ALLAH’IN ÂLEME TEMAŞA ETTİĞİ KALPLER

51bd5d0201b20d816ebc542a1f8fcb10Bismillâhirrâhmnirrahîm. Elhamdulillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn. 

 

Seyda-i Tağî (k.s.) çoğu zaman geceyi ihya etmek için ibadet eder, namazdan sonra da oturur çok gözyaşı döker, hanımının eteğinden tutup şöyle yakarırdı: “Ya Rabbi! Resulullah’ın evladı olan şu hanımı vesile kılıp senin kapına geldim. Bu günahkâr, asi, muflis, efendisinden kaçmış, perperişan olmuş, sonra da efendisine tekrar iltica eden şu zelil abdi affet!” Çoğu geceler böyle gözyaşı dökmek suretiyle Allah’ın kapısını çalar, o kapının açılması için de gözyaşını bir vasıta ve vesile yapardı. Aczini, fakrını, zilletini, gözyaşını Allah’a sunar ve Allah’tan af ve mağfiret dilerdi. Ancak böylesi büyüklerin hayatlarını okumakla, onların izinden gitmekle, onlara yakın durmakla İslamiyet’in ne olduğunu anlayabiliriz. O örnek insanlardan biri olan Seyda Fadlullah’ın (k.s) bırakın insanlara olan şefkatini hayvanata olan şefkatini bir temsil ile örneklendirelim. Bir yavru kuşu bir kedi yemişti ve Seyda (k.s) buna kendisinin sebep olduğunu düşündü. Böyle düşündüğünden dolayı bir hafta boyunca Cenab-ı Allah’tan aff u mağfiret diledi ve şöyle yakardı: “Ya Rab! Bu kuşun benim üzerimde hakkı vardır, acaba onun hakkını ben mi çiğnedim? Ya ben bu hakkı çiğnediysem…” Bir hafta boyunca akşamdan sabaha kadar başını secdeden kaldırmadığını annem anlatır. Yarın Allah bunun hesabını benden sorar, diye düşündüğünden yatağa giremez. “Ben bu kadar nimet ile seni serfiraz kıldım, sen nasıl olup da bu kadar denî ve alçak olan bir şeye el uzattın? Benden utanmadın mı? Ben nihayetsiz bir nimet ile sana bu kadar teveccüh göstermişken, seni bu kadar sevmişken, sana bu kadar müşfik iken sen benden utanmadın mı?” İşte bu mülahazalar akşamdan sabaha kadar onun başını secdeden kaldırmadan ağlamasına sebebiyet verir. Bu Allah dostlarının iç dünyası böyle bir yerdi. Onların iç dünyası, kalpleri Allah’ın sevgisi ile dolmuştu. Dünya sevgisi ile necaset ile dolmamıştı. Onların kalpleri bizim kalplerimiz gibi karanlık değildi. Bizler, kalplerimiz karanlık olduğu için doğruyu göremiyoruz. Bütün güzellikler, gördüğümüz şeyler bizim için karanlık oluyor. Büyükler öyle ifade ediyor ki kalp Cenab-ı Allah içindir; onu kendisine tahsis etmiştir. “Kalp benim beytimdir, benim evimdir, ben o kalpten âleme temaşa ederim. O kalpte dünya sevgisi olmaz, dünya sevgisi onun için bir necasettir. Necis olan bir evde ben durmam. Siz onu necis kılarsanız, o kapıyı kapatırsanız bilesiniz ki ben de ahirette kendi dergâhımın kapısını yüzünüze kapatacağım.”buyurur. Onun içindir ki insan kalbini Allah’ın, Hz. Resulullah’ın, Hz. Resulullah’a ulaştıracak Saadat-ı Kiram’ın sevgisi ile doldurması lazımdır ki Allah o kalbe tecelli etsin. Oraya Allah Teâlâ’nın tecelli etmesiyle insanın içerisinde bir şule, bir aydınlık oluşur. Bunlar olsun ki insan istikamet yolu üzerinde olsun, olsun ki insan bu imtihanı aşsın ve bu mektepten mezun olsun. İnsan bu büyüklerin istikametinde gider ve onlara yakın durursa İslamiyet’in ne olduğunu ancak anlayabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabına karşı, ümmetine karşı o kadar düşkün ki sahabe efendilerimiz onun yanına gelip “Ya Resulallah! Senden ayrılacağız. Ahirette senin makamına da ulaşamayız. Bizim için en büyük dert, en büyük azap senin yanında olamamaktır. Bir âşık için en büyük ceza maşukundan ayrı kalmaktır. Bir muhip için en büyük ceza mahbubundan uzak olmasıdır. Ya Resulallah! Sana ulaşmanın yolu nedir?”derler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Benim için de en büyük ceza budur. Yarın sizinle olabilmemiz için, sizden ayrılmamak adına bana yardımcı olmanızı istiyorum.  Hizmete devam ederek, ibadet u taate mudavim olarak sizler bana yardımcı olun.” Bizler ümmetine karşı bu kadar müşfik ve muhip olan Peygamber Efendimize (s.a.v) karşı, dolayısıyla bu ümmete karşı bu kadar müşfik, bu kadar muhip olan Cenab-ı Allah'a karşı isyan halinde olursak; nefsin yanında, hevanın peşinde, Allah’a düşman olan bir safta yer alırsak; ehlullahın istikametinden gitmez isek, bu tarikatı aliyenin caddesinden gitmez isek bu demek olur ki insan çok hayâsızdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ashabının bir kısmına şu ifadeyi kullanır: “Suhey (r.a) çok büyük bir insandır. Suhey (r.a) havas insanlardandır. Cehennem cezası olmasa bile Sühey (r.a) yine de Allah’a asi olmaz. Çünkü onun Allah ile olan münasebeti muhabbet ve hayâ üzerine kurulmuştur. Cehennem korkusu üzerine kurulmamıştır.” Büyüklerin bütününün Allah ile olan münasebeti sevgidir, muhabbettir, aşktır. Onların itaati korku üzerine kurulmamıştır. Cehennem korkusu varsa dahi bu korku, Allah’tan ayrı olmaktan, mahbubundan, maşukundan ayrı olmaktan ileri gelen bir korkudur. Onun için insanlar bu büyüklerin istikametinde, onlara yakın olmalılar. Onların ilkeleri, kıstasları ne ise onlara riayet etmeliler. Ta ki onların ahlakıyla ahlaklansınlar. Onlar hizmete önem vermişse hizmete büyük önem vermek lazımdır. Hatmeye, sohbete önem vermişse bunda büyük ahlak nimetini görmek lazımdır.

Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimiz (s.a.v) için: “Resulüm, şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlak üzeresin. (Seni diğer peygamberlerden ayırt eden en mühim özellik olarak sen olman gereken en yüksek ahlak ve tabiat üzerindesin. Ben bunu sana bir nimet olarak verdim.)”(Kalem,4) buyurur. Peygamber Efendimizin (s.a.v) ahlakından sahabe efendilerimiz kendi kabiliyetince, istidadınca almak suretiyle o yüksek makamlara gelmişlerdir. Elbette ki o hazine-i rahmet ümmet için de bir mirastır. Ondan teverrüs etmek (mirasçı olma, varis olma) lazımdır. Nasıl ki sahabe efendilerimiz Peygamber Efendimizin (s.a.v) meclisinde bulunmakla,  Resulullah’ın (s.a.v)  tek bir nazarı ile sahabe makamına ulaşmışlardır. Tabiin de sahabeye bakmak sureti ile o manevi havayı teneffüs etmek sureti ile o makamlara gelmiştir. İnsan da Resulullah’ın (s.a.v) varisi, vekilleri olanların meclislerine oturmak sureti ile Resulullah’ın (s.a.v) ahlakını teverrüs etmesi lazımdır.

Seyda-i Taği (k.s), bir sohbetten istifade etmenin yolunun o an rabıta ile kalbine yönelmekten, başını öne eğip edep ile o sohbeti dinlemekten ve gözyaşı dökmekten geçtiğini söyler. Gözyaşı dökülemiyorsa da dökülmüş gibi o an büyüklerin teveccühü vardır, der. Seyda-i Taği (k.s) der ki: “Ben hayret ediyorum ki sohbetlerde Allah’ın nihayetsiz nimeti var iken insanlar nasıl olur da bu nimeti ellerinden kaçırırlar. Sohbet meclisine gelenler öyle şeylere mazhar olurlar ki hakikatte meclis Cenab-ı Allah’ın meclisidir. Dolayısıyla bir insanın sohbete koşmaması, rağbet etmemesine çok hayret ediyorum.”

Nefs ve şeytan sürekli sizinle mücadele eder, onları asla küçük görmeyiniz. Resulullah (s.a.v) dahi “Ya Rabbi! Göz açıp kapatıncaya kadar dahi beni nefsimle baş başa bırakma.”diye dua etmiştir. Bir göz açıp kapatma müddeti nedir ki? O kısacık zamanda bile nefsinden Allah’a sığınmıştır. Resulullah’ın (s.a.v) bu ifadesi esasen kendisine söylenilmiş değildir. Resulullah’ın (s.a.v) buradaki duası ümmetine bir talim niteliğindedir. Nefsin öyle hileleri, öyle çelmeleri vardır ki; o işinde öyle mahir, öyle profesyoneldir ki sizin gönül kapınızı bir saniyede açar içerisinde Allah’a ait olan ne varsa alır yerine karanlığını bırakmak suretiyle o nuru oradan çıkarır ve kalbinizin istikametini değiştirebilir. Şeyh Ali Ramiteni (k.s) şöyle buyurur: “Sizi Allah’a ulaştıran yollar muhteliftir, çoktur. Lakin bu yollar çok meşakkatlidir, zahmetlidir, çok cehd u gayret lazımdır. Kendinizden çok feragat lazımdır, “hakkımdır” dediğiniz şeylerden feragat etmek lazımdır. Ama sizlere bir yol söyleyeceğim, bir sır söyleyeceğim; bu sırra kulağınızı veriniz. Bütün ehlullahı Allah’a ulaştıran sırrı arz edeceğim. Bu yol çok kısadır, çok selametlidir, çok zevklidir, çok tatlıdır. Yol odur ki ehlullahın kalplerine girmeye bakınız.” Allah o kalplerde tecelli eder, Allah o kalplerde âleme temaşa eder. Allah’ın evidir o kalpler. Saadat-ı Kiram’ın kalplerine girmenin yoluna bakın. Muhip olun, onlar sizleri sevsin, siz onları sevin. Bu muhabbet öyle bir bağdır ki öyle kuvvetlidir ki bırakın bir nefs bin nefs dahi gelse, bin şeytan dahi gelse ikisinin arasında bir zerre dahi boşluk bıraktıramaz. Cenab-ı Allah bizleri o kalplerden ayırt etmesin, bizleri o kalplere dâhil eylesin. Allah’ın hakiki beyti olan o kalplere bizi dâhil eylesin. O kalplerde Hz. Resulullah’ın kalbi vardır. Hz. Resulullah’ın kalbinde Allah’ın tecellisi vardır. O kalplere girmiş olan insan hakikatte Allah’ın evine misafir olmuştur. O salih kalplere ikram olunuyorsa kalbin içerisinde olanlara da ikram olunur.

Hizmete çok ehemmiyet verin. Onların sevgilerine mazhar olmanın, muhabbetlerini kazanmanın yolu, Hz. Resulullah’ı kazanmanın yolu, dolayısıyla Allah’ın sevgisine, teveccühüne mazhar olmanın yolu hizmet etmektir. Yolunu kaybetmiş, uçurumun kenarında ve her an uçurumdan aşağı düşme riski bulunan, dünyaya geliş nedenlerini, var oluş nedenlerini unutmuş birkaç insanın elinden tutup yarın Hz. Resulullah’a “Bunlar yolunu kaybetmişti, bunlar sizin gözbebeğinizdi. Ben bu insanları aldım ve emanetinizi teslim ettim.”demek suretiyle insan Resulullah’ın (s.a.v), Allah Teâlâ’nın sevgisine, muhabbetine mazhar olur. Nasıl ki bir insanın bir evladı olsa dışarıda bin tane çocuk olsa ve çocuklar da meziyet sahibi, güzel çocuklar olsalar çoğu zaman o çocuklar sizin dikkatinizi celbetmez, sevginizi celbetmez. Ta ki o çocuklardan bir tanesi sizin evladınızla oyun oynasa, çocuğunuz o çocuğu sevse işte o zaman sizin de o çocuğa karşı bir ilginiz, alakanız oluşur. Aynen bunun gibi Cenab-ı Allah’ın sevgisi Resulullah’ın (s.a.v) kalbi üzerine hasredilir. Resulullah’ın (s.a.v) etrafında bulunan Hz. Resulullah’ın sevgisine mazhar olan ashaba da Cenab-ı Allah’ın teveccühü olur. Resulullah’ın (s.a.v) sevgisini kazanmış Saadat-ı Kiram’ın kalpleri üzerine de Cenab-ı Allah’ın bir teveccühü olur.

Nasıl ki siz, sizin çocuğunuzu seven, sizin çocuğunuzun sevgisini kazanmış bir başka çocuğa kendi çocuğunuza gösterdiğiniz kadar ilgi gösterir, kendi çocuğunuza yaptığınız ikramı ona da yaparsanız ehlullahın sevgisini kazanmış insanlar da aynen böyledir. –İnşallah- tasavvufun içinde olan saliklerin, müridlerin hali aynen bunun gibidir. Cenab-ı Allah muvaffakıyetler versin. O zaman çok hizmet etmemiz lazım, irşad etmemiz lazım, “Bana ne” dememek lazım. “Ben başımın çaresine bakıyorum, herkes de başının çaresine baksın. Ahirette beni ilgilendirmez bu insanların hali.”dersek bu peygamber ahlakı, Saadat-ı Kiram’ın ahlakı değildir. Onlar daima başkalarını kendi nefslerinden önde tutmuşlardır. İcap ettiğinde o uğurda kendimizi feda etmemiz, hizmet şehidi olmamız lazım. Hizmetten bir adım geri durmama… İşte bu büyüklerin ahlakıdır, büyüklerin tabiatı budur, kemalatın yolu budur.

İnsan bu gün bir şey yapmıyorsa onun bu dünyada kalma nedeni ortadan kalkmıştır. Allah’a ibadet u taatini yapmıyorsa, vazifesini yerine getirmiyorsa dünyada kalma nedeni ortadan kalkmıştır. Seyda Fadlullah (k.s) ameliyatından önce bana şöyle demişti: “Oğlum, eğer ben bu ameliyattan sonra yatağa düşer ve hizmetten geriye kalırsam Allah’a dua edeceğim ki benim ruhumu alsın. Eğer hizmetten bir an geri durursam benim var oluş nedenimin, yaratılış gayemin, amacımın ortadan kalkması suretiyle bendeki mana kalkar; manasızlaşırım. Her bir yaratılmışın manası var iken benim bir manam olmaz, bir gayem olmaz, bir hiç olurum. O zaman diyeceğim ki: “Ya Rab, hiçlik içerisinde geziyorum, mana ortadan kalktı. Şu taşın dahi orada olmasının bir manası var. Benim manam ortadan kalktı. Ya Rab; beni o manasızlığa atma, ruhumu canımı al.” Sizler için de bu böyledir. Hizmet edilmiyorsa, vazife yapılmıyorsa, ibadet u taatle iştigal edilmiyorsa, irşad edilmiyorsa mana ortadan kalkmış demektir. Manasız bir hal içerisine girersiniz.  Bir taştan da aşağı, bir hiçlik haleti içerisine girer insan. Hayat insanın aleyhine işliyor. O zaman insan ihlâs ile son nefese kadar irşad edecek. Yarın Hz. Resulullah’ın huzuruna en az iki ümmetin, bir cemaatin, bir taifenin ellerinden sımsıkı tutmuş; dünyanın, nefs-u şeytanın elinden onları kurtarmış bir şekilde çıkmalı ve onları Resulullah (s.a.v) ile buluşturmalıdır. İnsanın bunu yapması lazım, yapmazsa –neuzubillah- manasızlaşır, cemadattan çok aşağı bir halde olur. Büyükler bize teminat veriyor, size destekçiyiz, diyorlar. Siz üzerinize düşen vazifeyi yapın, gittiğiniz yerde son nefesinize kadar bir arının vız vızlanması gibi uğraşın, kalplere bal peteğini yapmak bizlere aittir, diyorlar.

Meşhur bir komutandır Saadeddin Harzemşah, çoğu savaşta galip gelmiştir. Veziri kendisine “Ey sultanım, bu muharebede de galip olacaksınız değil mi?”diye sorunca şöyle cevap verir: “Bu nasıl bir sözdür? Ben muharebeye çıkarken galip olmak ya da mağlup olmamak için mi çıkıyorum? Ben bana verilen vazifeyi yerine getirmek için muharebeye çıkıyorum. Ben Allah’ın bir abdiyim, bir vazife için geldim, sultanımın emrini yerine getiriyorum. Galip etmek ya da mağlup etmek onun bileceği iştir. –Hâşâ- ben o işe karışamam.” İnsan da irşad meselesinde son nefesine kadar vazifesini yapsın. Tesirli olmak büyüklerin bereketi ile Allah’a ait olan bir durumdur. Allah dilediğine tesir eder, dilediğine de tesir etmez. Ama insan vazifesini yapmakla mükelleftir.

İşlenilen her bir günah adeta insanın kalbine giren bir yılan gibidir. O yılan kalbe girdiğinde hemen tövbe-istiğfar etmek sureti ile yılanı imha etmezseniz kalbinizi sokar ve kalp hayati niteliğini kaybeder. Ruh kaybeder, karanlığa gömülür. Onun için insana düşen her günahın ardından tövbe-istiğfar yapmaktır. Bu, günah işlemek serbesttir anlamına gelmez. Günah insana aittir, insan yaratılış itibari ile günah işlemeye müsaittir. Her bir günah insanı küfre götürür, bir girdap gibidir. Günaha düştüğünüzde ayağa kalkmayı bilmeniz lazımdır. Nefs ve şeytan “Nasıl olsa aynı günahı işleyeceksin. Niçin tövbe ediyorsun?”diye onu kandırırsa o zaman insanın felaketi başlar. Allah Teâlâ tevbe edenlerin tevbelerini kabul edeceğini bildirir. Bununla ilgili ayeti kerimeler bizler için hem işarettir hem büyük bir müjdedir. Allah emrediyor, demek ki kabul edilecek. Allah Teâlâ’nın rahmeti, şefkati insandaki şefkat ve merhamet gibi sınırlı değildir. İnsanlar birbirlerinin kusurunu belki üç defa, belki beş defa affederken Allah Teâlâ nihayetsiz tövbeleri kabul eder. Cemaatten uzak durmamak çok önemlidir.

Allah Teâlâ Kuranı Kerim’de “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”(Fetih sûresi, 48/10) buyurur. Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu âyet-i kerimeyle alâkalı buyuruyor ki: “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v):  “Cemaat hâlinde olmanız gerekir. Ayrılıktan sakının. Şüphesiz şeytan tek kalanla beraberdir. Kim iman selametiyle ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa cemaate yapışsın. Kimi iyilikleri sevindiriyor, kötülükleri üzüyorsa o kâmil bir mümindir.” “Şüphesiz Allah Teâlâ ümmetimi sapıklık ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.”buyurur. (Tirmizi, Fiten 7)

Bu tasavvufi tarikatı âliye, bu tür heyetlere Allah destek veriyor. Allah’ın yardımı vardır o yerlerde. Allah o insanları muhafaza ediyor. O yerler adeta bir şifahane gibidir. Kalp yılanların ısırıklarına maruz kalmış ise, hayatı fonksiyonunu kaybetmiş ise, ruh gitmiş ise bu insanların bir an önce alimu rabbanilerin meclislerine girip kalplerini ihya etmeleri gerekir. Kalp ve ruh bu şekilde bir daha hayati fonksiyonunu kazanacaktır. Bu aynen şunun gibidir; ölmüş olan bir toprağın üzerine tohum adına ne atarsanız atın fonksiyonunu yerine getiremez.  Ne zaman ki yağmur suyuna mazhar olduğunda ihya oluyorsa insanın ruhu da, kalbi de büyüklerin, alimu rabbanilerin girdiği o meclislerde, o heyetlerde, o cemaatin bir ferdi olduğunda hayati fonksiyonunu bir daha kazanıyor.

Onun için insan, bir defa yere düştüğünde “Nasılsa yarın bir daha düşeceğim, öyleyse yerde kalayım.”dememelidir.  “Yarın bir daha yapacağım, bu tevbenin ne anlamı var.”demek Allah hakkında suizan etmektir. Allah Teâlâ’nın kullarına olan şefkat ve merhametine rağmen, kullarının kurtuluşu için birçok yol temin etmesine rağmen insanın böyle düşünmesi küfrü düşünmektir. Allah Teâlâ emrediyor: “Tövbeten kesira…” yani çokça tövbe… Allah Teâlâ ‘tevvab’dır, tevbeleri çokça kabul edendir. Hem de ‘rahim’dir. Özrümüzü kabul etmekle de kalmıyor o tevbemiz için bize mükâfat dahi veriyor. Ama günah öyle bir girdaptır ki, öyle tesirli bir mikroptur ki o mikrop vücuda girdiğinde çok zor çıkar. Çünkü o mikroplar insanı tevbeden, cemaatten uzaklaştırır; insanın akıl, muhabbet, mantık fonksiyonlarını bozar. Bırakmaz ki cemaate gitsin. İnsana hâkim olur, tevbe kapısından girmesine engel olur, çeşit çeşit akıl oyunları ile onu kandırır. İşte haramların insan üzerinde böyle tesiri vardır. İnsan her nefesini son nefes olarak bilmeli ve tövbe-istiğfardan, cemaatten uzak durmamaya dikkat etmelidir. Ve sallahu aleyhi vesellem…

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "