MİZANDA ÖLÇÜ: NEFSİN İYİ ve KÖTÜ TARAFI

nefis terbiyesiBismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Resûl-i Ekrem’den (s.a.v) iktibasla Hz. Ömer (r.a) “Yarın büyük bir mahkemeye çıkacaksınız. Orası ahiret mahkemesi olan Mahkemetü’l Kübra’dır. Orada bir hesaba tutulacaksınız. Dolayısıyla daha bu dünyadayken nefslerinizi bir hesaba çekin.” diyor.

Siz değil de başkaları, yani Rabbü’l Âlemin’in vazife verdiği Melaike-i Kiram tarafından, hesaba çekilmeden evvel nefsinizi bir hesaba çekin, ne yapıyorsunuz? Ahiret zahirenizi temin etme, ahiretinizi kurtarma adına dünyada bir çalışma içindesiniz. Kazandığınız şeyleri daha öbür tarafa gitmeden evvel yani fırsatınız varken bir tartın. Elinizde biriken ne kadar ameliniz var? Öbür tarafta o ölçüye tabi tutulmadan evvel bunu bir ölçün. Evvela bir nefs hesabına her zaman çok ehemmiyet edin. Mesela acaba kaç gününüz kaldı, kaç saatiniz kaldı, kaç dakikanız kaldı? O bilinmiyor ama şu an hayattasınız. Bazı büyükler, her gün her saat; bazı büyükler de her dakika her saniye nefsine karşı sürekli bir teyakkuz içinde olmuşlardır. Nefsten gelecek bir taarruzat, bir tahribat olursa diye ona karşı adeta muharebede olup da pusuda yatan asker gibi teyakkuz içindeydiler. Onlar nefslerini sürekli hesaba tutuyorlardı. Resûl-i Ekrem’den (s.a.v) alıntıyla Hz. Ömer (r.a) “Öbür tarafta Rabbü’l Âlemin ve O’nun melekleri tarafından hesaba çekilmeden evvel şu dünyada nefsinizi hesaba tabi tutun.” diyor. Bir hesaba çekin; kusurlu mudur, değil midir? İyi tarafı mı ağır basıyor, kötü tarafı mı? Yani siz hangi tarafa ait olacaksınız? Nefsinizin bir iyi bir de kötü tarafı vardır, hangisine meyyalsiniz? Yahut bundan sonra ortalama 20-30 yıl daha yaşayacaksınız. Bu süre içinde 30, 40 veyahut 50, 60 yaşına geldik. Bizim bu sürelerimizi, mesaimizi, zaman nakdimizi nefs nerede harcadı? Kendine mi harcadı, ahiretine mi harcadı? Böyle bir nefs hesabı yapın. Bir de siz buradan ayrılacaksınız, yanınızda neler var? Mesela geçen sene ne yaptınız, ondan önceki seneyi nasıl harcadınız? Ondan önceki seneler zamanınızı nasıl geçirdiniz? Öbür tarafın dönüşü yok. Hatta mizanda, o tartıda günahlar ağır basınca- Allah muhafaza- artık insan bütünüyle kaybediyor.

Dünyadan bazı şeyler sizin için ahiretinizde bir kıyastır, ölçüdür. Mesela can yakma çok zor bir şeydir. Allahu Teâlâ dünyada bazen böyle şeyleri verir ki insan kendisini bekleyen bazı şeyleri görsün. Rabbü’l Âlemin’in ahirette muhakeme ve muhasebe yaparken, insanı hesaba çekerken adaletinin gereği şudur: Öbür tarafta bir mizan kuruyor. İnsanın daha dünyada iken öbür tarafa kendisiyle gönderdiği amelleri vardır. İyi veya kötü. Bu ameller o an hazır bulundurulur. Rabbü’l Âlemin adaletinin gereği mizanın bir tarafına hasenatı, iyiyi, güzeli; bir tarafına ise günahları bırakıyor. Hangisi ağır basıyor ise Rabbü’l Âlemin ağır basanına göre insana muamele ediyor. Adaletinin gereği o. Ölçü bu olduğu için Sâdât-ı Nakşibendiyye (k.s), önceki selefleri olan evliyaların yaptıklarını yaparlar. Onlar ne yaptılar? İnsanları hayra sevk etme, insanların kalplerini tutuşturma, yakma, insanların kalplerini dünyevi arzu ve isteklerden uzaklaştırma, kalp ile Allah arasında engel olan o dünyayı ortadan kaldırma, irşad etme; yani insanları tövbeye sevk etme, ibadet ü taate namaza niyaza sevk etme… Bir de kendi ıslahları ve kalplerin selameti için fani amellerin içlerinde var olan o büyüklerin metot ve prensiplerinden, Allah Resûl’ünden (s.a.v), Sahabe-i Kirâm’dan alınan Nakşilere mahsus sohbet, hatme, evrad ve ezkara ehemmiyet etme. Biz bunu inşaallah yaparsak; ahirette o muvazene yapılırken, mizanın bir kefesinde insanın güzel amelleri ağır basar. Kalplerde de Allah’a, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v), Sâdât-ı Nakşibendiyye’ye ait bir muhabbet olunca en küçük amel dahi insan için onu onlara ulaştıran adeta bir vasıta, bir miraç olur. Adeta göğe dayandırılmış bir merdiven halini alır. Sürekli gözü yukarıya bakarak “Ben ne zaman sana kavuşacağım?” der. Rabbü’l Âlemin’e kavuşmanın yolu şu ameldir, dendiğinde hemen o amele tutunur, o amele dayanır; o amel onu Allah’a götürür. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) sünnetlerine sımsıkı sarılır; bunlar onu ruhen kalben bir yolculuk gibi O’na (s.a.v) ulaştırır. Allah Resûlü’ne (s.a.v) bizi götüren Sâdât-ı Nakşibendiyye’dir. Onlara adeta sımsıkı sarılır, onlar onu Allah Resulüne (s.a.v) götürür. En küçük amel, adeta insan için Resûl-i Ekrem’i (s.a.v) Allah’a götüren Hz. Cibril ile gelen o Burak hükmünü alıyor. O Burak’a binip de Mekke-i Mükerrem’den Kudüs’e, Kudüs’ten Allah’a giden bir vasıta gibi oluyor.

İnsanın kalbi, şayet dünyevi şeylerden arınırsa kalp boşluk kabul etmeyeceğinden bu sefer manevi şeylerle doluyor. Zaten Allahu Teâlâ bizlere güzellik adına bir şeyler bahsetmiş, biz ise emanete hıyanetlik yapıyoruz. Onu dünyaya vermekle kirletiyoruz. Esas var zaten kalplerimizde. İnsan; akıl, ruh, kalp, sır, hafi, ahfa adı verilen hissi duygulardan yani letaifi Rabbani denilen şeylerden mürekkebtir. Akıl irade dışı çalışmaz; zaten çalıştırmaya hacet yoktur. O çalışıyor, çalıştığı için mesul oluyorsunuz. Sizden istenen şey; kalbinizi harekete geçirmek. Kalp de akıl gibi işletildiğinde gören bir gözü, işiten bir kulağı, hisseden bir kalbi olur. Apayrı bir varlıktır o ve Allah onu kendisine tahsis etmiştir. O zaman biz neyle mükellefiz? Aklımızı işletmekle değil, zaten akıl işleyen bir şeydir. Lakin akıl bizim için rehber iken, rehberi dinlememiz lazım. Yani aklın arzusunu yerine getirmekle mükellefiz. Akıl der ki “Siz sıradan bir hayvan gibi değilsiniz; Rabbü’l Âlemin’i anlayacak, idrak edecek, Allah’ın tecelliyatına mazhar olacak sende bir derya-i ilahi mevcuttur: kalp. Onu bir temizle, arındır, onu bir işlet bakalım.” Biz bununla mükellefiz. Bunu işlettirerek, tasfiye etmek neyle oluyor? İslam âlimlerine, Sâdât-ı Nakşibendilere müracaat edin, onlar der ki “Ehl-i tasavvufun yaptıklarını yaparsanız kalbiniz işler.” İçine muhabbet, Allah’a karşı iştiyak, kavuşma arzusu girer; o kalp, sıradan bir kalp olmaktan çıkar. Kalplerimizin işlettirilmesi için de çok emek harcayacağız, hizmet edeceğiz. Allah yolunda çok çalışmamız lazım.

İnsan esasında nefsi için bugüne değin ne kadar çok hizmet vermiştir? İnsan, her şeyi kendi nefsi için yapıyor. Mesela nefs öyle bir şeydir ki; ahiretin kendi etrafında dönmesini ister. Haşa Rabbü’l Âlemin’in kendi etrafında dönmesini ister. Nefse gösterilen bu ehemmiyetten vazgeçip “Hayır, benim ahiretin etrafında dönmem lazım. Ben muhtacım; ben Rabbü’l Âlemin’in abdiyim, esiriyim. Ben O’nun etrafında döneceğim. Ben namazın etrafında döneceğim; onlar benim etrafımda dönmeyecek.” Bu şuurla insan, inşaallah hareket eder, din-i mübine hizmet verirse; Rabbü’l Âlemin onun kalbini çalıştırır. Kalp çalışınca hisseder; ona aşk ve iştiyak, muhabbet, Allah’a karşı kavuşma arzusu, özlem ve hasret girer. Mesela insan dünyaya karşı muhip olduğu için sürekli dünyayla haşır neşir olmak ister. Dünyayı sevdiği için ona esir olmak ister. Dünyayı sevdiği için ahiretini, sonsuz hayatını dünyaya feda etmek ister. Dünyayı sevdiği için çoluk çocuğunu, hatta kendisini dahi feda etmek ister. Rabbü’l Âlemin böyle bir sevgi bahşetmiş insana. Bunu alıp, dünyadan kopartıp ahirete verebilirsek; kalp Allah’ın razı olabileceğini bir hal alır. Dünyaya yapacağımızın belki yüzde birini öbür tarafa versek Rabbü’l Âlemin bizleri alır, en yüksek makam mevki neyse onu bizlere bahşeder. Bu demek ki muhabbetle ilgili bir mesele. Yoksa insan nasıl olur da ahiretini dünyaya feda edebilir? Dünyayı sevgisi insana bunu yaptırıyor. İnsan en çok kendisini sever. Nasıl kendisini de dünyaya feda edebilir? İnsan hayat boyu dünyaya nasıl hizmet edebilir? Mesela hayal olan bir şeyin peşinde nasıl koşabilir? Mesela benim olmayan, benim olamayan bir dünya var. Ben 60 yıl boyunca sanki ebediymişim de bunlar da benim, diye nasıl kendimi kandırabilirim? İşte muhabbet olunca bunlar oluyor. Rabbü’l Âlemin, muhabbeti dünyaya vermeniz için vermedi. Ahiretinize veresiniz diye verdi.

Esasında Rabbü’l Âlemin yollarınızı ne kadar kolay etmiş! Lakin hain ve düşman olan nefs-i emmare, ahiretinize verip bir anda ahiretinizi kurtarabilmek için verilen şeyi sizden alıp dünyaya veriyor. Dolayısıyla onu o istikametten, kıbleden saptırıp farklı bir yola kaydırıyor. İnşaallah siz hizmet ederseniz Rabbü’l Âlemin, kalbinizde size bahşettiği o muhabbetin yönünü çevirir. Daha önce dünyanın yörüngesinde iken, Rabbü’l Âlemin sizi o dünyanın yörüngesinden alır kendi yörüngesinin etrafında döndürür. O karanlıktan, aydınlığa sizi bırakır. Allahu Teâlâ muvaffakiyet versin, din dünyanıza yardımcı olsun. Ama illa ki bir şey de yapmak lazım. Oturduğunuz yerde değil. Oturduğunuz yerde bir şey yapmayıp dil ile “Ya Rabbi! Ben gerçekten seni istiyorum.” derseniz kalbiniz, dilinizi yalanlar. Çünkü kalp der ki “Ya Rabbi! Dilim yalan söylüyor. Ben istemiyorum. İstemediğimin alameti işte oturduğum yerde oturuyorum.” Bir insan da var ki kendini zorluyor, hizmete kendini verip kendini oraya ait, oranın bir parçası haline getiriyor. Dil her ne kadar ahireti telaffuz etmese eli, kulağı, ayağı, bedeni telaffuz ediyor “Ben ahireti istiyorum.” diye. Rabbü’l Âlemin muvaffakiyet versin inşaallah, din dünyanıza yardımcı olsun.

Muhabbetten gaye salih amel işlemektir. Maksat hizmete daha fazla sevk olabilmektir. Çünkü görüldü ki bir insanın gönlünde muhabbet var ise Allahu Teâlâ’nın büyük bir cevher-i latifidir o. Allah’ın büyük bir ikramı olarak görüldü ve yine görüldü ki bu muhabbet, hangi tarafa verildiyse o tarafa aittir. Ehl-i dünya, içindeki muhabbet ile dünyada fani oldu. Fenafiddünya oldu adeta. Kalpteki muhabbeti ahirete meyledenler de fenafillah oldu. Onun için sizdeki olan muhabbetin mevzuunu sık sık dile getirerek, muhabbetinizi Sâdât-ı Nakşibendiyye’ye verin derken gaye amaç; ibadet ü taatlerde salih amele hizmete, sohbete daha fazla sevk olabilmenizdir. Allahu Teâlâ, sizlere kabul edilen, ruhunuzun kalbinizin salahiyetine vesile olan amelleri bahşetsin inşaallah. Allah muvaffakiyet versin. Bize de dua edin.  Allah’a emanet olun inşaallah.    

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "