GÖNÜL BOŞLUĞU KALDIRMAZ

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

gonul-bosluguResulullah (s.a.v) “Cemaat müminin bir zırhı hükmündedir.” buyuruyor. Cemaat insanın noksaniyetini, kusurlarını dıştaki taarruzata karşı koruyan bir zırh hükmündedir. Bir insan cemaatin dışında kaldığında şeytan ve nefsin avlama sahasında ilkler arasına giriyor. Bir sürü düşünelim, sürünün içinde çok zayıf ve sakat bir koyun var.

Bu sakat koyun sürüden ayrıldığında nefs ü şeytan için ilk avlama oluyorsa insan da öyledir. Sakat gibidir. Ne kadar aklı iyi, ibadeti iyi, taati iyi olsa dahi cemaat zırhından ayrıldığı andan itibaren nefs ü şeytan ilk önce gözünü ona diker, onu avlar. Allahu Teâlâ cemaate o kadar hassasiyet ile bakmış ki muharebede dahi namazın -mümkün derece- cemaatle kılma biçimini farklı arz etmiştir. Tasavvuf bir zırhtır. Şeytan bir şekilde insanın aklını çeler, insanı kendine çeker. Allah muhafaza, insan öyle bir akıntıya kapılıp gider ki; geri dönüşü mümkün değildir. Birden bire öyle bir girdabın ortasında kendini görür. Neuzibillah bir bakmış ki Allah’tan uzaklaşmış, Resûl-i Ekrem’den (s.a.v) uzaklaşmış, din-i mübinden uzaklaşmış, İslamiyet’ten imandan uzaklaşmış. Neuzibillah bir müddet sonra bakar ki insaniyetten uzaklaşmış, değer verdiği tüm şeylerden uzaklaşmış. Elde kalmış cismani ve hayvani tarafı. Ruhunu, kalbini kaybetmiş. Geri dönüşü de çok zor bir yola girmiş. Allah insana bir yol gösterdiyse bu büyük bir nimettir, fırsattır, edeptir. Böyle bir fırsat insan hayatında iki üç kere insana ya nasip olur ya olmaz. Bir zata, bir dosta rastlar, bir vesileye rastlar; vesile, onu o işe sevk eder. Allah, bir fırsatı sonra başka bir fırsatı daha verir. İnsan onu da kaybeder. Üçüncüsünü de kaybediyorsa neuzibillah.

Büyükler öyle ifade etmişler; sohbet meclislerinde bırakın bir zatın sesini işitmeyi, bu mecliste büyüklerin yoğun ziyaret trafiği olur, bir tasavvuf meclisinde Sâdât-ı Kiram’ın nüzulü oluyor, ruhaniyetleri geliyor, Resulullah’ın (s.a.v) ruhaniyetleri geliyor. Onların indiği geldiği yerlerde susarak ama kalben uyanık bir halde, yani tefekkür ve rabıtalı bir şekilde insan durursa oradaki taşlardan bile istifade eder. Nasıl ki Hz. Ömer (r.a), Hacerü’l Esved taşına hitaben “Ey Hacerü’l Esved! Vallahi biliyorum ki sen bir taşsın. Bana menfaatin ve zararın yok. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) sana hürmet ve tazim ettiğini görmeseydim, ben de sana hürmet etmezdim.” İnşaallah sizlerin de bu gibi mekânlara, meclislere ehemmiyet etmesi lazım.

Her şeyi manası ile okumak gerekir. Kirli bir kâğıdın üzerinde yerlerde iken, hiçbir kıymet ifade etmez iken, bu kirli kâğıdın üzerinde üç harf bir araya gelir. Baştaki harf mim, sonraki harf hı, sonraki harf dal: Muhammed (s.a.v) namı çıkar. Oraya bir mana yüklenilir. Bir mümin kâğıdın kendisine değil de kâğıdın üstüne yüklenilen anlamı görür, o kâğıdı yerden kaldırır, tertemiz eder; gönlünün en yüksek hanesine, köşesine asar. Bir Bişr-i Hafi (k.s) gibi sürekli gezen, içki içen neuzibillah önceki hâli ayyaş olan bir zatın yerdeki kâğıdı kaldırıp “Senin yerin burası değil, gönlümün en yüksek yeri.” deyip de birden bire o manaya olan hürmet ü tazim etmesi onu velayetin yüksek makamına çıkarmıştır. Ehl-i tasavvufun zaviyesi budur. İnsan inşaallah o zaviyeden bakarsa; her zaman edibtir, her zaman hürmetkârdır, her zaman Allah ile münasebet içerisindedir. Anını ve saniyelerini ibadet hükmüne çevirir. Bunun için elbette ki evvela kalbine bir muhabbet iksirinin damlatılması lazım. Gönlüne bir muhabbet iksiri damlatılırsa inşaallah tabiatı bununla değişir. Bizlere lazım olan odur. Sâdât-ı Kiram; velayet makamına ulaşanlar bu şekilde ulaşmışlardır. Hususi bir ibadet ü taat, hususi sadece bir namazla değil, namazlarını da bu zaviyeden bakarak, bu şekilde kılarak ve her hâl ve hareketlerini bu şekilde ayarlayarak velayet makamına ulaşmışlardır. Şeytan ve nefsin, insi şeytan, harici şeytan, dâhili şeytan, dünyanın güzelliği insanın aklını başından alan bin bir haram ve bütün bu şeyleri atlamanın, bunlardan kurtulmanın, Allah’ın rızası ile buluşmanın yolu budur.

Hizmete de çok ciddi ehemmiyet etmek lazım. İmam Şafii (r.a) “Gönül, insan için bir merkeptir; boşluğu kaldırmaz.” der. Siz gönlünüzü Allah istikametine yönlendirmezseniz, onu hizmete sevk etmezseniz, onu o istikamette iştigal ettirmezseniz; gönül boşluğu kaldırmaz, şeytan ve nefs gönle neuzibillâh bin bir şeytani dürtüler yükler. Onu bir taraf dünyaya, bir taraf harama, bir taraf da kibre meyletmek ister neuzibillâh. Onun için mümkün derece kalbe, o merkebe binip Allah’ın istikametine yürümek lazım. Allah sizlere muvaffakiyetler versin. Hizmetlerinizi kabul etsin.

Seyda-i Tağî (k.s) “Hayatta olan insan hayatın kıymetini bilmez.” buyuruyor. Hayat ne muazzam bir şey. Kâinat yaratıldığından beri 15 milyar yıl zaman süresi içinde bize 60 yıllık bir süre verilmiş. Dünyanın bu uzun ömrüne nispeten sizin ömrünüz esasen bir saniyeye tekabül ediyor. Bir saniye yaşanacak ve sönecek. Sonraki hayata nispeten hiçbir şey ifade etmiyor. İnsan şöyle küçük, basit, hiçbir şey ifade etmeyen hayatını, şehvani, hayvani nefsani arzuların arkasında bırakırsa şu ebedî olan hayatı elinin tersiyle iterse, bu insan bütün cezaları merhametsizce hak ediyor demektir. Bir anlık bir lezzet için ebedî lezzetleri insan elinin tersiyle itiyorsa bu insan merhamete layık değil. Merhametsizce bir azaba layık oluyor. Seyda-i Tağî (k.s) “O bir saniye içindeki saliseleri gafletle geçiriyorsanız hayatınız boyunca ağlasanız azdır. Kaybettiğiniz şeyler açısından. Kaybettiğiniz şeyleri ahirete gittikten sonra anlarsınız.” diyor. Adeta bir milli piyango insanın cebine verilmiş. “Bunu sakla. Sene sonu geldiğinde sana büyük bir mükâfat çıkacak. Dünyadaki tüm sıkıntıların gidecek.” denilmiş. Bir milli piyango değil; bir milyon milli piyango. Nasıl ki bunların bir tanesini bir insan alıp yırtıyor. Senenin sonu gelince eyvah diyor. Bir tanesinin kıymeti bu kadarmış. Bir sene boyunca ağlasa az.

İnnellaheştera minel mü'minıne enfüshehüm ve emvalehüm bi enne lehümül cenneh (Tevbe:111) Allah’ın müminlerle, insanlarla peygamberler vasıtasıyla yaptığı sözleşme budur, ahdi bu yöndedir; “Kim ki Allah yolunda canını ve malını seferber ederse, o istikamette mücahede ederse Allahu Teâlâ’yla olan alışveriş gereği Allah müminleren nefsini ve malını satın almak istiyor. Onun karşılığında hiçbir zaman paha biçilmez, kıymeti anlaşılmaz böyle yüksek bir fiyat verecek ki o da cennettir.”  Hem nefs hem mal, hepsini Allah’a vermek… Allah sizlere muvaffakiyetler versin inşaallah.

Bakın bir ehli dünya, basit bir dünya makamı için ne kadar uğraşıyor. Bir seçim arifesidir. Bir insan bir yerde encümen mi oluyor veyahut onun daha aşağısı mı oluyor; her gün kırk eve gidiyor. Kapısını çok edib bir şekilde çalıp hürmet ve tazimini kapıyı açan kişiye söylüyor. Sonra ondan bir oy istiyor. Farazi küçük bir makam için. Mesela o böyle kırk evi gezer; biz haftada belki kırk değil ayda bir dahi değil. Çünkü iman, neuzibillâh biraz zayıf. Allah’ın ücretinde, sözünde şüphe ediyoruz. Hâlbuki Allah vaad etmiş. Vaadin gereği cennettir. Mümin için. Mümin imanî istikamette gitmezse vaadi vardır; vaadi ise neuzibillah cehennemdir. İmanımız zayıftır.

Kim çalıştıysa o kazandı. Keşke biz de çalışsak. Ben nefsime bunu diyorum, keşke ben de çalışsam. Gönlüme söylüyorum; kim çalıştıysa o kazandı. Çalışmayan da neuzibillah kaybetti. Kim kimin arkadaşıysa onunla haşredildi. İnsan Allah dostlarına, âlim-i Rabbanîlere dost olursa, onlarla beraber oturup kalkarsa; o insan onların ahlakını alır. Kim ki pis insanlarla oturup kalkarsa onların ahlakını alır. Büyüklerle, Sâdât-ı Kiram’la beraber oturup kalkan, Allah dostlarıyla beraber onlarla oturup kalkıyor. Onların meclisine gidiyorsa onların ahlakını alır, o onlardandır, o da bir velidir esasen. Ama bir insan ne kadar iyi olursa olsun, kötülerle, namazsız niyazsız, Allah’tan bihaber kişilerle oturup kalkıyorsa onlarla haşır neşir olur, o insan da pislerdendir. Hülasa-i kelam budur. Sizler inşaallah bu meclisleri kazanıyorsunuz, Sâdât-ı Kiram’ı kastediyorsunuz, inşaallah haşriniz onlarla olur. Çünkü insan kiminle oturup kalkıyorsa ondan oluyor. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) de demek istediği şey belki odur. İçinde bulunduğunuz cemaat sizin zırhınız hükmündedir. İyiyse iyilerle berabersiniz; iyilerden ayrılıyorsanız kötü bir dairedesiniz.

Bir gün Hz. Musa (a.s) “Ya Rabbi! Bir kısım insanlar var, elinden tuttuk yarıya kadar getirdik. Bir adım sonra sizinle buluşma var. Ya Rabbi, bu insanlar sapıyorlar.” diyor. Allahu Teâlâ Hz. Musa’ya (a.s) “O insan, gönülle, muhabbetle, kalple hiçbir zaman, hiçbir dönem o kapıdan içeriye adımını atmamıştı.” İnşaallah bu kapıya adımınızı attığınız andan itibaren muhabbetle atın inşaallah. Kapıya girdiğiniz andan itibaren, gerçi evden geldiğiniz andan itibaren, çünkü büyükler öyleydi. Mesela büyükler Seyda (k.s) bir hafta, bir ay sonra üstadı olan Seyda Molla Muhyeddin’in (k.s) ziyareti kastedilmiş olsaydı, makberinin ziyaretini. Bir aydan evvel ona bir titreme hali alıyordu. Onun halinden büyük bir yere gittiği belliydi. Diyelim ki siz dünyanın en büyük sultanının huzuruna çıkıyorsunuz; öyle bir hal, öyle bir edeb, öyle bir titreyiş. Bir aydan evvel kalbinde öyle bir şey başlıyordu. Tabi o kabr-i şerifin başına gittiğinde alacağını da alıyordu. Sizler belki öyle bir hafta evvel değil; ama evden adımımızı attığımızda öyle bir huşu, öyle bir tazim, her şeyi adeta evde bırakma, öyle edib, o şekilde bu kapıya insan adımını attığı andan itibaren bu insan eli boş döndürülmez. Zira büyüklerin hanesine adım atıp da geri boş çevrilmek ayıptır. Manevi bir ikram almadan gidiyorsa demek ki o zaten kapının tokmağına çalıp da ikram alma arzusunda olmamıştır.     

Kim hizmet ederse o bize yakın olur. Ben hizmet edenleri tanıyorum. Diğer arkadaşları da seviyorum, kalbim onlara da meyyal. Böyle sükûnet, ölünün ifadesidir; böyle ölü gibidir insan. Taşlarda o sükûnet hali vardır. İnsana ibadet ü taat hareket için verilmiş. Mesela Sahabe-i Kiram’a bir bakın; her biri dünyanın bir köşesine savrulup gitmiş. Aynı bir tohum gibi. Allah dostlarına bir bakın. Mesela Seyda-i Tağî (k.s) Bağdat’tan geliyor Şirvan’a; Şirvan’dan Nurşin’e. Bakın Türkiye’nin dışına sıçramış ciddi ve muazzam bir hizmet. Elli yedi yaşında da vefat ediyor. Çok kısa süreliğine çok muazzam bir hizmet. Biz onların meşrebindeyiz. Onlar manevi ecdadlarımızdır. Bizim de bu istikamette olmamız, tabiatımızın onlara benzemesi lazım. Gidilen her yerde bir hizmet düşüncesi olmalı. O zaman gidişinizde bir hicret sevabı kazanılır. Gittiğiniz yerde yalnız olmazsınız. Uçurumun kenarında ipinizin, iradenizin, tam koptuğu bir yerde yukardan aşağıya uzanan Sâdât-ı Kiram’ın elini görürsünüz. Sizin elinizi tutar ipin tam koptuğu anda, tam iradenizin koptuğu an, ümitsizliğe tam girdiğiniz an, haramların ortasına tam girdiğiniz an yukardan bir el elinizi tutar. Öyle olmazsa sıkıntı hanesinde insan baş başa kalır. Başının çaresine bak, denir. Allah muvaffakiyetler versin. Allah din dünyanıza yardımcı olsun.

Sallalahu aleyhi ve sellim nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

            Esselamü aleyküm…

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "