EYYÛB (a.s)

“Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın aziz mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül etmiştir. Sonra yaralarında tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve zikr-i ilahîyyenin mahalleri olan kalp ve lisanına iliştikleri için, kulluk vazifesini yapamaz bir hale gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, Allah’a kulluk görevi için demiş: ‘Ya Rab! Zarar bana dokundu. Sana sığındım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.’ Diye münacat edip, Cenab-ı Hakk o hâlis ve safî, garazsız, Allah için münacatı gayet harika bir suretle kabul etmiştir.”(Bediüzzaman, Lem’alar, 2. Lem’a.)

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan
yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.”(Bakara 2/153)

EYYÛB (a.s)

Eyyûb (a.s), İsrailoğulları’na gönderilen peygamberlerdendir. Kendisine, peygamber olarak bir rivayetle yedi, bir rivayetle on beş kişi iman etmiştir. Malıyla, canıyla, aile efradıyla şükür sembolü olmuş bir peygamberdir. Eşi Rahime annemiz de kendisi ile birlikte imtihana tabii tutulmuştur. Rahime annemiz, peygamber torunu bir hanımdır. Yusuf’un (a.s) oğlu Efrahim’in kızıdır.

Allahü Teâlâ Eyyûb’a (a.s) çok mal ve servet verdi. Hayvanlar, bağlar, bahçeler ihsan etti. Şam civarındaki çiftliklerinde binlerce insan çalışırdı. Tarla ve hayvanlarının çokluğu, o asırda başka kimseye nasip olmamıştı. Servetinin çokluğu onu Allahü Teâlâ’nın yolundan alıkoymadı. Eyyûb’un (a.s) on tane oğlu vardı.
Eyyûb’un (a.s) başına çok bela ve musibet geldi ve çok sabretti. Kur’an-ı Kerim’de onun sabrı şöyle haber verilmektedir.

“…Gerçekten biz Eyyûb’u sabırlı bir kul bulmuştuk. O, ne iyi kuldu; daima Allahü Teâlâ’ya yönelirdi.” (Sad, 38/44)
Allahü Teâlâ Eyyûb’u (a.s) musibetle imtihan etmeyi murad edince önce mallarını çeşitli vesilelerle elinden aldı. Üç bin koyununu sel götürdü. Ekinlerini rüzgâr telef etti. Şeytan çoban suretinde ağlayarak karşısına geldi. Eyyûb (a.s) o esnada insanlarla sohbet etmekteydi. Çoban suretindeki şeytan Eyyûb’a (a.s), “ Şaşılacak bir afet oldu, Allahü Teâlâ malını mülkünü helak etti.” Dedi.

Mübarek peygamber bu haber karşısında hiçbir şikâyette bulunmadı. Allahü Teâlâ’ya yöneldi. Sonra, “üzülme o malı mülkü bana rabbim vermişti. Şimdi de o aldı. Çünkü sahibi O’dur.” dedi.

Çok geçmeden Allahü Teâlâ bir deprem verdi. Eyyûb’un (a.s) on evladı bir hoca nezaretinde terbiye görüyordu. Onların içinde bulunduğu bina yıkıldı. Hepsi de öldü. Bu defa şeytan hoca kılığında geldi. Feryat figan etti: “Yâ Eyyûb! Allah evini deprem ile yıktı. On çocuğunun hepsi öldü. Bağrışmalarını duysaydın asla dayanamazdın.” dedi ve onu tahrik etmeye çalıştı. Eyyûb’un (a.s) gözlerinden yaş geldi. Oysa şeytan onun üstünü başını yırtıp feryad edeceğini zannetmişti. Eyyûb (a.s) “Ey mel’ûn, sen iblissin. Beni, rabbime isyana teşvik etmek istiyorsun. Şunu bil ki evladım bana Allahü Teâlâ’dan emanetti. Rabbimden niçin incineyim? Rabbime hamd ederim. O, isterse verir, isterse alır.

Bundan sonra Allahü Teâlâ Eyyûb’un (a.s) bedenine hastalık verdi. Hastalık gün geçtikçe ilerledi ve şiddetli bir hale geldi. Komşuları ve akrabaları yanına uğramaz oldular. Ancak hanımı Rahime validemiz, şefkat ve sadakat timsaliydi. Eşinin hizmetlerinden geri durmadı. Onun ihtiyacı için neyi varsa sattı. Eşinin hastalığı sırasında asla şikâyette bulunmadı, sabretti.

O vakit şeytan Eyyûb’un (a.s) bulunduğu şehrin halkına vesvese vermeye başladı. Onlara “Görmüyor musunuz? Peygamber dediğiniz kişi peygamber olsa bu kadar hastalık, zillet çeker mi? Onu şehrinizden atın. Yoksa hastalığı size de geçer.” dedi. Halk ona inandı.
Rahime annemiz, Eyyûb’u (a.s) sırtına aldı, şehrin dışına taşıdı. Çünkü o dermansızlıktan yürüyemiyordu. Orda bir barakada yaşamaya başladılar.
Rahime annemiz bir gün Eyyûb’a (a.s) şöyle dedi:

- “Ey Eyyûb! Sen Allah’ın peygamberisin. Niçin sıhhatine kavuşmak için dua etmiyorsun? Allah senin duanı reddetmez.”

Eyyûb (a.s) şöyle cevap verdi:

-“Ey Rahime, Allahü Teâlâ’dan iste diyorsun ama biz seksen sene Allah’ın nimetleriyle rahat ve huzur içinde yaşadık. Sadece yedi yıldır bela zamanı çekmekteyiz. Sıkıntımız seksen seneyi doldursun o zaman düşünürüz.”

Şeytan tekrar, insan suretinde geldi. Rahime validemizin karşısına çıktı: “Ey Rahime! Sen Yusuf oğlu Efrahim’in kızı değil misin? Kendine yazık ediyorsun. Hastalığı sana da geçer. Onu terk et.” dedi.

Rahime validemiz de olanları Eyyûb’a (a.s) anlattı. O da şöyle dedi: “Ey Rahime! O iblistir. Seni benden uzaklaştırmak istiyor.”

Daha sonra şeytan Rahime validemizin karşısına doktor olarak çıktı: “Onun hastalığını iyi ederim ama bir şartım var. Şarap içsin ben ona şifa vereceğim.” dedi. Tabi ki şeytan bu hilesinde de başarılı olamadı.

Bir gün Cebrail (a.s), Eyyûb Peygamber’in (a.s) yanına geldi. Onu konuşamaz bir halde buldu. Neden böyle durgun olduğunu sordu. Eyyûb (a.s): “Sabırdan başka çarem var mı ey Cebrail?” dedi.

Cebrail (a.s), “Allahü Teâlâ’nın hazinelerinde bolluk çoktur. Sen onlara takat getiremezsin. O’ndan daima afiyet dile” buyurdu. Bunun üzerine Eyyûb (a.s) Allahü Teâlâ’ya niyazda bulundu. Kur’an-ı Kerim bize bunu şöyle bildirilmiştir:

“Eyyûb’u da an. Hani Rabbine, ‘Başıma bu dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini verdik.” (Enbiya, 21/83-84)

Eyyûb’un (a.s) niçin dua ettiğini, Bediüzzaman Said Nursî hazretleri şöyle açıklıyor:

“Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın aziz mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül etmiştir. Sonra yaralarında tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve zikr-i ilahîyyenin mahalleri olan kalp ve lisanına iliştikleri için, kulluk vazifesini yapamaz bir hale gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, Allah’a kulluk görevi için demiş: ‘Ya Rab! Zarar bana dokundu. Sana sığındım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.’ Diye münacat edip, Cenab-ı Hakk o hâlis ve safî, garazsız, Allah için münacatı gayet harika bir suretle kabul etmiştir.”(Bediüzzaman, Lem’alar, 2. Lem’a.)

Bediüzzaman Said Nursî hazretleri, “Lem’alar” ın Birinci Nüktesi’nde devamla şöyle buyuruyor:

“Eyyûb’un (a.s) zahirî yara ve hastalıkların mukabili, bizim batınî ve ruhî hastalıklarımız vardır. Eğer iç dışa, dış içe bir çevrilsek Hz. Eyyûb’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren bir şüphe, kalb ve ruhumuza nice yaralar açıyor. Eyyûb’un (a.s) yaraları kısacık dünya hayatını tehdit ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit ediyor. Eyyûb’un (a.s) münacatına, o ‘Hazret’ten bin defa daha muhtacız. Bahusus nasıl ki o ‘Hazret’in yaralarından ortaya çıkan kurtlar, kalb ve lisanına ilişmiştir; bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şüpheler iman yeri olan kalbin içine ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefret ettirircesine uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra ta iman nuru çıkıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor…”

Eyyûb (a.s)’ın duasını Allahü Teâlâ kabul etti ve ona şifasını ihsan eyledi:

“(Ya Eyyûb) ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).” (Sad,38/42)
Eyyûb (a.s) ayağını yere vurdu. İki su pınarı fışkırdı. Biri sıcak diğeri soğuktu. Soğuk sudan içti. Sıcak olanı ile de yıkandı. Vücudu genç bir insan vücuduna döndü. Cebrail (a.s) cennetten bir hülle yani en güzel elbiseleri getirdi. Başına bir taç koydu. Bunlar olurken Rahime validemiz dışarıdaydı. Dönüp gelince Eyyûb’u (a.s) tanıyamadı. Onun kaybolduğunu sandı. Ağlamaya başladı. Eyyûb (a.s) onunla konuşmaya başladı: “Sen kimi arıyorsun? Ey Rahime, Eyyûb benim. Allahü Teâlâ bana şifa nasip etti.” Rahime annemiz de o pınardan içti. O da genç bir hanım oldu.