz ne kadar namazda Allah’ı düşünüyorsa, ne kadar huzur halindeyse o insanın ibadeti Allah katında makbul olur. Günahlardan o namaz insanı korumuyorsa bir tek sebebi vardır; o namaz Allah katında kabul edilmiyordur. Çünkü “Muhakkak ki namaz, insanı her türlü aşırılıktan ve kötülükten alıkoyar.” buyuruyor. İnsan, namaz kılıyor kötülük ediyorsa, ya Allah’ın kelamı doğru değildir ya da o insanın namazı Allah katında kabul edilmiyordur.

 

 Namazın şartları vardır. Hadesten taharet, necasetten taharet dâhilinde insanın elbisesinin,  seccadesinin temiz ve kendisinin de abdestli olması gerekir Her namazın Zahiri ve Bâtıni şartları vardır. Hadesten taharet ve necasetten taharetten vücudumuzu temizlediğimiz gibi kalbimizi de, aklımızı da dünya işlerinden uzaklaştırmamız gerekir. Mesela İstikbal-i kıble namazın şartıdır. Bu şarta göre Kâbe’ye dönüp namaz kılmamız gerekir. Tasavvufçulara göre insan nasıl yüzünü kıbleye çevirmek zorundaysa kalbini de Allah’a çevirmek zorundadır. Kalp huzurunu yerine getirebilmesi için bâtını şartlarında yerine getirilmesi gerekir.

 

Allahu Ekber denildiğinde bu tekbir tahrim tekbiri, iftitah tekbiridir. Tahrim; Bir kapı açmaktır. Dünyaya ait şeyleri konuşmak, ellerimizle hareket yasaksa, aynı şekilde namazda kalbinizden Allah’tan başka şeyler geçirmek de yasaktır. Mümin elini, aklını, gözünü, namaza durduğunda bir noktada topluyorsa,  kalbini de ihtiram tekbiriyle “Allah’a çevirdim.” diyecektir.  “Yüzümü, yönümü,  kalbimi Allah’a çevirdim.”  diyecektir.

 

   Namaz kılan birine selam verilmez. Hâlbuki Resulullah (s.a.v) selama çok önem verirdi.    Aralarına bir ağaç girdiğinde o ağacı geçip tekrar bir araya geldiklerinde tekrar selam verirdi. Peygamberimiz (s.a.v) “Selamı çokça yaygınlaştırınız.” buyuruyor. Selam vermek Allah’ın rızasını kazanmak için bu kadar önemli ise niçin namaz kılan bir Müslümana selam verilmez?

 

O Müslüman orada değildir. O, Allah’ın huzuruna gitmiştir. Müslüman namaza durduğu zaman kalbi ile de Allah’a yönelmiş, müteveccih olması gerekmektedir. 

Cenab-ı Hak, Hadis-i Kudsi'de söyle buyuruyor: “Ben Azimüşşan, namaz suresi olan Fatiha suresini kulumla kendi aramda yarıya taksim ettim. Fatiha suresinin yarısı benim, yarısı da kulumundur. Kulumun istediği verilecektir.

Kul; “Elhamdü lillahi Rabbil alemiyn, deyince Cenab-ı Hak, “Kulum bana hamd etti.” buyurur.

Kul; Er'Rahmanir-Rahiym, deyince Cenab-ı Hak, “Kulum beni sena etti.”buyurur.

Kul; Maliki yevmiddin, deyince Cenab-ı Hak, “Kulum beni temcid etti, buraya kadar benimdir.” Buyurur.

Kul; Iyyake'na'udu ve iyyake nesteiyn, deyince Cenab-ı Hak, “Bu benimle kulum arasındadır. Kulum için istediği verilecektir.” buyurur.

Kul; Ihdinassiratal-müstekiym, Siratalleziyne en'amte aleyhim, gayril-magdubi aleyhim veled'daalliyn deyince Cenab-i Hak, “Burası yalnız ve yalnız kulumundur. Kulumun istediği hakkıdır. Kulumun istediği verilecektir.”buyurur.

Namaz bir borç değil, namaz Allah’ın verdiği bir lütuf, bir şereftir. Allah’ın huzuruna insanın kabul edilmesidir. O zaman kalp huzuru hâsıl olur.O zaman sahibine dua eden, o zaman sahibine arkadaş olan namaz olur.Allah’ın bizim eğilmemize ihtiyacı yoktur.Allah’ın bizim kurbanımıza ihtiyacı yoktur.Allah’ın bizim zekatımıza ihtiyacı yoktur.Allah’ın huzurunda olan sizin takvanızdır.Kalp huzurunuzdur.Şu bilinmelidir ki; ameller manevi haller ile tezkiye olur. Haller de güzel amellerle gelişip çoğalır.