MÛTÛ KABLE ENTE MÛTÛ ~ ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ!

1-seyda alameddinBismillâhirrâhmnirrahîm. Elhamdulillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) “Rabbenâ âtina fid dünyâ haseneten ve fil’âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr.” diye dua etmiştir.

“Ya Rabbi! Dünyadaki güzelliğin tanımını bilmiyoruz. Aciziz. Bir şeyi güzel görürüz, arkası aleyhimize dönebilir; bilmiyoruz. Ahiretteki güzelliğin tanımında da aciziz. Ahirette ne isteyeceğimizi bilmiyoruz. Bizi bize bıraksan belki çok adi şeyler isteyeceğiz. Çok güzel kıymetli şeyleri elimizden kaçıracağız. Ya Rabbi! O zaman senin nezdinde güzelliğin tarifi ve tanımı ne ise o tanım içerisinde bize ver. Ya Rabbi! Ahirette güzel olan şeylerin tanımı hududu ne ise o hudud içerisinde bütün güzellikleri de istiyoruz.”  Onun için Cenâb-ı Allah sizlere hem din hem dünya adına hayır olan ne ise versin. Hayır, güzellik Allah’ın kendi abdine seçtiği şeydir. Abdin kendisi için seçip istediği şey güzellik ve hayır değildir. Küçük bir çocuğun her istediği ona verilirse pek çok şey onun aleyhine dönebilir. Kulun Allah’tan istediği pek çok şey de insanın aleyhine olabilir. Arzuladığınız şey, sizin arzuladığınız değil Allah’ın abdi için arzuladığı şey olmalıdır. Ahiret açısından güzelliği o zaman görürsünüz.

Resûl-i Ekrem (s.a.v), Sahabe-i Kiram’la bir muharebeden sonra küffar kısmının mekabirlerinin önünden geçmekteydi. Buradaki ehl-i mevtanın ilk menzili, belki cehennemin ilk kapısıydı. Durup şöyle söyledi: “Onların feryatlarını işitiyorum. Ey filankesin oğlu filankes! Ey filankesin kızı olan filankes! Bu dünya için değdi mi? Bu hâlinizden şimdi memnun musunuz? Bakın başınıza ne getirdiniz? Davetime icabet etmemekle, iman ve İslam’a icabet etmemekle, berzah âlemine kendinizi hazırlamamakla iyi mi ettiniz? Bakın artık dönüşünüz de yok. Kapı kapandı. Değdi mi? Siz niçin benim sesimi işitmediniz, keşke davetime icabet etseydiniz bu hâlinizden şimdi memnun musunuz? ” Bunun üzerine Sahabe-i Kiram “Ya Resulâllah! İsim isim hitap ettiğiniz bu kişiler sözlerinizi işitiyor mu, ölmemişler mi?” diye sordular. Resulullah (s.a.v) “Elbette ki işitiyorlar; ama sözlerime mukabele edecek kuvvetleri artık yok. Allah onlara ehl-i dünya ile mukabele edecek kuvveti vermemiştir.” diye buyurdu.

Seyda Fadlullah (k.s) üstadı Molla Muhyeddin’den (k.s) rivayetle şunları anlatmıştı: “Bir gün Nurşin’e ziyarette bulundum. Seyda Şeyh Maşuk’un (k.s) elini öptüm. Seyda Abdülbaki (k.s) de oradaydı. İkisi Nurşin’deki merkadı ziyarete gittiler. Ben de onların arkasından gittim. Nihai bir edeple; başımı eğdim, gözlerimi kapadım. Seyda Abdülbaki (k.s) öndeydi, hemen yanında Seyda Şeyh Maşuk (k.s) vardı; ben de onun arkasındaydım. Seyda Abdülbaki (k.s) çok yaşlanmıştı, kulağı az işitiyordu benim arkada olduğumu da bilmiyordu. Bir müddet gittik. Merkadın kapısını geçtikten sonra Seyda Abdülbaki (k.s) Seyda Şeyh Maşuk’a (k.s) ‘Ehl-i kabir senden ne istiyor? Sözlerine kulak ver. Belki dünyadaki evlatlarının uyanmaları için senden yardım diliyorlardır.’ dedi. Şeyh Maşuk (k.s), Seyda Abdülbaki’ye (k.s) ‘Arkada Molla Muhyeddin var onu uyandıracaksın.’ dedi fakat Seyda Abdülbaki (k.s) bunu işitmedi. Bir iki adım sonra ‘Bu soldakine kulağını ver, bunların bizden arzu istekleri nedir?’ deyince Şeyh Maşuk (k.s) bir daha söyledi ‘Bizimle beraber yabancı biri var. Onları uyandırmada biz yetkili değiliz.’ Üç adım sonrası bir daha söyleyince Seyda Şeyh Maşuk (k.s) yüzünü bana çevirdi ve ‘Arkamızdaki bu yabancıdan haberdar değilsin.’ dedi. O kendi saf hâliyle ‘Vallahi Maşuk, arkamızdaki bu yabancıdan haberdar değildim. Bilseydim bu sırrı ifşa etmezdim.’ dedi.” Bu adeta bizlere mesajdır. Acaba ehl-i kubur ne istiyordu? Oradaki bir annenin isteği dünyada bıraktığı evladının kurtarılmasıdır. Annesi saliha ise uyanmıştır ve evladının kurtulması için manevi doktorlardan “Ne olur evladımı kaybetmemem için onun uyanmasına vesile olun.” diye yardım istemektedir. Esasen ehli mevta, ehli dünyadır. Bütün ehl-i dünya, adeta yere uzanmış gaflet uykusuna dalmıştır. Adeta ağızlarından nahoş şeyler akmaktadır.  Her an kaybetmektedirler. Öbür tarafa gitmiş olan salih insanlar, ehl-i dünyadan ve kendi akrabalarından çok haberdardırlar. Oradaki anne ve baba yerde yatan, uyuyan evlatları için o anki doktordan yardım istiyorlardı. “Ne olur filan yerde bir evladımız bulunmaktadır. Onu ebediyen kaybetme riskimiz var. Biz onu ebediyen kaybetmek istemiyoruz. Gidin ona söyleyin. Burası hayallerin ötesinde bir yerdir. Dünya buraya nisbeten bir hayalattan ibarettir. Az bir müddet dişlerini sıksınlar. Onlar şu an bir gafletteler. Adeta sıtma hastalığı ki insan şuurunu kaybetmiştir. Öyle bir uykuya dalmışlardır ki bu uykuda çok güzel sesler işitirler. O sesler onları adeta hipnoz eder gibi uyuşturmuştur.” demektelerdi. Hasta olan bir insanın onu iyileştirecek hekimlerden yardım dilemesi gibi onlardan yardım diliyorlardı. Gerçekten insan öyledir.

İnsan bazen büyüklerin meclisine gider. Sıtma hastalığına tutulmuş, dünya gafletine dalmış bu insan ahiretten esen bir kokuyu hisseder. Orada üstad ona der ki  “Burada rabıtana ehemmiyet et. Bu koku şu odanın içerisinden esmez. Demek ki sen, esasen bir uykuya dalmışsın burada berzah âleminden gelen, cennet bahçesinden gelen Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) kokusunu hissediyorsun. O kokuya ehemmiyet et.” Hatmeye girdiğinizde gördüğünüz şeylere ehemmiyet edin. Esasen dünyadaki sesler sizi uyutmaktadır. Onlara dikkat etmeyin. Bu manadaki ikaz daha ölmeden evvel uyanmak meselesidir. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) dediği gibi “Mûtû kable ente mûtû” “Ölüm sizi bulmadan evvel bu gaflet uykusundan uyanmanıza bakın.” Kim uyandıysa ebedî bir uyanıklığı kazanır. Dünyada iken gözlerini, kalbini açamamış, gönlünü berzah âlemine verememiş, dünyasını heba etmiş bir insan kör bir şekilde gitmişse neuzibillah berzah âleminde de kördür.

Onun için insanın çok ehemmiyet etmesi gerek. Sâdât-ı Kiram “Bir insan iman-ı nazar yani rabıtasına ehemmiyet ederse; o insana ayaklarının ucundaki bir boncuğa bakarak âlem-i misalde bir pencere açılır.” buyurmaktadır. O boncuk, ayakucuna rastgele gelmemiştir. Bir insanın rabıtası kuvvetli ise; bir boncuktan bile baktığında o boncuk ona âlem-i misale açılan bir pencere, bir kapı olabilir. Onun için tasavvuftaki prensiplere, usullere dikkat etmek lazım. İnsanın dünyadaki gaye maksadını ve mesuliyetini unutmaması lazım. Bu mesuliyet, bu hilafet öyle ağırdır ki; dağlara verilmiş dağlar onca muazzamlığına rağmen “Bizim bunu kaldıracak gücümüz yok.” demiştir. Mesuliyetinizin farkına varın. Dünyada iken bir suçun cezası beş-on yıl müddetle hürriyetin kesilmesidir ki bu da ne kadar acı verir. Ama düşünün ki berzah âleminde hürriyetiniz adına arzu ve isteklerinizin kısıtlanması çok daha başkadır. Sizde var olan nimetlerin alındığını düşünün, dünyadaki hapis nedir ki? Dünyadaki hapis; mevcut geniş bir daireden dışarı adım atamama, bir yerden bir yere cismin nakil olmamasıdır. Oysa berzah âleminde bizdeki bütün nimetler alınacak. Göz, büyük bir nimet körlükle değişecek; neuzibillah insandaki sıhhat ciddi bir sıhhatsizlikle tebeddül edecek. İnsan bedenindeki hafiflik ciddi bir sıkletle tebeddül edecek. Bir acı ki nihayeti yok. Ama insan; Allah’ın, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) sesine, davetine icabet ederse, Allah’ın muradı da odur ki onu cennetine dâhil etsin. Allah’ın cehennemi yaratmasındaki maksadı insanı cehenneme bırakmak değildir. Cenâb-ı Allah’ın maksadı onu cennete dâhil etmektir. Onun için ahirete davet ettirici bu kadar peygamber ve onların vekilleri olan Sâdât-ı Kiram’ı bizlere göndermiştir. İnşaallah kalben ehemmiyet etmek lazım.   

Kalben dünyayı terk etmek lazım. Terk ettiğinizde ayakucunuzda rastladığınız bir boncuğun berzah âlemine açılan bir pencere olduğunu görürsünüz. İnsan, uykusunda güzel bir rüya görür; ama rüyanın içerisinde rüya âlemine ait olmayan dışardan bir koku duyar. Rüya âleminde bazı hakikatleri görür der ki “Rüya içerisinde hissettiğim bu koku buraya ait değil. Bu başka bir yere ait.” Bu hissettiğiniz, gördüğünüz esas şeyler sizi uyandırmak maksadıyla rüyanın içerisinde gösterilmektedir. Üstadı der ki “Bakın hissettiğiniz bu şeyler buraya ait midir? Hayır. O zaman rabıtanızı buna hasredin. Hasrettiğiniz andan itibaren rüyanız darmadağın olacak. Gözlerinizi açacaksınız.” O zaman Şeyh Maşuk’un (k.s) Seyda Abdülbaki’ye (k.s) dediği gibi “Arkamızda yabancı var. Bu yabancıya bu yatan insanlara -esasen bunu mevtalar için demiyor yaşayan bizler için diyor- hemen bu şeyleri gösterirsek imtihanın sırrı ortadan kalkar. Oysa bu insanların çalışması lazım; azmedecekler, hakkımdır dedikleri şeylerden feragat edecekler. Gönüllerini bu taraftan hakkıyla çevirecekler ki cenneti hak etsinler.”

Uyuyan bir insanın hemen elinden tutup “Efendi kalk!” demek ve onun burnuna bir şeyleri vererek onu uyandırmak imtihana aykırı olur. Onun için Cenâb-ı Allah’ın tasarrufu içerisindeki Sâdât-ı Kiram’ın meclisleri, o tasarrufatta onlara bir şeyleri gösterir. Oraya gelen bir mürid; bunun kıymetini bilirse, rabıtasına hizmetine ehemmiyet ederse Allahu Teâlâ onun gözlerini açar. Yoksa rüya içerindeki o güzel nağmeler insana galip gelir, bir daha onu işitemez. Malum iki sesin olduğu yerde bir ses, diğerine ağır basarsa diğer sesi kulağın işitmesi zordur, bazen ise mümkün değildir. Berzah âleminden gelen bir sese dünya nağmelerinin sesi ağır bastığında onun için bir örtbas olur. Görüntü bir dünyaya ait bir görüntü. Eğer perde kalın ise diğer berzah âlemindeki örtüyü kapatır. Onun için ehemmiyet etmek lazım.

Peygamber (s.a.v) “Küllü mevlûdin yûledü alâ fıtratil islâm/ Her doğan bebek İslam sıfatıyla doğar.” buyurmuştur. Sıfatlar sonradan değişir. Din-i mübine hizmet etmek, tembel tembel durmamak, mücadele etmek imanî bir sıfattır; İslamî bir karakterdir. Bir mümin eğer tembel tembel, uyuşuk duruyorsa; onda hizmet ruhu yoksa imanî sıfatının bir kısmı ondan gitmiştir. Onun yerine neuzibillah küfre ait bir sıfat gelmiştir. Büyüklerin hayatına bakıldığında, onların bir saniyelerini dahi ahiret istikameti dışına dünya istikametine vermediklerine şahit olunur. Çünkü onların bütün sıfatları iman etmiştir. Neuzibillah nefsaniyetimizin, ruhaniyetimizin, kalbimizin bir kısmı, sıfatlarımızın bir kısmı müminse; bir kısmı neuzibillah iman etmemiş. Mesela tembel durmak imanî bir sıfat değildir. O zaman neuzibillah o kötü olan sıfatların cehennemin suyunda arındırılması muhtemeldir. İnsan o zaman cennete girer. Onun için insandaki her sıfatın mümin olması lazım. Allah muvaffakiyet versin

Essalamü aleyküm… 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "