Kalbin Sevgi İle İtaati'dir , Teslimiyet

Teslîmiyet; سَلِمَ fiilinden gelir. Boyun eğmek, başa gelen hâdiseleri îtirazsız kabûllenmek ve selâmete çıkmaktır.

İslam , iman ve teslimiyetten ibarettir. İnanmayan ve teslim olmayan kimse, ilahi aşkın tadını tadamaz, güzel kulluk yapamaz, hiçbir ilahi müjdeye ulaşamaz. Allah katında sadık mümin, imandan sonra şüpheye düşmeyip tam teslim olan ve inandığı hak davada malı ve canıyla cihat ederek hizmet veren kimsedir.

 Nitekim İbrâhim -aleyhisselâm-’ın kalbinde Allâh’tan başka hiçbir şeye yer yoktu. Bu yüzden de Cenâb-ı Hak onu kendisine Halîl, yâni dost edinmişti.

 

Kalbin Sevgi İle İtaati'dir , Teslimiyet

Teslîmiyet; سَلِمَ fiilinden gelir. Boyun eğmek, başa gelen hâdiseleri îtirazsız kabûllenmek ve selâmete çıkmaktır.

İslam , iman ve teslimiyetten ibarettir. İnanmayan ve teslim olmayan kimse, ilahi aşkın tadını tadamaz, güzel kulluk yapamaz, hiçbir ilahi müjdeye ulaşamaz. Allah katında sadık mümin, imandan sonra şüpheye düşmeyip tam teslim olan ve inandığı hak davada malı ve canıyla cihat ederek hizmet veren kimsedir.

 Nitekim İbrâhim -aleyhisselâm-’ın kalbinde Allâh’tan başka hiçbir şeye yer yoktu. Bu yüzden de Cenâb-ı Hak onu kendisine Halîl, yâni dost edinmişti.

Melekler:
“–Ya Rabbî! İbrâhim’in canı, evlâdı ve malı var! Nasıl sana Halîl olabilir?!.” demişlerdi.

Allâh Teâlâ da, üç yerde O’nun îtirazsız teslîmiyetini meleklere göstermişti. Bu imtihanlar ve neticeleri, kıyâmete kadar ümmete misâl olacaktır.

İbrâhim -aleyhisselâm-, ateşe atılacağı zaman melekler yardımına gelmişti. Ancak O:

“–Size ihtiyâcım yok!.. Ateşe, yanma gücünü kim vermiştir?” demiş ve «Allâh ne güzel vekîldir!» diyerek Rabbine sığınmıştı.

O’nun bu teslîmiyeti karşısında mükâfât olarak ateşe:

“–Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selâmet ol!” (Enbiyâ, 69) buyrulmuştu.

İbrâhim -aleyhisselâm-’ın malı da, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın Cenâb-ı Hakk’ı üç defa zikretmesi neticesinde ehemmiyetsiz bir hâle gelmiş ve ona:

“–Al bunların hepsini götür!” demişti.

Yine evlâdı İsmâil’i kurban etmekle imtihan edilmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın emrine gösterdiği teslîmiyet ile bu imtihanı da yüzünün akıyla geçebilmiştir.

İşte gerçek kulluk, teslîmiyettir. Çünkü Allâh -celle celâlühû-, kulunun kendisinden başkasına râm olmamasını ister.

Teslîmiyet, muhabbete dayalı bir itaat işidir. Bu itaat ve teslîmiyet bereketiyle İbrâhim -aleyhisselâm-’a, canı, malı ve evlâdı, yüce Rabbinin yolunda hiçbir engel teşkîl edemedi. Hac ibâdeti de,  O’nun Rabbine tevekkül ve teslîmiyetinin kıyâmete kadar devâm edecek en güzel bir sembolü oldu.

Çünkü İbrâhim -aleyhisselâm-’ın dili kalbine tercümanlık yaparak dâimâ:

“…Ben âlemlerin Rabbine teslîm oldum!” (Bakara, 131) demekteydi

Kur’an’da belirtildiği gibi, Allah’ın gönderdiği peygambere itaat eden kimse, bizzat Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur (Nisa/80). Hz. Peygamber A.S.’a uymadan hiç kimse Allah’ın rızasına ulaşamaz. Onu anne-babası dahil bütün insanlardan daha fazla sevmeyen kimse tam mümin de olamaz (Buharî, Müslim). Onun öğrettiği dine sadece kalbiyle değil, bütün his ve hevesiyle, içi ve dışıyla uymayan kimse gerçek mümin sıfatını alamaz (Begavî, İbnu Asım, İbnu Recep). Çünkü Hz. Peygamber A.S. Allah’a giden yolun kılavuzu, bu yolda insanların terbiyecisi ve sahibidir. Her hükmü Cenab-ı Hakk’ın hükmü yerindedir. Onu insanlığın önüne koyan Yüce Allah’tır. “Bu peygamberime uyun ki, benim muhabbetime, rızama ve cennetime ulaşın!” diyen de bizzat Yüce Allah’tır.

Ayrıca, Hz. Peygamber A.S.’ın şu uyarıları da bizim için bağlayıcıdır:

         “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur.” (Buharî, Nesaî)

Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa, sizi Allah’ın Kitabı’na göre sevk ve idare ettiği sürece onun sözünü dinleyip emirlerine itaat edin.” (Buharî, Müslim, Nesaî)

Şu halde, gerçekten peygamber vârisi, alim, arif, kâmil bir mürşide tabi olmak, aslında Allah ve Rasulü’ne tabi olmaktır. Mürşide teslimiyet, manevi terbiyenin ve tedavinin gereğidir. İşin icabı budur. Hasta kendi başına tedavi görüyorken ona kimse karışmaz, fakat bir doktora gelip tedavi olmak istediğini söyleyince, doktor ona:”ben ne dersem onu yapacaksın, aksine gitmeyeceksin, yoksa şifa bulamazsın!”der. Hastada hastalığından kurtulmak istiyorsa, aklına değil, doktora güvenmelidir ve ona teslim olmazsa derdinden kurtulamayacağını bilmelidir.

İmam Gazali’nin (rah.) belirttiği gibi maddi olsun, manevi olsun, her türlü hastalığın tedavisi ancak şu şartlarda gerçekleşir:

1-    Kendisinde bir hastalık bulunan kimse, önce hastalığını kabul etmelidir. Kendisini hasta görmeyen kimse, ilacını ve çaresini aramaz. Onun için, doktorlar ve ilaçlar hiçbir şey ifade etmez.
2-    Hastalığını kabul eden hastanın, bu hastalığın bir ilacının olduğuna, Allahu Teala’nın, her hastalığa muhakkak bir ilaç yarattığına inanması gerekir.
3-    Hastanın, kendisini tedavi edecek mütehassıs bir doktora inanması ve ona teslim olması gerekir. Böyle mütehassıs bir doktor bulmadıktan sonra, hastalığa ve ilacın varlığına inanması bir fayda vermez.
4-    Ayrıca, doktorun verdiği ilaçları kullanmak ve yazdığı reçeteyi uygulamak lazımdır. Doktorun verdiği talimata uymayan kimse, hastalığını tedavi edemez. Bu halde, ilacın ve doktorun varlığı, ona bir fayda vermez.

Allah yolunda yürümek ve yükselmek isteyen kimse, kendisinin ilahi rahmete ne kadar muhtaç olduğunu, nefsinin marifetullahı tahsilden çok aciz bulunduğunu anlamalı; kalbinin hasta olduğuna inanmalı, ilacını ve doktorunu aramalı, doktorunu bulunca da ona sımsıkı sarılmalıdır.

Eğer bir kimse, dinini kendi bildiği gibi yasayacaksa, virdini zikrini kendi ayarlayacaksa, mürşid-i kâmile ne için intisap ediyor? Kendisini her hastalığın mütehassısı görüyorsa, doktora niçin gidiyor? Mürit, Allah için tabi olduğu mürşidin hizmet ve emirlerini gücü yettiği kadar sevgiyle yerine getirmelidir. Mürit, mürşidinin hizmetini bir ganimet bilmeli, ondan mahrum kalırım diye üzülmelidir. Erkek- kadın, her kim intisap ettiği mürşide, Allah için gücünün yettiği kadar teslim ve tabi olursa, muhakkak bu güzel hallerden bir kısmı ona da ikram edilir.

Mürşide teslimiyetin kıymeti ve bereketini şu örnek çok güzel ortaya koymaktadır. Cüneyd el-Bağdadi (k.s.) anlatır:

Bir gün, mürşidim Serriy es-Sakati’nin yanına girdim. Bana, bir iş emretti. Bende süratli bir şekilde hemen dediğini yaptım. Huzuruna döndüğümde bana bir kağıt verdi ve:

-Bunu sana, sözümü hemen yerine getirmene karşılık olarak veriyorum, dedi. Kağıdı açtım, okudum. Bir de baktım ki içinde şunlar yazılı:

Çölde, ağlayıp inleyen birisini işittim. Diyordu ki:”Ağlıyorum! Bilir misin beni ağlatan nedir? Ağlıyorum, çünkü, senin benden ayrılmandan ve bağımı kesip beni terk etmenden korkuyorum!”

Tasavvufta mürşide karşı istenilen mutlak teslimiyet, sünnete, imama itaat olarak anlatılmıştır. Ölünün yıkayıcısına teslimiyeti gibi hiç itirazsız teslim olma hali, esasen hak olan emirler karşısında her müminden istenmektedir. Her müminden istenilen teslimiyetin şekli ayette şu şekilde belirlenmiştir:

Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdikleri zaman, mümin erkek ve kadınlara  onun dışında  bir şeyi seçme hakkı yoktur.” (Ahzab 33/36)

Allah ve Resulünün verdiği hüküm; kulun dünyası ve ahireti için en güzel olanıdır. Nefsin, bu hükmün dışındaki tercihleri ise hürriyet değil, zillettir. Aynı şekilde, din ne kadar ruhsat veriyorsa, kâmil mürşid de o kadar genişlikten bahsedebilir, ötesine adım atamaz. Bu ümmetin en faziletlisi Hz Ebu Bekir Sıddık (ra.), halife seçildiği gün Ashap’tan biat alırken, onları şu şekilde uyarmıştır:

“ Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Ben hak çizgiden ayrılınca, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez!”
Şu bir gerçektir ki, hayatının bildiğimiz her safhasında takva üzere amel eden hiçbir tasavvuf büyüğü, Ku’ran ve sünnetin ruhsat vermediği  bir ameli müritlerine emretmez, emretmemiştir.

Kamil mürşid, şahsıyla değil, temsil ettiği makam itibarıyla teslimiyet ve itaatı hak etmektedir. O, müminlerin terbiye işini yürüten bir takva imamıdır.Allahu Teala’nın ve Resulünün emirlerini tebliğ ve tatbikle görevlidir. Kur’an ve sünnette vadedilen bütün müjdeler sadık müminler içindir. Sahabe-i Kiram (r.anhüm) ve bizden önceki salihler, ilahi müjdelerden her ne elde etmişler ise, Allah yolundaki samimiyet, gayret, itaat ve taat ve edepleriyle elde etmişlerdir. Bu gün de, kim ne elde edecekse aynı şekilde elde edebilir.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "