Ulemâi ümmetî ke Enbiyâ-i Benî İsrâil

ulemai-ummetiBismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) bir hadisi şerifinde şöyle buyurur: “Ulemâi ümmetî ke Enbiyâ-i Benî İsrâil. Benim ümmetimin uleması Benî İsrâil Peygamberleri gibidir.” Ümmet endişeye kapılmasın, demesin ki Benȋ İsrail döneminde her döneme peygamber geldi. O dönemin insanlarını irşad etti.

İnsanlar onu gördü, meclislerine girdiler. Onlardan istifade ettiler. Benden sonra ümmetin böyle bir kaygısı olmasın. Demesin ki bizde peygamber yok, biz bir başımıza kaldık. Zira benim de ümmetimin içerisinde öyle Âlim-i Rabbanîler gelecek ki; her birisi donanımı açısından önceki yaşayan peygamberlerin donanımı gibidir.”

Resûlü Ekrem’den (s.a.v) sonra peygamber gelmemiştir ancak Resûlü Ekrem’in (s.a.v) ifadesi ile manen onu temsil eden her biri O’nun (s.a.v) ruhunu taşıyan, Sadat-ı Kirâm gelmiştir. Eğer onlar peygamberlerin geldiği zamanda gelselerdi her biri peygamber olacaktı. İnsanın böyle bir kafile-i nuranî olan; Şah-ı Nakşibendî (k.s), İmam-ı Rabbanî (k.s), Hz. Mevlana (k.s), Seyda-i Tağî (k.s), Gavs-ı Hizan (k.s) gibi büyük zatların takip ettiği yola dâhil olması, onların yolundan gitmesi gerekir.

Seyda-i Tağî (k.s) kıyamete kadar Nakşibendîlik tarikatının devam edeceğini söyler. Kalbimizin projesini onların sözlerine, prensiplerine göre yapmamız gerekir. Birbirimizden farklıyız mesela onlarda acayip Allah aşkı vardı. Bu aşkı nasıl kazandılar? Vallahi bu aşkı namazlarda bulmadılar. Mesela Seyda-i Tağî (k.s) diyor ki “Ben o kadar ders verdim, o kadar ibadet-ü taat ettim. Gavs-ı Hizan’a (k.s) intisap ettikten sonra gördüm. Meğer benim bugüne kadar kitapların, satırların arasında, belki ibadet-ü taatimin arkasında bugüne kadar aradığım şey burada imiş. Nasıl görmemişim? Kör olmuşum.”

Mevlana Halid-i Bağdadî (k.s), Seyyid Abdullah Dehlevî’ye (k.s) intisap etmiştir. Kendisi “Vallahi benim meclisimde ilimlerden âlimlerden on binlercesi vardı. Seyyid Abdullah’a intisap ettim. Vallahi tövbe ettim, akşam âdâbı yerine getirdim. Sabah olunca Seyyid Abdullah Dehlevî (k.s) bana dedi ki ‘Mevlana şurada bir kirlilik var. Eline bir süpürge al da süpür.’ Elime bir süpürge aldım. ‘Yerdeki o kirliliği temizleyince birdenbire vallahi bende öyle bir hâl oldu ki, adeta o süpürgeyle kalbimdeki o kirleri temizledim. Bunlar anlatılamıyor.” diyor. Onlardaki bu ruh inkılâbı nasıl oldu? Bizler de samimi olursak olur. Onların kalplerine damlatılan o muhabbet damlasının bir damlası, öyle bir iksirdir ki; insanın bütün ruh ve tabiatını değiştirebilecek kuvvettedir. Bir damlası da kalbimize akıtılırsa, vallahi eğer samimi olursak kalbimize de akıttırılır. İnsan âdâb yapınca, tövbe edince, büyüklerin Sâdât-ı Kiram’ın eliyle tövbe eder. Hâşâ insan elbette ki tövbe eder ama insan çok günahkârdır.

Bakın her şeyde bir vesile arıyoruz. Hz. Âdem (a.s) cennetten kovulunca elini açar ama Allah onu affetmez. Ona kızmıştır. O zaman Hz. Âdem şöyle dua eder: “Ya Rabbi Muhammed (s.a.v) hakkıyla beni affet.” Allahu Teâlâ “Muhammed’i (s.a.v) sen nereden tanıyorsun? Daha onu halk etmedim.” dediğinde Hz. Âdem “Ya Rabbi! Cennetin en yüksek köşesinde La ilahe illallah Muhammeden Resulullah ismi yazılıydı. Ben dedim ki ‘Allahu Teâlâ’nın namı yanına Muhammed ismi yazılıysa bu hem onun habibi hem de kıymetlisidir.” Allahu Teâlâ da bunun üzerine “Ben seni affettim.” diyor. İnşallah insan tövbe ederken, salih temiz insanların kendi tövbesini onların tövbesine karıştırırsa Allah onun tövbesini kabul eder. Hadiste mevcuttur. Melaike-i kiram günün belli vakitlerinde dünyada ibadet eden, zikir eden bir kısım insanları gördüklerini gelip Allah’a anlatıyorlar. Anlatma sırasında melekler diyor ki “Ya Rabbi! Biz bugün filan yere gittik. Orada bir zikir meclisi vardı. Bir kısım insanlar hakikaten Allah için gelmişti. Bir kısmı ise dünyaya merakından, bir kısmı ise öylesine gelmişti; sizin için değil.” Allahu Teâlâ: “O beni zikreden salihler benim cemalimi gördüler mi? deyince “Hayır.” diyorlar. “Cennetimi görmüşler mi?” “Hayır, hayal dahi edemezler.” “Cehennemi biliyorlar mı?” “Hayır.” “Siz şahit olun, ben onları affettim ve onların halkasına girenleri de onların hatırına affettim.” İşte büyüklerin hâli budur.

Kalp imar edilirken projesini nereden aldık? Çok garip mesela en basiti insan kilo alıyor. Zayıflamak için doktora müracaat ediyor. Hasta oluyor, doktora müracaat ediyor. Reçeteyi doktor yazıyor. O ölçüde kullan, deniliyor. Ama herkes tabiata müracaat edip nasılsa her şey tabiattan gelir; ben de gideyim, o otu alayım, deyip yese hasta olur. Koskocaman maneviyat, İslamiyet; hepsinin membaı olan Kur’an, tabiat odur. Orada da belli doktorlar var, hepsi ilaçlarını oradan alıyorlar. Ama hepsinin ölçüsü, reçetesi var. Ona göre insan şifa buluyor. Mesela Şah-ı Nakşîbend (k.s) evrad verirken günlük beş bin, diyor. Altı bin olursa zarardır, diyor. Beş bin bir olursa zarardır. İnsan şifa bulmaz o zikirden. Artırılmak istenirse teke tek artırılacak diyor. Büyükler mesela rabıtaya ehemmiyet vermişlerdir. Rabıta ile fenafillâh makamına ulaşılır, diyorlar. Rabıta ne demek evvela üstadında fena bulma. Sonra üstad onun elinden tutar, manen Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) rahle-i tedrisatına, oradan fenafillâh makamına götürür. Ve şuna da inanmamak lazım. Hz. Mevlana vardı, yedi yüz sene evvel yaşadı, vefat etti, gitti. Öyle derseniz Cenâb-ı Hakk hakkında suizan etmiş olursunuz. Kıyamete kadar manevi Mevlanalar olacak. Hz. Mevlana vardı, öldü, bitti demek yanlıştır.

Manevi cehalet bizim sorunumuzdur. Onu bir bilin. Bugün kimsede zahiri cehalet yok. Bugün ne nedir, herkes bilgiye ulaşır. Manevi cehalet nedir? Kalp ile Allah arasına dünya girmiştir. Ay ile güneş arasına dünya girmiş, tutulma yaşanmıştır. Hissetmesi gerekeni hissetmiyor. Alması gerekeni almıyor ve böyle olunca kalp ölüyor. Ölü olan bir kalbin yeri cehennemdir. Allah muhafaza etsin. Seyda-i Tağî (k.s) “İnsanın kalbi neyle beslenmişse, maşuku kimse, kim ağır basıyorsa; yarın ahirette kalbindeki şey onun dostu olur. Dostunun yeri neresi ise o da orada olur.” diyor. Bu yüzden Seyda-i Tağî’nin (k.s) ifadesiyle belki söylenenleri yapamayacağız ama taklit dahi olursa, onların izinden biraz olsun gidebilirsek; Allah belki bizi de onlardan sayar.

Susuz olan bir insana suyun tarifini yapmakla susuzluğu gider mi? Ben şimdi susuz olan bir insana suyun tarifini söyledim; ama sizin ihtiyacınız suyu içmek. Yudumlamaya muhtacız. Tasavvuf işte bu insanlar için vardır. Kim muhtaç değil ki? Herkes suya muhtaç. Susuz olan herkes. İnsanın durumu çölde susuz olan, suyu aramakta olan bir bedevi gibi. Şeytan ve nefs “Ben senin dostunum. Aradığın şey bu istikamette değil, ters istikamette.” der. Bedevi de “Sen ters istikamet diyorsun da ben göremiyorum.” der. Şeytan illüzyon namına ona serap gibi bir şey gösterir. Adam sürat ile gider, o serabın başına elini uzatır içer. Susuzluğu gitmez. Benim maksadım bu değildir der, arzularım isteklerim tatmin olmadı. Ona bu sefer derki aradığın şey bir miktar daha önde. Hani! Bir serap daha gösterir. Oranın başına da ulaştığında bakar ki arzuladığı o değildir. Ve sürekli onu aldatır. Seyda-i Tağî (k.s)   “Vallahi şeytanın sizi uzaklaştırdığı bütün maksat hedef tasavvuftadır.” diyor. Onun için bütün İslam âlimleri de, avam tabakası da hassa tabakası da tasavvufa iltica etmiştir.

Allahu Teâlâ ayeti kerimesinde şöyle buyurur: “İnnallâhe yudıllu men yeşâ'ü ve yehdî ileyhi men enâb, ellezîne âmenû ve tatme innü'l-kulûbühüm bi-zikrillâhi elâ yezkuru tatme inne'l-kulbü.Doğrusu Allah dilediğini saptırır ve kendisine yöneleni doğru yola eriştirir. Onlar inanmışlar, kalpleri Allah 'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah 'ı an-makla huzura kavuşur (Ra 'd, 27-28).”

Kulaklarınızı, gözlerinizi dört açın, dediklerime kulak verin, diyor. “bi-zikrillâhi tatme inne’l kulûp” kalblerinizin doyuma ulaşması ancak ve ancak zikirle olacaktır. Zikir ile ama insanın kendi düşüncesine göre yaptığı zikirle değil. Dünya düzensiz, intizamsız, kuralsız değildir. Başımız ağrıdığında hemen tabiata müracaat etmiyoruz. Demiyoruz yahu her şey tabiattan gelme şu otları alayım da şifa bulalım, hayır! Belli bir doktor var, işin ihtisası var, belli ölçüde ilaç var. Maneviyatta da durum aynıdır.

Tövbe inşallah kabul edilmişse akşam adabı yerine getirdikten sonra sabah insan uyandığında haline öyle eyvah diyor ağlıyor… Meğer ben kaç yıldır neymişim? Dünya ağırlığınca dünyayı kalbime bırakmışım, kalbim buna nasıl dayanmış? Tövbe kabul edilip dünya o kalpten çıkınca insanda hâsıl olan bu rahatlama; elli yıl boyunca bedeninde ağrı ve sızı olanın doktora gidince ağrılarından kurtulmasına benzer. İnsan tövbesi kabul edilince o kadar hafif olur. Allah’a hamd eder. Kabul edilmeyince bir daha tövbe etmek, bir daha etmek, bir daha yalvarmak…

Şair diyor “Ya men bi dünya iştegal” ey adam, ey hanım, ey dünya ile iştigal eden meşgul olan insan. Dünyanın bitmez tükenmez yarınları, planları, programları seni aldatıyor. Onlara kulak verme. Bilmez misin “Kat karrahu tulel emel Ye’tibihi bateten” Ölüm geldiğinde insana haber vermez, ölüm ansızın gelir. İnsan kendini bir çukurda görür. Bilmez misin “El kabru sandugal amel” Kabir Allah’a arz ettiğin amel sandukasıdır. İnsanı aldatan şey yarınlardır. Bu öyle bir şey ki bitmez tükenmez. Hâlbuki ölüm hiçbir zaman sahibine haber vermez. Ansızın gelir insan kendini bir çukurda görür. Ne oldu? Bitti mi? Ne kadar çabuk! Ben beklemiyordum. Şimdi ne olacak? Artık her şey bitti.

Resulü Ekrem (s.a.v): “Üç şeyin kıymeti zevalden sonra bilinir. Nasıl ki sıhhatin kıymeti sıhhatsizlik ile bilinir. Gençliğin kıymeti ihtiyarlıkla bilinir. Verilen hayat karşılığında insan ahreti için neler satın alabilir. Onun da kıymeti de bilinmez ancak vefat ile bilinir.” der. İnsan vefat ettikten sonra Allah cenneti oradaki insanlara gösterecek, cehennemi de gösterecek, sonra asi olan kullarına diyecek: “Cenneti görüyor musunuz?” “Evet, Ya Rabbi” “Şu dehşetli âlemi, cehennemi de görüyor musunuz?” “Evet, Ya Rabbi” “Sizi dünyaya tekrar gönderseydim ne yapardınız?” “Vallahi bir saniyesini bile boş geçirmezdik.” Müminler de bu cevabı verecekler. “Peki, ben sizden dünyada iken ben ne istedim? Sizden çok fazla bir şey mi istedim. Beni tanıyın, bana muhip olun dedim. Siz beni tanımadınız. Farklı şeylerin arkasına düştünüz.”

İmam Şiblî ifade ediyor: “Ya Rabbi üstadımın vasıtası ile senden kalbime akan o muhabbet deryandan bir damlası bile beni öyle bir hale düşürdü ki ben şu an bütün güzelliklerimi sana armağan etmek istiyorum. Amellerimi ibadetlerimi sana armağan etmek istiyorum. Ve bununla beraber çok fakir ve muhtaç olduğum halde Ya Rabbi bu aşk senden iken, deryası sende iken sen nasıl istemezsin Ya Rabbi. Zengin gani mutlak olduğun halde benim noksaniyetim senin yanında iken onları affetmeyi nasıl istemezsin.” Büyüklerin Allah ile Allah Resulü ile olan münasebeti bizim düşüncemizin çok uzağındadır. Allah’ı tanımakta, bilmekte, muhip olmakta bir peygamber vasıtası gerek olmasaydı Allah peygamber göndermezdi. O yüzden insan bu yola muhtaçtır. Rabbül Âlemin yardımcınız olsun. ve sallallahu aleyhi ve sellem.