HALK İÇERİSİNDE HAKK’LA OLMAK

halk hakkBismillâhirrâhmnirrahîm. Elhamdulillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

             İnsan farkında değil, günah işlerken korkmaz. Fakat insan mürşid-i kâmilin yanına gittiği zaman “O beni ve hatalarımı görüyor.” diye düşünüp ondan korkar. Henüz intisap etmemiş ama tarikata girmeyi düşünen insan benim günahlarımı görüyor korkusunu taşır. Allah mı mürşid mi benim günahımı görür? Bir insanın direkt olarak Allah ile hadisesi çok zordur.

Bir vesile, bir vasıta yahut işin provasını yaptıran bir zât olmadan bir insanın terbiye olması çok zordur. Bir peygamber dahi Hz. Cibril (a.s) ile ferdiyetten geçer. Allahu Teâlâ, merhametine binaen insanların sınıfından bir vasıtayı göndermektedir. İşin provası oradan başlar. Mesela ayet-i kerimede de geçer; Allah’a karşı sevgi imanın rükünlerinden bir tanesidir. Allah’a karşı bir muhabbet illa ki olmalıdır. Rükun demeyelim bu vaciptir. Fakat Cenâb-ı Allah muhabbetin adresini Hz. Resulullah’a (s.a.v) mutabaat olarak göstermiştir. Oradan başlamayı emretmektedir. Hz. Resulullah’tan (s.a.v) sonra gelen mürşidler, âlim-i Rabbanîler (k.s) O’nun (s.a.v) varisidir. Prova oradan da başlar. Bir insanın Allah ile irtibatını direkt olarak yani bir vasıta olmadan “Ben yapacağım.” diyerek başarması çok zordur. Mümkün değildir. Onun için prova oradan başlıyorsa o da Allah’ın merhametine binaendir. Allah’a ulaşmaya birer basamak olan mürşid-i kâmil ile insan başlangıçta derinleşir derinleşir ve bir meleke kazanır. Oradan Allah’a ulaştıktan sonra mürşid-i kâmil devreden çıkar. Fakat işin irtibat kısmını tam kavrayabilme adına mürşid-i kâmilin illa ki olması lazım.

Dolayısıyla bir insan, “Mürşid-i kâmil benim günahlarımı görüyor; o zaman ona gitmemem lazım.” diyorsa bu da muhakkak şeytan ve nefsin hilelerindendir. Çünkü bir insana mürşid-i kâmil onu görmüyor diye günah yazılmıyor değildir ki. İnsanın istese de istemese de günahları zaten yazılır. İnsanın şunu bilmesi lazım: İnsanın tasavvufa girmeden evvelki hâli ne olursa olsun, tasavvufun en düşük hâli bile tasavvufa girilmeden önceki hâlden bin kat iyidir. Mesela insan, tasavvufa girip günah işlese; bu hâli, tasavvufa girmeden önceki başıboş, inancı darmadağın, ne yaptığını bilmediği hâlinden daha iyidir. Hâşâ günah iyidir, demiyorum. Tasavvufun içindeki en kötü hâl, tasavvufun dışındaki hâllerden çok daha iyidir. İnsan şöyle de düşünmesin “Benim tasavvufa girmeden önceki günahlarım yazılmıyordu.” Günah yazılıyor zaten; ama tasavvufa girdikten sonra da günah işlerse, arkasında tövbe ve istiğfara sürekli teşvik vardır. Manevi bir saha içerisinde. İnşallah tövbe ile günahları affolur. Onun için bir insan “Beni mürşid-i kâmil görüyor, o yüzden girmeyeceğim.” dememelidir. Günah zaten hep yazılmaktadır. Girmezse günahı hafiflemediği gibi günahı çok daha artmaktadır.

Yüce Allah’ın abdine karşı merhameti çok büyüktür. İnşaallah tasavvuf; tövbe ve istiğfarın kapısı oluyor. İnsan oraya girdiği zaman, günahları ne kadar çok olsa da, tövbe istiğfar ederse inşaallah günahlarından izale olur. Önemli olan her kaymanın arkasında ayağa kalkabilmektir. Bir insanın hiç günah işlememesi mümkün değildir. İnsanın, meleklerin tabiatına sahip olmadığı için ayağı kayar. Ama beklenilen odur ki her kayışın arkasından dirilsin. Tövbe istiğfar ile kat etmesi gereken mesafeyi kat etsin. İlerlemesi, ulaşması gereken hedef noktasında hareket etmesi gerekmektedir. O çok önemli. Bütünüyle kayıp gitmemek... Tasavvufun içerisindeki en kötü hâl tasavvufun dışındaki hâlden iyidir.

Hizmet, İslamiyet’in izzet şerefidir. Eğer Allah, bu şerefi bir insana vermiş ise ve o bunun farkında olup ihlas ve samimiyetle hizmetini yaparsa inşaallah Cenâb-ı Allah onu muhafaza eder. Fakat insan, dine hizmetkârlığı bu hissiyat, bu şuur içerisinde değil de bunu bir yük olarak görürse; bu Allah’a karşı nankörlük olur. Allah bu insanı muhafaza etmez. Onu kendi hâline bırakır. Allah namına bir şeyler yaptığınız zaman kıymet ifade eder. Kıymeti olan şeyleri Allah muhafaza eder. Bazen bir toplumun hidayeti birisinin elinde olur. O insanın eline ışık veren Allah’tır. Bu toplumun hidayeti onun elinde olduğundan dolayı Allah o eli muhafaza eder. Sizin elinize bir mum, bir çıra verilmiştir; aydınlığı veren ise Allah’tır. Neye binaen? Dışarıda aydınlanan insanların hidayetinin hatırına binaen. Mesela medresede yüz talebe var. Allah, bu yüz talebenin talimi için ilmi ve sonraki gelecek insanlara fayda konacak düşüncesi ile karşısındaki insanı da muhafaza eder. Ama bir insan tek başınaysa kendine çalışıyordur; işin içinde enaniyet vardır. Zira ehl-i tasavvuf “Halvet der encumen.” der, yani halkın içerisine girip insanları Allah’a ulaştıracaksınız. Bu noktada gayret göstereceksiniz. İnzivayı ne zaman yaşayacaksınız? Halkın içerisinde bu vazifeyi yaparken kalp inzivasını yaşayacaksınız. Kalpte sürekli Allah olacak, Allah’ı düşüneceksiniz. Hem inziva ama halk içerisinde. Bu esas çok önemlidir.

Bir ilim kendisini ve başkasını Allah’a ulaştırmıyorsa bu ilmin ne kıymeti olacak? Allah ile irtibatı olan Allah’a vesile olan her şey kıymet kazanır. Hadis-i şerifte “İnsanların en hayırlısı insanlara menfaati olandır.” buyrulur. Hangi noktada? Dünyevi mi? O da var ama sır olan uhrevi noktasıdır. Siz insanların elinden tutup insanları Allah’a ulaştırma noktasında bir gayret gösterdiğiniz zaman bu gayret, Sâdât-ı Kiram’ın mesleği dolayısıyla Peygamber (s.a.v) mesleği hâline gelir. Bir âlimin, bir velinin dahi mağaraya inzivaya çekilmesi pek hoş karşılanmamıştır. Çünkü demişlerdir ki; bu, harpten kaçıştır. Toplumu o sıkıntı içerisinde bırakıp kaçmaktır. Ben kurtulayım, derseniz siz de içinde sayılırsınız. Onun için tasavvufta ‘Halvet der encumen’ düsturu vardır. Halk içerisinde olup kalbinizin Allah ile olmasıdır. Siz bugün büyüklerin izinden gitme noktasında bu işi; bu terbiye, bu edep ile yaparsanız; siz âlimsiniz. Yani ilme verilen kıymet Allah nezdinde sizlere de verilir. Ama ben özellikle âlim olmak istiyorum, derseniz onun için ayrı bir eğitim almak lazım.

           

Namaz nedir? Namazda elhamdülillah, dendiği zaman manasına kapılmamak lazım. O an rabıta hâli esastır. Hakiki abdiyet nedir? Görme ve görülme mülahazası üzerinde olacak. Yani öyle bir hâl içerisinde olacaksınız ki bir miraç hadisesi gibi. Cenâb-ı Allah’ı görme şekli ne ise o hâle girme. Rabıtayı Üstad Bediüzzaman “Hakiki şeriata bir basamaktır.” diye anlatır. Hakiki şeriat, normal şeriat değil. Hakiki şeriat ve hakiki sünnete bir provadır. Namaz esnasında onların manasını okumak ilmini yaparsanız yanlıştır. O anda Allah huzurunda olma mülahazası vardır. Siz elhamdülillah hamd Allah’a olsun, dediğiniz zaman bu sefer farklı bir şey var. Onun için “İyyake na’budu ve iyyake neste’in” tabi bunun manaları güzeldir o mülahaza içerisinde. “Ya Rabbi sana ibadet ediyorum.” denilirken o esnada farklı bir mülahaza olursa neuzibillah küfür sayılıyor. O namazı iptal edip şahadet getirmek gerekir. Muktedi insan ilk başta elini kaldırdığı zaman Allah mülahazasına kilitlenecek; ama sonradan gelse de o yeni başladığı için sonra bir zararı yok. Çoktan Müslüman olmuş, namaza başlamış insan Allah mülahazasına kilitlenmeli, bütün mülahazalardan sıyrılmalı.

Tasavvuf özdür, derler. Onun için bütün mezhep imamları İmam Ebu Hanife, İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbel tasavvufu benimsemiştir. İmam Malik’e İbrahim Bin Ethem hakkında sorarlar “Sen bir mezhep imamısın. Neden onun cemaatine giriyorsun? Ondan ne istifade ediyorsun? O senin ancak talebenin talebesi olabilir. Belki de bin bin kat ondan üstünsün. Ondan ne öğreniyorsun?” Diyor ki “Biz kitaplarımızda ilimle Allah’ı bulmaya çalışıyoruz. Fakat o gözü ile görüyor. Yani bizzat Allah’ı görüyor, O’na koşuyor. Ama ben kitabî olarak görmeye çalışıyorum. Yani aslında benim sonunda ulaşacağım noktaya o işin başlangıcında ulaşmış.” İmam Şafi ise diyor ki “Siz o mecliste neyi gördünüz?” Diyor “Ben o mecliste öğrendim ki; zaman, bir kamıştır sen onu kesemezsen o seni keser.” Burada Allah’ın insana verdiği manevi bir feraset var. İlim tasavvufla birleştiği zaman güzeldir. Yoksa ilim insanda enaniyet hâsıl eder. İslamiyet bir hâldir. İnsan güzel, doğru bir yerde kendisini işletir. İlim insanın manevi şalterlerini kaldırmıyor. Beyni aydınlatıyor ama kalbi tam değil. Yoksa her ilim erbabının Allah’ı bulması lazımdı. Ama ilmi olanlara bakıyoruz çoğu zaman yanlış yapılıyor. İnşaallah siz de ilerlersiniz o mevcut olan kaynakları araştırın, okuyun. Allah din dünyanıza yardımcı olsun.

SORU: İnsanların kalplerini İslam’a ısındırmak için haram ortamlarda bulunmak o kişiye de zarar verir mi?

Allah’ın vaat ettiği çerçevenin dışında farklı bir çerçeve uygulanırsa insanın kaybı olur. Şimdi biz Allah’ın rızasına, cennete talibiz; bunu istiyoruz. Bunu yaparken kendi akıl ve mantığımıza göre değil de Allah’ın uygun gördüğü çerçeve içerisinde hareket edilmeli ki hedefe ulaşılabilinsin. Mesela Allah demiş ki “Bana ulaşmanın yolu namaz.” Biz namazla neyi hedefliyoruz? Koskocaman ebedi bir saadeti hedefliyoruz. Namazı beş dakikada kılıyoruz. Beş dakika nasıl ebedi cenneti karşılayabilir? Onun kıymeti bu mudur? Yani küçük bir şey yapıyoruz. Kendi aklımızla “Biz namazın yerine yüz km’lik koşu yapacağız. Veya yüz kilo bir şeyi kaldıracağız. Ancak bu şekilde biz cenneti hak ederiz; yoksa beş dakikalık namaz ne oluyor?” desek yanlış yaparız. Yani Allah namaz dedi ise namaz. O’nun belirlediği çerçeve dışında hareket etmemek lazım. Aksini yaparsak Allah’ın koyduğu çerçevenin dışında hareket etmiş oluruz.

Bir mecliste erkekle bayanların yan yana durmasını Allah haram kılmıştır. Mesela bir kadının başının açık olması ayrı bir haramdır. Ama siz onu namaza, Allah’a davet edebilirsiniz. İslamiyet’e, Hakk’a davet edebilirsiniz. İnşallah o geldiği zaman başını sonradan da kapatabilir, deriz. Mesela “Başı açık olan insan namaz kılmaz ki ben onu namaza niye teşvik ediyorum?” diye düşünmemelidir. Namaz ayrı bir şeydir, tesettür ayrı bir şeydir. Amaç teşvik de olsa güzel de olsa Allah’ın belirlediği çerçevede hareket etmek lazım. Onun dışında hareket etmek Allah’ın uygun görmediği bir şey olur. Uygun görmediği bir şeyi bizzat Allah için yapıyorsun, güzel görmediği bir şeyi biz niye yapacağız ki?

Mesela bütün dünyanın saadete ulaşabileceği bir durum var; ama siz bu durumu Allah’ın uygun görmediği bir yoldan yaparsanız yine yanlış yapmış olursunuz. Neticesi ne kadar büyük olursa olsun yapılan yol, Allah nezdinde yanlış ise yanlıştır. Çünkü Allah nezdinde keyfiyyet önemlidir; kemmiyet önemli değil. Keyfiyyet yani içyüzü önemli; sayı önemli değil. Mesela siz bir dağ altın verdiniz ama bunu yaparken Allah’ın uygun gördüğü çerçevenin dışında yaptınız. Allah demiş ki “Sadaka verdiğiniz zaman gizli yapmanız; kimsenin bilmemesi lazım.” Eğer biliniyorsa işin içine şirk-i hafî girer. Gizli şirktir o, sizi zarara sokar. Siz Allah’ın vaat ettiği şeylere riayet etmediniz; gittiniz bir dağ altın verdiniz. Evet, bir dağ gözükse bile o sadakanın Allah nezdinde sıfır kıymeti vardır. Ama bir insan da bir hurma vermiş ve o şartlara riayet ederek vermiş ise; ahirette mizanda o bir hurma, dağ kadar altından çok daha ağır basar. Çünkü Allah’ın vaat ettiği şartlara riayet edilmiştir. Veya “Namaz kıl; ama namazı, doğru temiz yerde kıl.” demiş. Siz de temiz yerde kılmamışsınız, o namaz boşa gider. Yani Allah nezdinde keyfiyyet önemlidir, kemmiyet değil.

Bazı şeylerde de dikkatli olmamız lazım. Örneğin eskiden metroya bindiğimde Kur’an okuyordum. İki defa nahoş tepki geldi. Nahoş tepki bir bakıma sahibini küfre götürür. Çünkü Kur’an’a karşı böyle nahoş baktığı için o insanın da kötülüğüne vesile olunuyor. O tür manzaralarda da biraz dikkatli olmak lazım. Daha zemin hazır değilse, insanlar hazır değilse; bazı şeyleri direkt söylediğiniz zaman gaye maksat anlaşılmayabilir. Yapıcı olmak lazım; eğer söylediğiniz şeyler zarar verecekse yüklenmemek lazım. Karşıdaki insanın küfür benzeri bir şey söylemesine neden olacak ise söylememek lazım.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "