Dünyayı Sevmek

Yüce olan Allah-u Teâlâ insanı aklın almadığı mükemmel bir düzenle yaratıp, onu tüm varlıklardan daha üstün kılmıştır. İnsanın ihtiyaçları için; atmosferi, denizleri, hayvan ve bitkileri onun hizmetine sunmuştur. Muazzam yaratılışa sahip olan insana da bir yaratılış gayesi vermiştir ve bu gayeyi “Ben İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” ayeti kerimesinde belirtmiştir.   Yaratılan tüm varlıklardan üstün olmanın elbette ki bir karşılığı olacaktır. İmtihan ve hesap gününü sadece insan yaşayacaktır.

 

 

DÜNYA NİMETLERİ VE AHİRET

Yüce olan Allah-u Teâlâ insanı aklın almadığı mükemmel bir düzenle yaratıp, onu tüm varlıklardan daha üstün kılmıştır. İnsanın ihtiyaçları için; atmosferi, denizleri, hayvan ve bitkileri onun hizmetine sunmuştur. Muazzam yaratılışa sahip olan insana da bir yaratılış gayesi vermiştir ve bu gayeyi “Ben İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” ayeti kerimesinde belirtmiştir.   Yaratılan tüm varlıklardan üstün olmanın elbette ki bir karşılığı olacaktır. İmtihan ve hesap gününü sadece insan yaşayacaktır.

Dünyanın geçici olduğunun en büyük örneği insandır. Hiç kimse emek verdiği bir şeyin hemen yok olup gitmesini istemez. Bu nedenle Allah-u Teâlâ insanı yine kendine döndürecektir. İnsanlar doğar, büyür ve ölür. Ve dönüş ancak Allah-u Teâlâ’yadır.

Yaratılan ruh, vakti geldiğinde bir bedenle buluşup dünyaya gelir. Artık Kalu Bela da Allah’a verdiği sözü unutmuştur. Dünya; onu Allah’tan ve yaratılış gayesinden uzaklaştıracak pek çok tuzakla doludur. Sahip olduğunu sandığı geçici mal-mülk, evlat ve diğer sevdikleri onu ibadetten uzaklaştıracak, bunların kaygısı tüm ömrüne yayılacaktır. Bitmez sandığı ömrü sona erdiğinde de dünyada biriktirdiği sevabı ve günahıyla artık yapayalnızdır. İşte insan o an hüsrandadır. Geldiği Berzah Âlemi’ne bu kez bir daha geri dönme şansı olmadan geri gelecektir. Ve bundan sonra ki hayatını dünyada biriktirdikleri belirleyecektir.

    Allah-u Teâlâ kuluna doğruyu yanlışı ayırt etmesi için akıl ve vicdan, tüm ilimlere vakıf olabilecek bir yetenek ve her an kendisine yakın bir kalp vermiştir. Emir ve yasaklarını; güzel ahlakı öğretmek için de semavi dinleri ve pek çok peygamberi yine kullarına sunmuştur. Peki, tüm bu hazırlığa karşı dünya nasıl bir yerdir?

Bir çocuk dünyaya ilk geldiği anda ona verilen ilk duygu arzu ve istektir. Daha sonra akıl gelir. Yetiştiği ortamda dininin emirlerini öğrenir. Yerine getirmekle yükümlü olduğu gün geldiğinde de emrolunduğu gibi dosdoğru dinini yaşaması gerekir. Dünya bu yeni gelen misafirinin önüne tüm güzelliklerini önüne sermeye hazırdır. Hâlbuki insanın dünya üzerinde gördüğü tüm güzel olan şeyler bir gerçeğin suya yansıması kadar sahte ve geçicidir. Dünyanın kelime manası “en aşağı” demektir. İnsan eğer dünyayı geri dönüşü olan bir yolculuk gibi düşünür ve öyle yaşarsa sonunda muhakkak feraha erecektir. Bunu bir benzetme yaparak daha iyi idrak edebiliriz.

  Bir grup insan gemiyle uzun bir yolculuğa çıkar. Gemi onları bir adaya çıkarır. Kaptan onlara ihtiyaçlarını görmek üzere izin verir. Fakat geri kalmaktan kendilerini sakındırır. Geminin acele gideceğiyle kendilerini korkutur. Onlar da adanın etrafına dağılırlar. Bir kısmı ihtiyacını görüp hemen geriye döner. Her yer boş olduğu için istediği yere yerleşir. En yumuşak ve maksadına en uygun yerleri elde eder. Bazıları da adada kalır. Adanın ışıklarına, rengârenk çiçeklerine, gür ormanlarına, kuşlarının güzel ötüşlerine, ahenkli seslerine bakar! Onun toprağını, taşlarını, renkli ve güzel manzaralı, acaib nakışlı madenlerini ve bakanların gözünü kamaştırıcı zebercetlerin garip şekillerini seyreder. Sonra geminin gitme tehlikesini düşünerek kendine gelir, gemiye döner. Ancak dar zahmetli bir mekân elde eder ve oraya yerleşir.
Bazıları da mücevherlere, taşlara yönelir. Onların güzellikleri kendisini sarhoş eder. Nefsi onları bırakmaya bir türlü razı olmaz. Onlardan bir miktarı beraberinde getirir. Ancak gemide yerini daraltır, kendisine ağırlık ve yük olur. O taşları edindiği için pişman olur. Onları atmaya da kıyamaz. Bırakmak için bir yer de bulamaz. Geminin içinde onları omzunda taşımaya mecbur olur. Aldığından pişman... Ama pişmanlık fayda vermez.
Bazıları da ormanlara dalar, gemiyi unuturlar ve oldukça uzaklaşırlar. Öyle ki o meyvelerin yenmesiyle, o güllerin koklanmasıyla, o ağaçlar arasında gezmekle meşgul olduğundan dolayı kaptanın çağrısını duymaz. Bununla beraber yırtıcı hayvanlardan korkar. Düşüşlerden ve felâketlerden de emin değildir. Elbisesine takılan çalılar, bedenini yaralayan dallar, ayağına batan dikenlerden de kurtulamaz. Dehşetli bir ses gelir, ondan yüreği hoplar. Bir çalı elbisesine takılıp yırtar, avret mahallini dışarıda bırakır, istese de geri dönmesine imkân kalmaz.
Gemidekilerin sesi kendisine geldiği zaman beraberindekilerle ağır ağır döner. Fakat gemide bir yer bulamaz. Açlıktan ölünceye kadar denizin kenarında kalır. Bazılarına da ses gelmez. Gemi kalkar. Bazılarını yırtıcı hayvanlar parçalar. Bazıları yolunu şaşırıp ölünceye kadar şaşkın şaşkın gezer. Bazıları çamurlara saplanır. Bazılarına yılanlar saldırıp sokar (ve öldürür). Çürümüş leş gibi darmadağın olurlar. Gemiye almış olduğu çiçek ve taşlarla ve onların ağırlığıyla gelen ise, bunların kulu kölesi olur. Onları korumanın üzüntüsü kendisini meşgul eden... Onların kaybolmasından korkan.... Yeri daralmış.... Az bir zaman sonra o çiçekler solmaya başlar. O renkler, o taşlar bozulmaya yüz tutar. Onların pis kokuları yayılmaya başlarlar. Yerini daraltmakla beraber pis kokularıyla, ona eziyet vermeye başladılar. Denize atıp kurtulmaktan başka bir çare bulamaz. Yediği yabani meyveler kendisinde kötü etkiler yapar. Vatanına o kokulardan çeşitli hastalıklara maruz kaldıktan sonra varabilir! Kim geç dönmüşse güzel ve geniş yer bulamaz. Geç gelen geniş yer bulamasa bile bir müddet yerin darlığı ile sıkıntı çeker. Fakat vatanına vardığı zaman rahat eder. Daha önce dönen ise, on geniş yeri bulur, vatanına sağ ve sâlim varır.
Bu kıssadaki ilk kısım insan; takva sahibi insanlardır. Adanın güzelliklerine aldanmadan, onlarla oyalanmadan geri dönmüşlerdir. Geri döndüklerinde gemideki en güzel yer onlarındır. Hep huzurludurlar. Yanlarına aldıkları yüklerle gemiye binen insanlar ise; ayakta kalmış olsalar dahi gemiye binebilmişlerdir. Bu insanlar ise günahkâr insanlardır. Pişman olarak günahlarıyla Allah'ın huzuruna gelecekler ve affedilmeyi umacaklardır. Gördükleri geçici güzelliklerin büyüsüyle gemiyi kaçırıp sahilde kalan insanlar ise; dünya hayatını tercih edip ahireti kaybetmiş insanlardır. Artık onlar için huzur hiç geri gelmeyecektir. 
Ebu Hureyre (ra) şöyle buyuruyor: “Bir gün Resulü Ekrem (sas) bana “Ya Ebu Hureyre! Sana bütün içyüzü ile dünyayı göstereyim ister misin?” dedi. Ben de “tabii isterim, ya Resûlullah” diye cevap verdim. Bunun üzerine elimden tutarak beni Medine'nin kuru derelerinden birine götürdü, karşımızda insan başları, insan tersi, paçavralar ve kemik parçalarından ibaret bir çöp yığını duruyordu. Bu manzara karşısında Rasulullah (sas) şöyle buyurdu:

        Ya Ebu Hureyre! Şu baslar da sizin gibi muhteris ve sizin gibi uzak vadeli emeller peşinden koşan insanların başları idi, şimdi çıplak kemik haline geldiler, daha sonra da rüzgârda uçuşan toza dönüşeceklerdir. Şu tersler de onların çesit çesit yiyecekleri idi, nereden kazanmışlar ise kazanmışlar ve midelerine indirmişlerdi, Şimdi insanların, yanlarından tiksinti ile kaçıştığı pislikler haline girdiler. Şu paçavralar onların nişan takıntıları ve elbiseleri idi, şimdi rüzgârda uçuşuyorlar. Şu kemik parçaları da onların binek hayvanlarına ait idi, onların sırtında belde belde dolaşırlardı. Binaenaleyh dünya üzerine ağlamak isteyen ağlayabilir.” 

         Allah-u Teâlâ mahşer gününde insanların huzuruna dünyayı yaşlı bir kadın kılığında getirecek ve insanlara soracaktır: “ Bunu tanıyor musunuz?” insanlarda “ Biz bunu tanımıyoruz” diyecekler. Sonra kadına kim olduğunu soracak ve o da “Ben dünyayım” cevabını verecektir. Allah-u Teâlâ bunun ardından dünyayı sevenleriyle birlikte cehenneme atacaktır.

Resulü Ekrem (sas) “ Dünya hayatı bir ağacın gölgesi altında dinlenmek kadar kısa bir süreden ibarettir demiştir. Nuh (as) dünyada 900 yıl yaşamasına rağmen ona dünya hayatını sorduklarında: “ Dünya bir han gibidir. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım” cevabını vermiştir.

Allah-u Teâlâ kâfirler için tüm dünya nimetlerini önlerine sunmuş, onlara dünyada rahat bir yaşam takdir etmiştir ancak müslüman kullarını türlü sıkıntılarla imtihan ederek gerçek ve sonsuz nimetlerin var olduğu cennetini kazanmalarını dilemiştir. Resulü Ekrem (sas) in "Allah bir kulunu sevdiği zaman, sizin birinizin, hastasını sudan koruduğu gibi o da onu dünyadan korur."  Hadis-i şerifinde buyurduğu üzere; Allah sevdiği kullarının dünyayı sevmelerini dilemez.

Ebû Hüreyre (    ra) rivâyet edilen: "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin ise cennetidir."  hadis-i şerifiyle ilgili şöyle bir olay yaşanmıştır:

Bağdat ehlinden bir kadı, etrafındaki hizmetçileri ve tâbileri ile birlikte vezir gibi heybet ve haşmetle hamam ocaklarının bulunduğu sokaktan geçerken birden önüne üstü başı katran içinde Yahudi bir ocakçı çıkar şöyle der:
—"Allah kadıyı kuvvetlendirsin! Sizin Peygamberinizin; "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin ise cennetidir." sözünün manası nedir? Hâlbuki senin de gördüğün gibi dünya senin gibi bir Muhammedî mü'minin cenneti, benim gibi bir kâfirin ise zindanıdır. Hadis ise bunun aksini ifade etmektedir."
Üstün bir ilme sahip olan kadı efendi ona şöyle cevap verir:
—Allah-u Teâlâ'nın bana vaat ettiği cennete nispetle içinde bulunduğum ziynet ve itibarlar, benim için zindandır. Sana söz verilen cehennem ateşine göre de, şu içinde bulunduğun hâl cennettir."

Dünya insanların gözünün önünde olduğu için insan her şeyi gördüğünden ibaret sanır. Ahiret hayatını görmediği içinde o günün geleceğini bir türlü idrak edemez. Fakat peygamberler ve salih kullar bundan müstesnadır. Bu Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen Resülu Ekrem’in şu hadis-i şerifiyle bildirilmiştir: "Dünya lânetlenmiştir, içinde ne varsa onlar da mel'ûndur. Ancak Allah'ın zikri ve ona yakın olan, bir de âlimle müteallim (hoca ile talebenin dini ilimlerle meşguliyetleri) müstesnadır." buyurmuştur.

Dünyada insanı Allah’tan uzaklaştıran nefsanî isteklerin en başında sahip olma hırsı vardır. Aslında insanın dünyada sadece üç şeye ihtiyacı vardır. Bunlar: tesettürünü sağlamak için elbise, yaşamını devam ettirebilecek kadar yiyecek ve korunmak için mesken. Bunları Allah yolunda kullanırsa kazananlardan olur ancak gösteriş için giyinir, fazlasını yer ve mal-mülk sevdasına düşerse muhakkak zelil olacaktır. Çünkü nefsin istekleri, sahip olma hırsı her gün, her an daha da kuvvetlenerek büyür. Asla tatmin olmaz, her zaman sahip olduğunun bir sonrakini ister. Biriktirdiği dünya nimetlerinin başına neler açacağını hiç bilmez. Mevlana Celaleddin Rumi Hz. böyle kimseler şöyle der: Şu dünyada yüzlerce ahmak etek dolusu altın verirde, şeytandan dert satın alır.

Allah-u Teâlâ’nın salih kulları asıl gerçeği ilimleriyle ve kalbi keşifleriyle bilirler. Dünya nimetlerine meyletmezler. Resülu Ekrem (sas) in "Dünyasını seven âhiretine zarar verir, âhiretini seven de dünyasına zarar verir, o halde bâkî olanı fânî olana tercih edin!"  hadis-i şerifini kabul eder ve tercihlerini bu doğrultuda yaparlar.

          Hz. Ebu Bekir halifeliği zamanında İslâm askerlerinin başkumandanı olarak dürüstlüğü ve gayretinden dolayı Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı görevlendirdi. Hz. Ebu Bekir’in (ra) vefatından sonra yerine geçen Hz. Ömer bu göreve yine Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın devam etmesini istedi. Ebû Ubeyde bin Cerrâh İslam ordusunun kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, Halîfe Hz. Ömer’in emirlerini bildirirdi. Humus şehrini alınca da buyurdu ki:

        Ey Rumlar! Allah-u Teâlâ’nın yardımı ile ve Halîfemiz Hz. Ömer’ in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz! Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır! İslâmiyetin adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir! Dışarıdan gelen düşmana karşı, Müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız! Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, Müslümanlardan hayvan zekâtı ve öşür aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allah-u Teâlâ emretmektedir.

        Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beytülmâl’e veriyorlardı. Bir müddet sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh başka bir savaşa katılmak için şehirden ayrılmak zorunda kaldı. Bu sebeple halka memurlarıyla haber gönderip “ Savaşa katılmak zorunda olduğum için artık burada kalıp verdiğim sözü tutamayacağım. Bu yüzden Beytülmâl’e gelip, cizyelerinizi geri alın! İsimleriniz ve verdikleriniz, defterimizde yazılıdır.” dedi

        Bu olay Suriye şehirlerinin pek çoğunda aynı şekilde vuku buldu. Hristiyanlar Müslümanların bu adâletini,  şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu da seve seve Müslüman oldu. Kendi arzûları ile Rum ordularına karşı İslâm askerine casusluk yaptılar.

Resülu Ekrem (sas) dünya malına tamah etmediği gibi sahabesinden de böyle olmalarını isterdi. O büyük zatların İslamiyet’in ilk yıllarında attıkları bu güzel ahlak tohumlarının bereketi geriden gelen nesillere kadar ulaşmıştır.

Muhyiddin İbn-i Arabî Hz. XII ve XIII. yy da Endülüs ve Şam taraflarında yaşamış ve  "Şeyh–i Ekber" diye anılan büyük bir velidir. Bir gün bir tepeye çıkar ve ayağını yere vurarak "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." diye bağırmaya başlar. Orada bulunanlar bu sözü Muhyiddin İbn-i Arabî  “hâşâ "Allah ayağımın altındadır dedi." diye yorumlarlar. Zamanın ulemâsı da bu sözün zâhirine bakıp idam edilmesine karar verir.
Şam halkı, bu hükmün etkisinde kaldıklarından ve onun büyüklüğünü anlayamadıklarından kabrinin bile yerinin belli olmaması için kimsenin bilmediği bir yere defnederler.
 
Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri, pek çok şeyi keşif ve keramet yoluyla haber verdiği gibi, bir gün kabrinin meydana çıkarılacağını "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" eserinde şu meşhur sözleriyle haber verir: "İzâ dahale's–sîn ile'ş–şın zahara kabru Muhyiddîn." ("Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.)
 
Yavuz Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri'nden takriben üç asır sonra Şam'ı fetheder. Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri'nin ne kadar büyük bir zat olduğunu ve "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar sözünü bildiğinden kabrinin nerede bilmek ister ama bilen hiç kimseye rastlayamaz. Nihayet bir gün bir çoban gelir şöyle der:
—Onun kabrinin nerede olduğunu bilmiyorum; lakin devamlı koyunlarımı otlattığım merada bir yer var ki, sürüde bulunan o kadar hayvandan hiçbirisi ne oradan ot yiyor, ne de oraya ayak basıyorlar. Oranın otları her sene baharda kendi hâlinde büyüyor ve zamanı gelince de kuruyup gidiyor."

Sultan Selim Han derhal orayı kazdırır. Bir de bakarlar ki, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin mübarek nâşı, sanki daha yeni defnedilmiş gibi taptaze duruyor. Sultan Selim Han hemen o büyük velinin nâşını çıkarttırıp, orayı temizlettirir, kabrin üzerine de güzel bir türbe yaptırır. Böylece Muhyiddin İbn-i Arabî'nin asırlar öncesinden verdiği "Sin" den maksadın Sultan Selim, "Şın"dan maksadın da Şam olduğu anlaşılır.
 
Sultan Selim Han; böylesine büyük bir Allah dostunun "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” sözünün muhakkak bir hikmeti olduğunu düşünür ve bu meseleyi açığa çıkarmak için, Muhyiddin İbn Arabî'nin bu sözü nerede söylediğini araştırır. Orayı bulup kazdıklarında içi altın dolu bir küp bulunur. Böylece bu mesele de anlaşılmış olur.

Akıllı olan insan dünya hayatını ahirete tercih etmez çünkü ahireti dünyaya tercih eden insan helak olur.

Seyyid Taha Hz.ne zamanın İran Şahı, Şemdinan'a yakın 145 pare köyü, her şeyi ile beraber bağışlar. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, Seyyid Taha bir an başını eğer ve sonra kaldırıp: "Elhamdülillah" der. İran Şahı ölünce oğlu bu köyleri geri alır. Haberi Seyyid Taha'ya getirdiklerinde yine başını eğer, bir an sonra kaldırır ve "Elhamdülillah" buyurur. Halife Köse: "Efendim, köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz, geri aldıklarında da hamd ettiniz. Bunun hikmeti nedir?” der. O da şöyle cevap verir:"Hediye ettikleri zaman kalbimi yokladım. Dünya malına sevinmediğini gördüm, bunun için Allah’a şükrettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadığını gördüm. İşte bu sebeple yine şükrettim" buyurdu.

İnsan her dönemde insandır. Resülu Ekrem zamanında da, Muhyiddin İbn-i Arabî zamanında da, Yavuz Sultan Selim zamanında da, Seyyid Taha zamanında da… Onlar rızkın sadece Allah’tan geldiğini ve bunu kimsenin değiştirmeye kadir olmadığını biliyorlardı. Çünkü onlar "Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet et, sana hizmet edeni ise yor (kendine hizmetçi yap)"  kutsi hadisine hem aklen hem de kalben inanıyorlardı.

         İbrahim Ethem Hz. tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olup, pâk nesebi Hz. Ömer'e dayanır. İbrahim bin Ethem Hazretleri'nin hakkında kaynaklarda pek çok muhtelif rivayetler vardır. Tevbe edip zühd yoluna girmeden evvel, Belh padişahı olduğu rivayeti meşhurdur. İbrahim bin Ethem'in âdeta destanlaştırılan hayatı ve menkıbeleri anlatılırken, sahip olduğu bütün bu servetten, mülk ve saltanattan, elindeki her türlü maddî imkândan vazgeçip zühd yolunu seçmesi şöyle anlatılmıştır:

         Bir gece sarayında tahtı üzerinde uyuya kalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavandan tıkırtılar, gürültüler geliyordu. “Kim o?” diye seslendi. Damdaki cevap verdi:
—Yabancı değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!
İbrahim Ethem bu cevaba çok kızdı, sert bir sesle:
—Be hey şaşkın adam, damda hiç deve aranır mı deyince, o damdaki zat şu karşılığı verdi:
—Ey gâfil! Sen Allah-u Teâlâ’yı ipek ve atlas döşekler içinde, inci ve altın tahtlar üzerinde arıyorsun ya! Bunun damda deve aramaktan ne farkı var?

         İbrahim bin Ethem hemen yerinden fırladı ve adamlarını çağırıp her tarafı arattı; fakat ne sarayın damında, ne de bahçesinde hiç kimseyi bulamadı. Tabiî içine bir ateş düştü ve bu olayı düşünmekten sabaha kadar uyuyamadı.

Ertesi gün saray erkânı toplanmış ve divan kurulmuştu. İbahim b. Edhem de geldi ve geçip tahtına oturdu; ama hâlâ bu olayı düşünüyor, olayın mahiyetini kavramaya çalışıyordu. Divanda birtakım devlet meseleleri istişare edilirken aniden heybetli bir adam hızla içeri girdi. Ona ne nöbetçiler, ne de muhafızlar engel olamamışlardı. İbrahim bin Ethem, gelip karşısında duran bu adama kim olduğunu, burada ne işi olduğunu ve ne istediğini sordu. Adam:
—Bir yolcuyum. Bu handa birkaç gün kalmak istiyorum, dedi. Tabiî İbrahim bin Ethem bu
söze kızarak:
—Be adam, burası han mıdır ki kalacaksın! Burası bana ait olan bir saraydır, diye cevap verdi. O zat:
—Peki, bu saray senden evvel kimindi?
—Babamındı.
—Ondan önce kimindi?
—Dedemin, ondan önce de atalarımın.
—Peki, onlar şimdi neredeler?
—Öldüler.
—Bu saray nasıl senindir ki, biri gidiyor biri geliyor. Böyle bir yer han değil de nedir, diyerek geldiği gibi çıktı gitti.

O zaman İbrahim bin Ethem'in aklı başına geldi. Belli ki, akşam damda "deve arıyorum" diyen adam, bu adamdı. Hemen o zatın peşine düştü. Bir müddet sonra nihayet ona ulaşıp: "Sen kimsin?" diye sorunca, o zat: "Ben Hızır'ım." dedi. Böylece mesele anlaşılmıştı. Ve bir müddet konuştular. Bu konuşmadan sonra İbrahim bin Ethem'in kalbi Allah Teâlâ'nın aşkı ile yandı ve yaptığı bütün günahlara, hata ve kusurlara tövbe etti.

          Tacını, tahtını bırakıp dervişliğe soyunmasına sebep olan bir başka hâdiseden daha bahsedilmektedir ki, şöyle anlatılır:

          İbrahim bin Ethem avlanmayı çok sever, sık sık maiyetiyle beraber ava çıkardı. Yine bir gün ava çıkmak için gerekli hazırlıkların yapılmasını ve atların hazırlanmasını istedi. Uşaklar, hizmetçiler gerekli hazırlıkları yaptılar ve beraberce sahraya çıktılar, bir hayli at sürdüler. İbrahim bin Ethem, atını ileri sürerek diğerlerinden ayrılmıştı ki, bir ara "İntebih!" yani "Uyan!" diye bir ses işitti. İbrahim bin Ethem bu sese aldırmadı ve yoluna devam etti. O esnada yine "İntebih!" denildi. Yine duymazdan gelince bu sefer "İntebih kable en tüntebeh!" "ölmeden önce kendin uyan!" sözünü duyunca irkildi ve etkilendi. O sırada karşısına bir ceylan çıktı. İçinden o ceylanı avlamak geçti. Okunu çıkardı, yayını gerdi, tam oku atıp ceylanı avlayacak iken ceylan dile geldi: "Ey İbrahim! Allah seni avlanasın diye mi yarattı? Senin bundan başka işin yok mu?" dedi. İbrahim bin Ethem bu sözleri düşünürken: "Yâ İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın!" diye bir nidâ daha işitti. Bu nidâ onu titretti. Aniden rûhî bir değişime uğradı, şevki arttı ve keşfi açıldı. Birden ağlamaya başladı, o kadar ağladı ki, gözünün yaşından elbiseleri dahi ıslandı. "Âlemlerin Rabbinden bana bir ikaz geldi. Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, bu günden sonra Allah'a isyân etmeyeceğim. Rabbim, sâlih insan olmamı istiyor!" dedi. Canı gönülden tövbe istiğfar etti. Böylece bu hâl içinde giderken yolda kendi tebaasından bir çobana rastladı. Üzerindeki bütün kıymetli eşyalarını, işlemeli kıymetli elbiselerini çobana verdi. Onun eski elbisesini, keçe takkesini ve kepeneğini alıp giydi. Böylece her şeyi bırakıp Allah Teâlâ'nın yoluna girdi. İbrahim b. Edhem'in bu hâline melekler nazar ediyorlardı. Onun için: "Padişah libasını çıkarıp cennet ve cemalullah âşıkı oldu, âhiret elbisesini giydi." dediler.

         İbrahim bin Ethem Hz. nin vefatının ardından yüzyıllar geçmesine rağmen adı hala unutulmamıştır. O zamandan bu zamana kadar yeryüzünden, yaşadıkları devrin tüm sefasını süren nice hükümdarlar, padişahlar gelip geçmiştir lakin adları rüzgârda dağılan toz gibi hafızalardan silinip gitmiştir. Geriye ne isimleri ne de sahip oldukları kalmıştır.

Resülu Ekrem (sas) “ Ümmetimin âlimleri benim varislerimdir” hadis-i şerifinde Allah dostlarının ne kadar kıymetli ve faydalı olduğunu bizlere bildirmiştir. Kıyamet kopana dek yeryüzünde âlimlerin soyu devam edecektir. Ahirete intikal etmiş olsalar dahi kalplerinde parlayan nur, insanların yolunu aydınlatmaya muktedirdir. Bize düşen görev ise zamanın Allah dostlarını tanıyıp, yollarına dâhil olmaktır. Üstadımız Şeyh Fadlullah Hz. ilim ve sünnet-i seniyyeye olan mutabaatıyla biz talebelerine ve sevenlerine en güzel ve en doğru yol göstericidir.

Aziz Mahmûd Hüdâyî Hz. 1541–1628 yılları arasında yaşamış tasavvuf yolu büyüklerindendir. Uzun yıllar ilim talebeliğinin ardından hocasının vefatından sonra Bursa kâdısı olarak vazîfeye başladı. Kadılığı esnasında bir gece rüyasında Cehennem´i ve Cehennem´in ateşinde tanıdığı bazı kimselerin yandığını gördü. Bu rüyanın tesiriyle korkulu ve kederli günler geçirirken şahit olduğu bir hadise onu çok etkiledi ve tavsiye üzerine Üftâde Hz. nin evine gitti ve talebesi olmak istediğini bildirdi.

Üftade Hz. karşısında sahip olduğu ilim ve malın tüm kibir ve heybetiyle duran Bursa kadısını görünce onu kabul etmek istemedi. Bunun üzerine halinden ve tavrından pişman olan Aziz Mahmut Hüdâyî Hz. samimi bir ifade ile onu talebeliğe kabul etmesini istedi.

Üftade Hz. ise; kadılığı bırakıp sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satması şartıyla onu talebesi olarak kabul edeceğini söyledi. Artık her gün Aziz Mahmut Hüdayi Hz. etraftaki insanların alay ve bakışlarına aldırmadan, nefsini yenmek için hocasının emrini yerine getiriyordu.

Üftâde Hz. daha sonra, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için onu dergâhta abdesthâneleri temizleme işi ile vazîfelendirdi.Hüdâyî bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdının geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; "Yeni kadı geliyor ha! Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthânelerde temizlik yapıyorsun." diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve
"Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermemiş miydin?" diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde hazretleri kapıda göründü ve “Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârekdir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksat sana bu mertebeyi atlatmaktı." buyurarak, Hüdâyî´yi alıp içeri dergâha götürdü.

        Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Azîz Mahmûd Hüdâyî kısa zamanda Üstâdının en önde ve gözde talebesi oldu.

Bir müddet sonra İstanbul’da hocalık yapmaya başladı. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. III. Murâd Han, III. Mehmed Han, I. Ahmed Han, II. Osman Han ve IV. Murâd Han´a nasîhatlarda bulundu. IV. Murâd Han´a, saltanat kılıcını kuşattı.

Allah-u Teâlâ ona kendisine giden yolda vazgeçtiği kadılık makamını, önünde padişahların eğildiği bir makam olarak geri verdi. Yaşadığı dönemde pek çok kimseye fayda olan aziz Mahmut Hüdayi Hz. vefatından sonrada insanlara nisbeti ve ilmiyle faydalı olmaya devam ediyor. Vefatından önce miras olarak geride kalanlara bıraktığı kıymetli duası korkak ve aciz kalplere muştu niteliğindedir.

“ Sağlımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın, ahir ömründe fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça ölmesin.” AMİN

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "