Kur'an da Hased

 

KUR’AN-I KERİM’DE HASET

     Allah-u Teâlâ, senin mü´min kardeşine bir nimet ihsan ettiğinde, eğer sen o nimetin yok olmasını istersen, işte bu hasettir.

 

    Eğer o nimetin bir benzerinin kendin için olmasını arzu edersen, bu da gıpta ve iyilikte yarışmadır. Haset, her hal ü kârda haramdır. Ancak bir facirin (günahkârın) veya bir kâfirin elde edip, şer ve bozgunculuk yoluna yardımda kullandığı nimet müstesna. Bu nimetin yok olmasını istemek günah değildir. Çünkü sen, bu nimetin yok olmasını, bir nimet olduğu için değil, o nimet ile fesada, şerre ve kötülüklere yol açıldığı için istiyorsun. Hasedin söylediğimiz manaya geldiğini gösteren ayetler şunlardır:

 

 "Ehl-i Kitap´tan birçoğu, içlerindeki hasetçilerinden ötürü, iman etmenizden sonra sizi küfre döndürmek istediler" (Bakara 109).  Cenâb-ı Hak bu ayette, Ehl-i Kitab´ın, iman nimetinin yok olmasını istemesinin bir haset olduğunu bildirmiştir.  “Sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla aynı olmanızı istediler.” (Nisa, 86)

 

"Eğer size bir iyilik dokunsa, bu onları endişelendirir. Ama eğer size bir kötülük isabet ederse, buna da sevinirler. " (Ali-İmran).  Bu sevinç, onların (Müslümanların) başına gelen musibete sevinmeleridir. Buna göre haset ile başkasının başına gelen belâya sevinmek birbirinden ayrılmayan iki vasıftır.

 

    Cenabı-ı Hak, Yusuf´un (a.s) kardeşlerinin hasedini anlatarak onların kalplerindeki bu duyguyu şöyle bildirmiştir:

 

"(O kardeşler) şöyle demişlerdir: ´Yusuf’la kardeşi, babasının yanında muhakkak bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz bir cemaatiz. Babamız her halde açık bir yanlışlık içindedir. Yusuf’u öldürün. Yahut onu (ıssız) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size has olsun" (Yusuf, 8-9) Böylece Cenabı-ı Hak, Yusuf´un kardeşlerinin, Yusuf´a olan hasetlerinin, Yusuf´un o nimetlere mazhar olmasından hoşlanmamalarından ibaret olduğunu açıklamıştır.

 

   "Ve onlar, onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duygusu hissetmezler." (Haşr, 9) Yani, onların kalpleri daralmaz ve kederlenmezler demektir. Böylece Allah onları, haset etmemekle övmüştür.

 

    Hak Teâlâ yine hasedi kabul etmeme sadedinde:

 

"Yoksa onlar, Allah´ın onlara vermiş olduğu fazlından dolayı insanlara haset mi ediyorlar?" (Nisa, 54) buyurmuştur.

 

İnsanlara her türlü nimeti ihsan eden Allahu Teâlâ’dır. Peygamberlik vazifesi, kendilerine kitap gönderilen ümmetler, iman, güzel ahlak, mal, ilim, şöhret, güzelliği veren bizim sahibimizdir.

 Cenabı-ı Hak: “İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, müjdeleyici ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler yolladı ve ‘ihtilâf ettikleri hususta aralarında hükmetsinler diye’ peygamberlerine de hak olarak kitaplar indirdi. Bu kitap hususunda ancak, kendilerine açık ayetler geldikten sonra kendilerine kitap verilmiş olanlar aralarında hasetlerinden dolayı, ihtilâf etmişlerdir." (Bakara, 213) buyurmuştur.

  “ Onlar ancak, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü ayrılığa düştüler." (Şûra, 14) Allah, onların aralarını, kendisine itaat içinde olanların kalplerini,  birbirine ısındırmak için indirmiştir. Onlar ise, birbirlerine haset edip, ayrılığa düşmüşlerdir. Çünkü onların her biri tek başına lider olmayı ve yalnız kendisine müracaat edilmesini istemiştir.

 

   Abdullah İbni Abbas şöyle demiştir: “ Yahudiler, Hz. Peygamber’in  (s.a.s) risaletinden önce bir kavim ile savaştıkları zaman, ‘Biz, bize göndermeyi vaat ettiğin peygamber ve indireceğin kitap hürmetine, senden ancak bize yardım etmeni istiyoruz.’  diyorlardı. Böylece onlar, Allah´ın yardımına nail oluyorlardı. İsmail´in (a.s) soyundan olan Hz. Peygamber (s.a.s) gelince, onlar O´nu tanıdılar. Ama O´nu tanıdıktan sonra, O´nu inkâr ettiler. İşte bunun üzerine Cenabı-ı Hak:

 

"Hâlbuki onlar daha önce, inkâr edenlere karşı, (gelecek olan nebiyi vesile ederek) fetih istiyorlardı. Ama ne zaman, tanıdıkları şey onlara gelince, O ´nu inkâr ettiler. İşte Allah´ın laneti kâfirleredir. Haset ederek Allah’ın indirdiğini inkâr etmeleri suretiyle, karşılığında nefislerini sattıkları şey ne kötüdür!" (Bakara. 69-90)  buyurmuştur.

 

Safiye binti Huney (r.a), Hz. Peygamber´e (s.a.s) şöyle demiştir: "Babam ve amcam senin yanından gelmişlerdi. Babam, amcama, "O´nun hakkında ne dersin?" dedi. Amcam, "O, Hz. Musa´nın (a.s) müjdelemiş olduğu peygamberdir derim, ya sen ne dersin?" deyince, babam, "Hayatta olduğu sürece, ona düşmanlık yapmayı düşünürüm." dedi. İşte, böyle bir karar vermek, haset neticesinde verilen bir hükümdür.

 

 

Hasetteki Kötülükler Hakkındaki Hâdiseler

 

Birinci mesele, "Hasedi kınamak hakkındadır. Hasedin mezmum(makbul olmayarak ayıplanmış) olduğuna birçok haber delalet etmektedir:

 

a) Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi haset de iyilik ve hasenatı yiyip bitirir. "[1]

 

 Enes (r.a) şöyle demiştir: Biz bir gün, Hz. Peygamber ´in (s.a.s) yanında oturuyor idik. Derken, O, "Şu uzak yoldan, şu anda size cennetliklerden bir adam gelecek ..." Çok geçmeden, abdestinden ötürü sakalını sıvazlayan ve nalınlarını de sol tarafına asmış olarak, ensardan bir adam çıkageldi ve selâm verdi. Ertesi gün olunca, Hz. Peygamber (s.a.s) aynı sözü söyledi ve yine aynı adam geldi. Üçüncü günde de Hz. Peygamber (s.a.s) daha önce söylemiş olduğu sözleri söyledi, yine o adam çıkageldi. Hz. Peygamber (s.a.s) meclisten kalkıp gidince, Abdullah İbni Amr İbni el-As (r.a) o adamı izleyerek ona şöyle dedi: "Ben, babama darıldım, bunun için üç gün yanına varmamaya yemin ettim; beni senin evine götürmeyi uygun görürsen, ben buna hazırım!" Adam buna "evet!" dedi. Böylece Abdullah o adamın yanında üç gece kaldı. Abdullah, o adamın geceleyin hiçbir şeye kalkmadığını, ancak yatağında sağa, sola döndükçe Allah´ı zikrettiğini, geceleyin sadece sabah namazı için kalktığını gördü. Ondan sadece hayırlı sözler duydu.

 

Üç gün geçince, onun amelini neredeyse küçümseyerek, Abdullah İbni Amr İbni el-As (r.a)  dedi ki: "Ey Allah´ın kulu, benimle babam arasında bir dargınlık ve ayrılık yoktur. Ancak Allah Resulü’nün şöyle dediğini duydum da, bunun üzerine senin amellerini öğrenmek istedim. Fakat çok bir şey yaptığını görmedim; seni bu makama ulaştıran şey nedir?"  O adam: "Gördüğünden başka hiçbir şey değildir." dedi. Ben çıkmak üzere döndüğümde, o beni çağırarak şöyle dedi: "Beni bu dereceye yükselten, senin gördüğünden başka bir şey değildir, ne var ki ben kendimde Müslümanların herhangi birine karşılık bir kusur, bir ayıp ve Allah´ın o kimseye vermiş olduğu nimetlere karşılık hiç kıskançlık duymam."  Bunun üzerine Abdullah: "Seni bu dereceye ulaştıran şey gerçekten büyük şey; buna takat getirilemez." der.

 

 Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

 

"Sizden önceki ümmetlerin haset, buğz ve kin hastalıkları size de geçti. Bunlar kökünden kazıyan şeylerdir. "Saçı kökünden kazıyan şeyler" demiyorum, fakat "dini kökünden kazıyan şeyler" (diyorum). "[2]

 

Resulü-i Ekrem (s.a.s) söyle buyurmuştur:

 

“Ümmetime (daha önceki) ümmetlerin hastalığı bulaşacaktır." Sahabe: "Ümmetlerin hastalığı nedir?" diye sordular. O şöyle dedi: "Taşkınlık, şımarıklık, dünya hususunda birbirlerine karşı öğünmek ve yarışmak, birbirinden uzaklaşmak ve hasetleşmek. Öyle ki, böylece zulüm ortaya çıkar ve anarşi olur."

 

    Hz. Musa (a.s), Rabb’iyle konuşmaya gittiği zaman Arş´ın gölgesinde gıpta ettiği bir adam gördü ve "Bu adam Rabb’i katında şereflidir." diyerek, Rabb’inden onun ismini kendisine bildirmesini istedi. Cenabı-ı Hak, o adamın ismini bildirmedi fakat şöyle dedi: "Sana o adamın fiillerinden üçünü söyleyeceğim: O, Allah´ın kendilerine verdiği lütuflar hususunda insanlara haset etmez, ana babasına asi olmaz ve koğuculuk yapmazdı."

 

   Hz Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

 

"Muhakkak ki Allah´ın nimetlerinin düşmanları vardır. “   "Bunlar kimlerdir? diye soruldu. O: "Allah´ın insanlara verdiği nimetlere haset edenlerdir.”  buyurdu.

 

   Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuştur ki:

 

“ Bazı kimseler hesaptan önce cehenneme girerler. Bunlar:  Zulümleri sebebiyle idareciler, ırkçılıkları sebebiyle Araplar, kibirleri sebebiyle mahallî yöneticiler, hıyanetleri sebebiyle tüccarlar, cahillikleri sebebiyle mahalle sakinleri ve hasetleri sebebiyle âlimlerdir."

 

Bu husustaki diğer haberlere gelince bunlar şunlardır:

 

1) Hikâye edildiğine göre Avf b. Abdullah, el-Fadl b. Muhalleb´in yanına girer. O esnada el-Fadl,  Vâsıt şehrinde bulunuyordu. Ona, "Sana bir hususta öğüt vermek istiyorum; kibirden sakın, çünkü kibir, iblisin Allah´a isyanına sebep olan ilk günahtır." dedi ve şu ayeti okudu:

 

Hanı biz, meleklere "Âdem´e secde edin" dediğimizde; onlar  -İblis müstesna-  hemen secde etmişlerdi. O (secde etmekten) kaçınmış ve büyüklenmek istemişti." (Bakara, 34). "İhtirastan da sakın çünkü o Âdem´i cennetten çıkardı. Allah onu, genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennete yerleştirmiş iken, o sünnetteki yasak ağaçtan yedi de Allah onu cennetten çıkardı." dedi ve sonra "(Sizin ikiniz) ininiz oradan." (Tahâ, 123) ayetini okudu ve son olarak, "Hasetten de sakın çünkü Âdem´in oğlu Kabil, kardeşi Hâbil’i ona haset ettiği zaman öldürdü." deyip şu ayeti okudu:

 

“Onlara, Adem´in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku" (Maide, 27).

 

2) İbni Zübeyir (r.a) şöyle demiştir:” Ben dünya işine dair herhangi bir hususta hiç kimseye haset etmedim. Çünkü eğer o kimse cennetliklerden ise, ahiretin yanında hiç değeri olmayan dünyadan ötürü ona nasıl haset edeyim? Yok, eğer o, cehennemliklerden ise, cehenneme gidecek birisi için dünya işi hususunda ona nasıl haset edeyim?"

 

3) Bir adam,  Hasan el-Basri´ye (r.a): "Mü´min haset eder mi?" dedi. O da cevaben: "Yakup´un (a.s) oğullarını unuttun mu? Ancak sen onu eline ve diline bulaştırmadıkça sana zarar vermez." demiştir.

 

4) Muaviye (r.a) şöyle demiştir: "Haset edenden başka her insan memnun edilebilir. Çünkü haset edeni ancak kıskandığı nimetin yok olması memnun eder."

 

5) Denildi ki: Haset eden kimse, bulunduğu topluluklardan ancak kınama ve zemme, meleklerden lanete ve buğza, diğer varlıklardan gam ve kedere, kıyamette korku ve dehşete, mahşer yerinde de rüsvalık ve cezaya nail olur."

 

HAYIRDA YARIŞMAK HASET DEĞİLDİR.

 

Hayırda yarışmaya (münâfese) gelince, bu haram değildir. Bu kelime (nefis olmak) kökünden müştaktır. Bunun haram olmadığına delâlet eden pek çok husus bulunmaktadır.

 

a) Cenabı-ı Hakk´ın: "Yarışacaklar işte bunda” ayeti,

 

b) Hak Teâlâ´nın: "Rabbinizden olan bir mağfirete doğru yarışınız." (Hadid,2) ayetidir. "Müsabaka" ancak bir şeyi elden kaçırmak korkusu olduğu zaman olur. Bu, efendilerine hizmet hususunda yarışan iki kölenin durumuna benzer; çünkü onlardan her birisi, arkadaşının kendisini geçip de, efendisi nezdinde kendisinin elde edemeyeceği bir mertebeye ulaşmasından endişe eder.

 

c) Hz. Peygamber (s.a.s), şöyle buyurmuştur:

 

"Ancak şu kimseye haset (gıpta) edilir: Allah´ın, kendisine bir mal verip de, bunu Allah yolunda harcayan kimse ile yine Allah´ın, kendisine bir ilim verip de onunla amel ederek, onu insanlara öğreten kimse..." Bu hadis, haset lafzının, bazen yarışmak manasına alınabileceğini gösterir.

 

Sonra biz deriz ki, yarışmak duruma göre vacip, mendûb(yapılması beğenilen iş) veya mubah olur. Yarışmanın vacip olmasına gelince, bu; iman etmek, namaz kılmak ve zekât vermek gibi, dinî ve vacip nimetler olduğu zamandır. İşte bu durumda kişinin bu gibi şeyleri elde etmeyi istemesi, kendisine vacip olur. Çünkü bu vacip olmazsa, o kimse günah işlemeye razı olmuş olur ki, bu da haramdır.

 

Ama nimetler, Allah yolunda infak etmek, insanlara bir şeyler öğretmek için kolları sıvamak gibi mendûb olan faziletler nevinden olursa, bu nimetlerde yarışmak mendûb olur.

 

Nimetler, mubah olan nimetler cinsinden olursa, bu nimetlerde yarışmak da mubah olur. Özet olarak diyebiliriz ki, kınanmış olan şey, nimetin başkasının elinden çıkmasını istemek ve arzulamaktır, ama o nimetin kişinin kendisi için de olmasını arzulaması ve kendisindeki eksikliğin gitmesini istemesine gelince, bu kınanacak bir şey değildir. Ancak burada bir incelik vardır. Bu incelik de şudur: Başkasına nispetle, bir kimseden noksanlığın gitmesinin iki yolu vardır.

 

1) Başkasında olan şeylerin, kendisinde de olması;

 

2) Başkasında olan şey kendisinde olmadığı zaman, o şeyin o başkasının elinden çıkması. İki yolun birinden ümit kesildiği zaman, kalp diğer yolu arzulamayı sürdürür. İşte burada eğer o kişi, kalbini yokladığında, "Şayet ben bu üstünlük ve fazileti öteki şahıstan gidermeye kadir olsaydım, mutlaka giderirdim."  hissini bulursa, mahzurlu olan haset içinde olduğu anlaşılır. Eğe o kalbini ve takvasını, başkasından bu nimetin izalesini istemekten alıkoyacak." biçimde bulursa, bu durumda Allah´ın bunu affetmesi umulur. Belki de bu, Hz. Peygamber (s.a.s)´in:

 

"Üç şey vardır ki, mü ´min bunlardan kurtulamaz: Haset, zan ve bir şeyden uğursuzluk sezmesi.”  Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) sözüne devamla şöyle dedi: "Kişinin bunlardan bir kurtuluş yolu vardır. Bu şudur: Haset ettiğin zaman, onun gereğini yapma!"  Yani kalbinde haset hususunda herhangi bir şey hissedersen, onu tatbikat sahasına koyma. Hasedin hakikati hususunda söylenecek sözler bunlardır ki, bunların hepsi Şeyh Gazali´nin (Allah ona rahmet etsin) sözlerindendir. [6]

 

 

 

Hasedin Dereceleri

 

 

Üçüncü mesele, hasedin mertebeleri hakkındadır, Allan rahmet etsin Gazali (rahmetullahi aleyh) hasedin dört mertebesi olduğunu söylemiştir:

 

1) O nimet kendisinde bulunmaması hâlinde insanın, başkasındaki nimetin yok olmasını arzu etmesidir ki, bu hasedin doruk noktasıdır.

 

2) İnsanın bir nimetin başkasından zail olup, kendisine gelmesini arzu etmesidir. Bu, meselâ kişinin, başkasının elinde olan güzel bir ev, güzel bir kadın veya itibarlı bir makama karşı arzulu olmasıdır. Bu insan, o şeylerin kendisinin olmasını ister. Buna göre bizzat istenen, o şeylerin kendisinin olmasıdır. O nimetler elinde olan kimseden onların kayıp olmasını istemek arız ; başka bir sebepten dolayı matlubudur.

 

3) İnsanın, nimetlerin sahibinin elinden gitmesini arzu etmeyip, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını istemesidir. Eğer o nimetlerin aynısını elde etmekten aciz olursa, o zaman onun kendisinden farklı olmaması için, o insanın da bu nimetleri elinden kaçırmasını ister.

 

4) İnsan, aynı nimetlerin kendisi için de olmasını arzular, ama elde edemediği zaman da başkasının elindeki o nimetlerin zail olmasını istemez. Bu çeşit haset, dünyevî nimetler hususunda olursa, Allah bunu affeder; eğer dinî hususta olursa, bu daha da güzeldir.

 

Sayılan bu haset mertebelerinden üçüncüsü bazen kınanır, bazen kınanmaz. İkinci çeşit ise, üçüncüsünden daha hafiftir. Birinci mertebe tamamen mezmûm (kınanmış) tır. Nitekim Cenabı-ı Hak:

 

"Allah’ın bazınıza, diğerlerinize nazaran üstün kıldığı şeyi temenni etmeyiniz" (Nisa, 32) buyurmuştur. Binaenaleyh o nimetlerin benzerini temenni etmek mezmum değil, ama o nimetin bizzat kendisini temenni etmek mezmumdur.

 

 

 

Hasedin Sebepleri

 

 

Gazali (r.a) haset için yedi sebep zikretmiştir:

 

1) Düşmanlık ve Öfke: Çünkü insanın kalbi kendisine eziyet veren kimseye buğzeder ve ona karşı öfkelenir. Bu öfke, kini doğurur. Kin ise, düşmanını yenme ve ondan intikam alma hissini doğurur. Eğer buğz eden kimsenin kendisi, düşmanını yenmekten aciz olur ise, düşmanını zamanın yenmesini arzular. Düşmanının başına bir belâ ve musibet geldiği zaman sevinir, onun eline bir nimet geçtiğinde ise, bu nimet haset edeni üzer. Bu böyledir, çünkü bu onun istediğinin aksidir. O hâlde haset, buğz ve düşmanlıkla beraberdir,  bunlardan ayrı düşünülemez. Bu konuda mümkün olan en ileri şey, insanın içindeki düşmanlığı ortaya koymaması ve içindeki hasetten hoşlanmamasıdır. İnsanın, birisine buğz edip, sonra da buğzettiği şahsın belâ ve hayırlarını aynı karşılaması imkânsızdır. Hasedin bu birinci çeşidiyle Allah Teâlâ kâfirleri vasfetmiştir. Çünkü şöyle buyurmuştur:

 

"Onlar sizinle karşılaştıkları zaman "inandık" derler, sizin yanınızdan ayrıldıklarında size olan öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. (Habibim) de ki: Ki hasedinizden geberiniz. Şüphesiz Allah kalplerin sahip olduğu (düşünceleri) bilir. Size bir iyilik dokunduğunda, bu nimet o kâfirleri üzer. Eğer başınıza bir kötülük gelir ise, onlar buna sevinirler" (âli İmran, 119)

 

Yine Hak Teâlâ: "Onlar size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Hakikaten onların buğzları ağızlarından (taşıp) dışa vurmuştur." (Ali İmran, 118) buyurmuştur. Bil ki haset çoğu zaman çekişmeye ve vuruşmaya sevk eder.

 

2) Üstünlük: Çünkü insan, emsalinden biri kendisine üstünlük taslayabileceği yüksek bir makama ulaştığı zaman, ona üstünlük sağlar. İnsan buna tahammül edemez. Bu yüzden bu makamın onun elinden gitmesini arzu eder.

 

Hâlbuki onun maksadı tekebbür etmek değil, aksine onun kibrini savuşturmaktır. Çünkü bu insan eşitliğe razı olmuş, fakat onun üstünlük sağlamasına razı olmamıştır. [8]

 

 

 

3) Hizmetinde Kullanma Duygusu: İnsanın tabiatında, başkasını hizmetinde kullanma duygusu bulunup, bu maksadını elde etmek için başkasının elindeki nimetin zail olmasını istemesidir; Ekseri kâfirlerin Hz. Peygamber’e (s.a.s) karşı olan hasetleri bu türdendir. Çünkü onlar, "Bir yetim nasıl bizim başımıza geçer de, biz nasıl ona baş eğeriz?"

Bu Kuran Mekke ehlinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhmf, 3) derler. Cenabı Allah Kureyşlilerin şöyle dediklerini nakletmiştir: "Allah, bula bula içimizden lütfedecek bunları mı buldu?" (En´am. 53). Bu, Müslümanları hakir görmek ve onlara karşı taassuba kapılmaktır.

 

4) Kendini Beğenme (Ucûb): Nitekim Cenabı Hak, geçmiş milletlerin kendilerini beğenerek şöyle dediklerini haber vermiştir: “Siz (peygamberler), ancak bizim gibi bir insansınız." (Yasin, 15);

 

Bizim gibi insan olan ve kavimleri kullarımız olan iki insana (Musa ve Harun´a) mı inanacağız?" (Mûminûn. 47);

derseniz, yemin olsun ki hüsrana erenlerden olursunuz." {Mü´minûn, 34);

 

"Allah, insan olan bir peygamberi gönderir mi?" (İsra, 94) ve: "Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi?" (Furkan, 21). Cenâb-ı Allah ise şöyle buyurmuştur:

 

"Size Rabbinizden, sizden bir adam (vasıtasıyla), o korkunç akıbeti haber vermek için bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitti?" (Arat, 69).

 

5) Gayeyi Elde Edememe Korkusu: Bu aynı gayede birleşen kimselere mahsustur. Çünkü bunlardan her biri, gayesinde yalnız kalmasını sağlayacak her nimet hususunda arkadaşına haset eder. Kocalarıyla ilgili durumlarda kumaların birbirini kıskanmaları; mal ve ikrama ulaşmak için ana-babanın yanında bir mevkide olan fitne maksadında birleşen kardeşlerin ve maksatları mal elde edip, insanlarca hüsnü kabul görmek olan aynı beldedeki vaizlerin birbirine hasedi bu tür hasettir.

 

6) İnsanın, herhangi bir menfaatine ulaşmakta kullanmayı düşünmeksizin, mücerret makam isteği ye önderlik sevgisidir: Şu, herhangi bir ilim dalında, kendisi gibisinin bulunmamasını isteyen adam gibidir. Çünkü o, dünyanın öbür ucunda kendisinin bir benzeri olduğunu duysa, bu onu üzer ve benzerinin ölüm ile kahramanlık, ilim, züht ve servet gibi makam itibarıyla ortak olduğu ve kendisinin tek olduğunu zannettiği için sevindiği o nimetin onun elinden gitmesini arzu eder.

 

7) Nefsin, mal hususunda, Allah´ın kullarına karşı cimriliği: Çünkü sen önderlikle, kibirle ve herhangi bir malı istemekle meşgul olmayan birisini bulduğunda, onun yanında Allah´ın bir kulunun iyi hâlinden bahsedilse bu ona güç gelir. Ona insanların işlerinin zorlaştığından, ters gittiğinden, geçimlerinin daraldığından bahsedilse, bundan sevinç duyar. Böyle bir insan devamlı surette başkasına sırtını dönmeyi sever. Allah´ın nimetleri hususunda sanki onun kendi mülk ve hazinesinden alıyorlarmış gibi, Allah´ın kullarına karşı kıskançlık eder. "Bahil (cimri), başkasının malı hususunda da cimrilik edendir." denilmiştir. Buna göre, bu insan, Allah´ın verdiği nimetlerde, kendisi ile aralarında herhangi bir düşmanlık ve alâka bulunmayan kullara karşı cimri olandır. Bunun, nefsinin pisliği ve tabiatındaki cibilliyetinin rezaletinden başka zahir bir sebebi yoktur. Çünkü hasedin diğer çeşitlerinin sebepleri ortadan kalkınca, o çeşit hasetler de ortadan kalkar. Bu çeşit haset ise, arızi bir sebepten dolayı değil, kişinin huyundaki bir pislikten ötürüdür. Dolayısı ile bunun izalesi zordur.

 

İşte bütün bu saydıklarımız, hasedin belli başlı sebeplerini teşkil ederler.

 

Bunlardan bir kısmı veya çoğu veyahut hepsi bir insanda olabilir. Böylece onun hasedi büyür ve artık sahibinin içinde o derece kuvvet kazanır ki gizlemeye ve muhataba iyi muamelede bulunmaya güç yetiremez. Aksine zahirî nezaket perdesini de yırtıp, düşmanlığını açığa vurur.

 

Hasetleşmelerin çoğunda, bu sebeplerden çoğu bulunur. Ama nadiren bu sebeplerden biri tek olarak bulunur.

 

 

 

Hasedin Çokluğunun Sebebi Kuvvetli Veya Zayıf Olması

 

 

Beşinci mesele, hasedin çok olması, az olması, kuvvetli veya zayıf olması hakkındadır. Bil ki saydığımız, sebepler kendisinde çok bulunan bir topluluk içinde, haset de çok olur. Çünkü yalnız bir kimsenin de, mütekebbirin sözünden imtina ettiği, kendisi tekebbür ettiği, kendisi düşman olduğu ve başka sebeplerden ötürü haset etmesi caizdir. Bu sebepler, ancak, kendilerini birtakım bağların bir araya getirdiği, bu bağlardan dolayı söz meclislerinde bulundukları ve çeşitli gayelere hep beraber olarak yöneldikleri fertlerden oluşan bir topluluk içerisinde çoğalır. Münakaşa, birbirinden nefret etmeyi doğurur. Birbirinden nefret etmekse, kişiyi hasede götürür.

 

İnsanlarla bir araya gelip buluşulmayan yerlerde, haset etme bulunmaz. İki ayrı kentte bulunan iki şahıs arasında herhangi bir ilgi bulunmadığı için, aralarında da herhangi bir hasetleşme de bulunmaz. İşte bu sebepten ötürü âlimin, abide değil, âlime; abidin, âlime değil de abide; tacirin tacire; hatta ayakkabıcının, manifaturacıya değil de ayakkabıcıya haset ettiği görülür.

 

İnsan, kardeşine ve amcasının oğluna, yabancılara duyduğundan daha fazla haset eder. Kadın kumasını ve kocasının cariyesini, kaynanasını ve üvey kızını kıskandığından daha çok kıskanır. Çünkü manifaturacının gayesi, ayakkabıcının gayesinden başkadır. Dolayısıyla onlar aynı gayede birleşmezler. Sonra, manifaturacının kendine yakın olan manifaturacıyla olan amaç birliği, çarşının öte ucunda bulunan ve kendisinden uzak olan kimseyle olacak olan amaç birliğinden daha fazladır.

 

Özet olarak, hasedin aslı düşmanlıktır; düşmanlığın aslı ise aynı maksat da birleşmektir. Aynı gaye ise, birbirine uzak olan iki şeyi değil, tam aksine birbirine uygun olan iki şeyi bir araya getirir. İşte bu sebepten dolayı onlar arasında haset çok olur. Evet, yüksek bir makama ve dünyanın her tarafında şöhret sahibi olmaya ihtirası çok olan kişi, aynı özellikte birleşen ve bu özellikle övünen yeryüzünde bulunan herkesi kıskanır.

 

Ben derim ki, hasedin gerçek sebebi şudur: Kemal, bizzat sevilen bir hâldir. Sevilenin zıddı ise, mekruh olan ve istenmeyendir. Kemalde yalnız olmak kemal çeşitlerin cümlesindendir. Bu sebeple, kemalde ortak olan, kemal konularının en büyüğünden olan teklikte, kendisine rakip olduğu için başkasına buğzeder. Ancak kemalin bu çeşidinin meydana gelmesi sırf Allah için mümkün olup, bu tür kemale karşı insanların ümitsizliği ortaya çıkınca, haset sadece dünyevi işlere mahsus kalır. Bu böyledir, çünkü dünya aynı amaç için vuruşanların hiçbirine kalmaz.

 

Ahirete gelince, orada darlık yoktur. Ahiret, ilim nimeti gibidir. Bu sebeple, Allah´ı, sıfatlarını ve meleklerini tanımayı arzu eden kimse, bunları iyice öğrendiği zaman, başkasına haset etmez. Çünkü bilgi alanı kimseye dar gelmez. Hatta tek bir malûmatı, bir milyon kimse öğrenir, onun bilgisiyle sevinip, bundan lezzet alır; hiçkimsenin lezzeti de bir başkası sebebiyle eksilmez; tam aksine ariflerin çoğalmasıyla ünsiyet artar. İşte bu sebepten dolayı din âlimleri arasında hasetleşme olmaz. Çünkü onların gayeleri marifetullâhtır. Marifetullâh ise, herkesi içine alan geniş bir deryadır. Bunların maksatları Allah katında bir derece almaktır ki, burada bir darlık olmayıp, herkesi içine alır. Evet, âlimler ilmiyle mal ve makam elde etmeyi kastederlerse, hasetleşirler. Çünkü mal, aynî bir şeydir; birisinin elinde bulunursa, başkasının elinde bulunmaz.

 

Makamın manası, kalpleri doldurmaktır. Bir kimsenin kalbi, bir âlimi ta’zim ve yüceltme duygusuyla dolduğu zaman, o kalp başkasını ta´zim etmez. Ama kalp, marifetullâhtan meydana gelen bir huzur ile dolduğu zaman, bu, başkasının kalbinin de bununla dolmasına ve onunla sevinmesine mâni değildir. İşte bu sebeple Allahu Teâlâ onları, haset etmemekle niteleyerek şöyle buyurmuştur:

 

"Biz onların kalplerindeki kini söküp alacağız. Onlar kardeşler halinde tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar." (Hicr, 47). [10]

 

 

 

Hasedin Tedavisi

 

 

Altıncı mesele, hasedi tedavi edip gideren ilâç hakkındadır. Bu iki şeydir: İlim ve Amel..

 

İlme gelince, bunda icmali ve tafsili olmak üzere iki makam vardır. İcmali olana gelince bu, kişinin varlık âlemine dahil olan her şeyin Allah´ın kaza ve kaderinin levazımından olduğunu bilmesidir. Çünkü mümkün olan varlık Vacibu´l-Vücûd olan zata varmadıkça, durmaz. Böyle olunca, ondan nefret etmekte bir fayda yoktur. Allah´ın kaderine razı olma tahakkuk ettiğinde, haset yok olur.

 

Tafsili makama gelince bu, senin, hasedin dinî ve dünyevî hususlarda sana zararlı olduğunu; bunda haset ettiğin şahsa karşılık dinî ve dünyevî hususlar da bir zararın olmadığını, tam aksine onun, bununla dinî ve dünyevi hususlarda istifade ettiğini bilmendir. Hasedin, dinî yönden sana zararlı olduğuna gelince, bu birkaç bakımdandır:

 

a) Sen hasedinle, Allah´ın kulları arasında yapmış olduğu taksimatı ve gizli hikmetiyle kulları arasında kurmuş olduğu adaleti hususunda Allah´ın hükmünü beğenmeyip, O´nunla münazaraya girmişsin demektir. Bu ise, tevhidin göz bebeğine karşı işlenmiş bir cinayet ve iman gözünde de bir lekedir.

 

b) Sen bir mümini aldattığın zaman, Allah´ın kulları için hayır isteme hususunda Allah´ın dostlarını bırakıp, müminler için musibetler arzu etmeleri hususunda iblis ve diğer kâfirlerle ortaklık kurmuş olursun.

 

c) Bu, haset sebebiyle, ahirette karşılaşılacak büyük bir ceza. Hasedin, dünyevî bakımdan senin için bir zarar olmasına gelince, bu haset sebebiyle senin devamlı gam ve keder içinde olmandır. Öte yandan, senin düşmanlarını Allah çeşitli nimetlerle donatmıştır, bu sebeple gördüğün her nimetten dolayı azâb görür, onlardan savuşan her belâdan ötürü de acılar duyarsın. Böylece de, hep gamlı ve hep kederli olursun. Düşmanların için olmasını istediğin şey ile düşmanlarının senin başına gelmesini istedikleri şey senin başına gelivermiştir. Böylece sen, düşmanların için darlık ve sıkıntıların meydana gelmesini istediğin hâlde, sen bu çilenin senin başına gelmesi için çalışmış oldun. Sonra bu keder seni sarınca, vücudunu hastalandırır, sıhhatini bozar, seni vesveselere düşürür, yediğin, içtiğin şeylerin lezzetini duyamaz olursun.

 

Bunun, haset edilenin dini ve dünyası hususunda zarar olmamasına gelince, bu meydandadır. Çünkü o kimsedeki nimet, senin hasedinle zail olmaz. Tam aksine Allah´ın ona takdir etmiş olduğu kısmet ve nimet, mutlaka Allah´ın takdir etmiş olduğu bir zamana kadar devam edecektir. Çünkü her şey Allah katında bir kadere göredir. Her işin de muayyen bir vadesi vardır. Haset ile nimet zayi olmayınca, haset edilen kimseye dünyevî bakımdan herhangi bir zarar gelmez, uhrevî bakımdan da ona herhangi bir günah terettüp etmez. Belki de sen, "Keşke o nimet benim olsaydı ve hasedim sebebiyle, haset edilenden gitseydi!..." diyorsun.. Bu son derece büyük bir cehalettir. Çünkü o, ilk önce kendin için istediğin bir belâdır.

 

Yine sen, haset eden bir düşmanın olmasından kurtulamazsın. Şayet haset sebebiyle nimet zail olsaydı, senin üzerinde Allah´ın verdiği ne dinî, ne dünyevî hiçbir nimet kalmazdı. Eğer sen hasedin sebebiyle, insanların elin-den nimetlerin yok olmasını; başkasının hasediyle elindeki nimetlerin ise gitmemesini istersen, bu da bir cehalettir. Çünkü haset eden ahmaklardan her biri, böyle bir özelliğin sadece kendisine ait olmasını arzu eder. Hâlbuki o böyle bir özelliğe başkasından daha lâyık değildir.

 

Hasede rağmen Allah´ın sana verdiği nimetin devam etmesi, şükretmen gereken nimetlerdendir. Sen ise cehaletin sebebiyle bu nimeti hoş görmüyorsun.

 

 

 

Haset Edilenin Din ve Dünya Yönünden Avantajı

 

 

Kendisine haset edilen kimsenin, bu haset sebebiyle dinî ve dünyevî bakımdan istifadeli olmasına gelince bu açıktır. Dinî bakımdan istifadesi, senin zulmüne uğramış olmasıdır. Bilhassa sen, gıybet ederek hasedini söz ve fiil caline dönüştürüp, bu hususta tan ederek, haset ettiğin kimsenin sırlarını ihlâl edip, kötülüklerini dile getirince, bu âdeta Allah´ın ona verdiği hediyeler gibi olur. Ben, böylece senin iyiliklerini ona hediye etmiş olduğunu söylemek istiyorum. Çünkü sen, her ne zaman onu kötülükle anarsan, onun amel defterine senin hasenatın aktarılır ve senin günahların artar. Böylece aslında sen, Allah´ın nimetlerinin ondan zail olup, sana gelmesini arzulamış iken, Allah´ın nimetleri senden ona geçmiş ve böylece dem be dem bedbahtlığını artırmış olursun.

 

Dünyevî bakımdan haset edilen kimsenin istifadeli oluşu, birkaç yönledir:

 

a) İnsanların en önemli maksadı, düşmanlarının kötü duruma düşüp, daima kederli ve sıkıntılı olmalarıdır. Hâlbuki senin içine düştüğün haset eleminden daha büyük bir azab yoktur. Hatta akıllı olan, düşmanının ölümünü değil, aksine her an Allah´ın kendisine verdiği nimetlere bakıp da kalbi üzüntüden parçalansın ve haset azabına düşsün diye uzun müddet yaşamasını ister. İşte bu manada şu şiir söylenmiştir:

 

Düşmanların ölmesin, bilâkis senden keder verecek şeyleri görünceye kadar yaşasınlar; sen ise, nimetten ötürü hep hasede hedef ol. Bil ki kâmil kimse kendisine haset edilendir."

 

b) İnsanlar haset edilen kimsenin mutlaka nimet sahibi olduğunu bilirler. Böylece insanlar, haset edenin bu hasediyle, kendisine haset edilmiş şahsın Allah katından karşı konulamayacak biçimde çeşitli faziletlere, üstünlüklere ve en büyük değerlere tahsis edilmiş olduğuna istidlalde bulunurlar. Bu da, hasedi doğurur. Böylece haset, kendisine haset edilen şahsın çeşitti fazilet ve üstünlüklerle muttasıf olduğuna delâlet eden delillerin en güçlülerinden olmuş olur.

 

c) Haset eden kimse, halk arasında mezmum , Allah katında da mel´ün olmuş olur ki, bu kendisine haset edilen kişi için başlıca gayelerdendir.

 

d) Haset, İblis’in sevincinin çoğalmasına sebep olur. Bu böyledir, çünkü haset eden kimse kıskanılan şahsın kendisinde bulundurduğu faziletlerden uzak olunca, bu durumda o ya buna razı olur ki bu durumda büyük bir mükâfat hak etmiş olur; böylece de İblis onun bu duruma razı olup büyük sevaba nail olmasından korkar; o buna razı olmayıp, tam aksine hasedini ortaya koyduğu zaman bu sevabı elden kaçırarak ikâba müstehak olur; böylece de İblis’in sevinmesine, Allah´ın da gazap etmesine sebep olur.

 

e) Belki de, ilim ehlinden birisine haset ediyor, Allah´ın dini hususunda hata etmesini arzu ediyor, rezil ve rüsva olsun diye hatasının ortaya çıkmasını istiyor, konuşamayacak kadar dilsiz olmasını, bilip öğrenemeyecek kadar hasta olmasını istiyorsun... Bundan daha büyük günah var mıdır? Hangi derece bundan daha düşük olabilir? Ey çekemeyen kimse, bütün bu izahlardan, senin şöyle birisine benzediğin ortaya çıkar. Düşmanını can evinden vurmak için ona taş atıp da, isabet ettiremeyip, aksine taşın geri dönmesiyle kendi gözbebeğine isabet edip onu çıkaran; böylece kızgınlık ve hiddeti artan; müteakiben, birincisinden daha şiddetli biçimde taş atan, ama bu sefer de ikinci gözünü çıkararak onu kör eden ve gittikçe öfkesi kabaran; üçüncü kez de taş attığında kendi başını yaran ve bütün bu durumlarda, düşmanı sapasağlam kalan; etrafındaki düşmanları, başına gelene sevinip kendisine gülerken, yaptıklarının vebali hep kendisine dönen bir kimse!.. Evet, senin durumun bundan farksızdır. Hatta başkasına haset eden kimsenin durumu bundan da kötüdür; çünkü kendisi ve dönen taş ancak onun gözüne isabet etmiştir. Şayet, o taş gözüne isabet etmeseydi, kişinin gözü ölümle yok olacaktı. Ama kişinin hasedine gelince, bu, o kimseyi Allah´ın gazabına ve ateşine götürür. Onu dünyada kör olması; gözünün sağlam olup da hasetten dolayı cehenneme girmesinden daha hayırlıdır.

 

Haset eden kimse, çekemediği kimsenin nimetlerinin gitmesini isterken, Allah´ın bu hasetçiden nasıl intikam aldığına bir bak!.. Allah, kendisine haset edilenin nimetlerini yok etmemiş, tam aksine kendi şu sözünü doğrula-mak için, haset eden kimsenin nimetini izale etmiştir:

 

"Kötü tuzak ancak onu yapanın başına gelir." (Fatır, 43).

 

İşte bu ilmî tedavileri insan ne zaman tam bir açıklık ve huzurlu kalp ile düşünürse, onun kalbindeki haset ateşi söner.

 

Faydalı amele gelince, bu haset eden kimsenin hasedinin gerektirdiği şeylere zıt olan işleri yapmasıdır. Meselâ başkasını çekemeyen kimseyi, hasedi, kıskandığı kimseyi tan etmeye sevk ettiği zaman o, lisanına onu methetmeyi teklif eder; eğer onu hasedi, haset edilen kimseye karşı büyüklenmeye sevk ederse, o kendi nefsini mütevazı olmakla sorumlu tutar; eğer hasedi onu, çekemediği şahıstaki hayırların sebeplerinin kesilmesini istemeye zorlarsa, hased eden kimse kendi nefsini, kıskandığı kimsenin hayırlarını istemeye zorlar; haset edilen kişi bu durumu bildiği zaman, onun kalbi de hoş olur; kendisini çekemeyen adamı sevmeye başlar.

 

Bu da işin sonunda, iki bakımdan, hasedin yok olması neticesine götürür:

 

a) Kendisine haset edilen şahıs, kıskanan adamı sevdiği zaman, haset eden kimsenin arzuladığı şeyleri yapmaya başlar. Bu durumda da haset eden kimse, kendisine haset etmiş olduğu kimseyi sevmeye başlar. Böylece de ha-set ortadan kalkmış olur.

 

b) Haset eden kimse, hasedinin gerektirdiği şeyin zıddını yapmaya nefsini mükellef tutup yaptığında, bu durum işin sonunda onun bir tabiatı haline gelmiş olur ki, bu yolla da haset yok olmuş olur. [12]

 

 

 

Haset İhtiyari Olmadığına Göre İnsan Neden Sorumlu Olur?

 

 

Bil ki, haset edilene karşı onu çekemeyen şahsın kalbinde meydana gelen nefret, haset eden kimsenin ihtiyatı dâhilinde olmayan bir şeydir, o hâlde o bundan dolayı nasıl cezalandırılır? Haset eden kimsenin gücü dâhilinde olan ancak iki şeydir: Biri bu nefretten memnun olması, diğeri bu nefretin neticelerini ortaya çıkarması, yani haset ettiği kimseyi tan edip Allah´ın nimetlerinin onun elinden çıkmasını ve sevilen durumların kendisine gelmesini arzu etmesidir. İşte mesuliyeti gerektiren hususlar bunlardır (Şu halde insan bu iki hissi bastırmaya çalışmalıdır).