Kalb İhyasını Başarmak

kalb-ihyasini-basarmakBismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Kâinat yaratıcının varlığını ispat eden delillerden bir tanesidir. Bazı insanlar kâinata bakarak “Yaratıcı var.” der. Değişimin olduğu yerde değiştiren bir zâtın olduğunu bilir, idrak eder; sonra der ki “Allah var.” Bazı insanlara da Hz. Resulullah (s.a.v); Cenâb-ı Allah’ın birliğini, vahdaniyetini ispat eder. Büyük Sâdâtlar da böyledir. Onlar da bazı sıkıntılı dönemlerdeki duruşları ile Cenâb-ı Allah’ın vahdaniyetinin ispatı olmuştur. Bir Abdulkadir Geylani (k.s) kendi döneminde bu şekildedir. O çok sıkıntılı dönemde dahi inanmayan insanlara karşı dahi gösterdiği merhamet, sabrı ile, inancından hiç vazgeçmeyişi ile bir kısım insanları şüpheye düşürmüştür.

Mesela İmam Rabbanî (k.s) döneminde demişler ki “Bizim İmam Rabbanî’nin (k.s) peygamberine inancımız yok; ama İmam Rabbanî’nin (k.s) büyüklüğünü inkâr edemiyoruz.” Bir Seyda-i Tağî (k.s) dönemine baktığınız zaman mesela Ermeniler, Seyda-i Tağî’ye âşıklar, Seyda-i Taği’nin büyüklüğünü inkar edemiyorlar fakat Hz. Resulullah’a (s.a.v) inanmıyorlar. Onlar bu insanları görmekle en azından kafalarında soru işaretleri oluştu; eğer İslâm hak değilse bu insanlar da neyin nesidir? Onlar bu hâl ve tavrı nereden alıyor, kimden öğreniyorlar? Bu terbiyeyi nereden almışlar, onlara kim öğretiyor?” Dolayısıyla o insanların kafalarındaki bu soru işaretleri dahi ahirette onlar için inşallah bir nebze rahmet olur.

 

İmam-ı Şafi ise kendi üstadı Numan bin Sabit hakkında -İmam Ebu Hanefi’nin ismi Numan bin Sabit’tir- kendi meclisindeki birisine şöyle diyor; “Numan bin Sabit’in zikrine devam edin, çokça hatırlatın. Çünkü onun zikri mis gibidir. Siz tekrar ettiğiniz sürece mis kokusu etrafa yayılır.” Meclislerde büyük zatların isimlerinin zikredilmesini, manevi âlem tarafından esen bir rüzgâr gibi değerlendirmek gerekir. Bunu yenilenme gibi düşünmek lazım. Toprağın altında ölmüş, çürümüş tohumu bir daha filizlemeye vasıta olduğundan dolayı İmam-ı Şafi öyle diyor: “Numan bin Sabit’in zikrine devam edin, onu çokça hatırlatın zikrini tezekkürünü sıkça söyleyin; çünkü ondan misk kokusu yayılır.”

Misk kokusundan maksat ise ruhtur. Yani bir kabuğun, bir tohumun çatlaması gibi, bir yağmur gibi, ahiret tarafından esen bir rüzgâr gibi… Hadiste de bildirilir: “Sizlere lazım olan, sizlere düşen bu âlim-i rabbanilerin meclislerinde sürekli bulunmanızdır. Çünkü Cenâb-ı Allah diyor ki: ‘Onların sözleri kalplere nispeten şunun gibidir; bir toprak öldükten sonra nasıl ki yağmur tanesi ile diriliyorsa, aynen bir kalp ölmüş ise o kalbin dirilmesi için onların meclislerinde bulunmak, onların seslerini işitmek o manevi esintilere rüzgârlara maruz kalmak gerekir.’ Kalp bu şekilde dirilir. Şah-ı Nakşîbend’e (k.s) veya İmam-ı Gazalî’ye ya da diğerlerine baktığınız zaman onların belirli prensipler vasıtası ile Allah’a ulaştıklarını görürsünüz. Sonra demişler ki “Kalbin neşv-ü nemâsı ancak prensiplerle olabilir.” Abdulkadir Geylani (k.s) kendisi için ayrı prensipler oluşturmuş ve o prensiplerle Allah’a ulaşmış. Şah-ı Nakşîbend (k.s) ayrı prensipler der. Bu prensiplere riayet ettiğini ifade eder.

O meclislerde onların zikrine, onların prensiplerine riayet edildiği zaman; hakikaten bir insanda bir yenilenme, ihya, bir daha diriliş hadisesi yaşanıyor. Tabi insanda ruh olmazsa, Allah’ın kelamını okuduğunuz müddetçe bir lezzet, bir haz alamazsınız. Çünkü siz, bir yerde inşa yaparken başka bir yerde tahribat yapıyorsunuz. Bu meclisteyken kalp ihyasını yapıyor, dışarının havasına maruz kaldığınızda ise farklı bir yerde tahribat yapıyorsunuz. Onun için sürekli bu tür meclislerde bulunmak, kalbin ihyası adına çok önem arz ediyor.

Bir insanın Cenâb-ı Allah’a en yakın olduğu an secdedir. Bu şuur, bu idrak ile namaz kılındığı zaman Cenâb-ı Allah’a en yakın olduğu hâl bu hâldir. Bu esnada kişi duymuyorsa, kalbinde farklı mülahazalar besliyorsa; o zaman işin içinde bir sakatlık var demektir. Onun için Nakşîbendiliğin, tasavvufun prensiplerine çok riayet etmek lazım.

Her meşru hak haktır, kitap öyle der. Mesela bir hakikat vardır; meşru ise sahih olarak kabul edilir. Mesela Allah’a ulaşmak namaz ile ise namazın şart ve ciddiyetine riayet ederseniz ulaşırsınız. Eğer keyfiyetine riayet etmezseniz ulaşamazsınız. Namazın dışında başka bir şekilde Allah’a ulaşacağım, derseniz o da olmaz. Tasavvuftaki prensiplerde vaad edilen keyfiyet ne ise keyfiyete riayet etmek lazım. Bir sohbetten istifade etmenin şartı nedir? Siz o esnada hangi mülahaza veya hangi konsantrasyon içerisinde olursanız istifade edersiniz? Bunların beyanatları var. Eğer o esnada dünyanın mülahazalarını kendi kalplerinizden silerseniz, kalpte bir boşluk olur; böylece o sözlerin hakikatleri bu boşluğa yerleşir. Aksi halde kalp, dünya ile dolup taşar; hatta ağızdan dahi dünya taşıyorsa, dünya kulaktan gözden insan bedeninden taşıyorsa; siz sohbet sırasında bir damla dahi hakikat namına Allah’a ulaşamazsınız. Keyfiyet nedir? Sohbeti hangi mülahaza, hangi rabıta, hangi kalp ile dinlemeniz icap eder? Veya hatme yaparken hatmeden istifade etmenin şartları, keyfiyeti nedir? Bütünüyle şartlara baktığınız zaman temel esas, kalp mülahazası, kalp rabıtasıdır.

Yine mesele, bütün ibadetlerin temelini oluşturan “Ameller, mülahazalarınıza göre değerlendirilir.” hadisine bağlanır. O esnada insan bu hissiyatta olursa çok istifade eder. Sohbet meclisleri olmasa dahi bu tür meclislerde Seyda Fadlullah’ın (k.s) ifadesi ile duvara bile bakın, istifade edersiniz. Kâbe-i Muazzama’nın karşısına gelin, hiçbir sohbet dinlemeyin, sadece Kâbe’nin karşısına oturun. Ona bir bakın yada gözünüzü kapatın, kalbinizi biraz açın, istifade etmemeniz mümkün değil. Ravza-i Mutahhara’nın yanına gidin, gözünüzü kapatın, hiçbir ses işitmeye ihtiyacınız yok, görüntü dahi olmasın, kalbiniz açık olursa; kalpler o anlamda istifade eder. Nurşin’de Merkad’e gittiğiniz zaman gözünüzü kapatın, kalbinizi açın. O zaman Allah’ın izniyle kalpte bir yol açılır, hakikate ulaşılır. Hakeza bu meclislerde de öyledir.

Gavs-ı Hizan (k.s) Mevlana’dan şöyle ifade eder; “Bizim sükûtumuzdan istifade etmeyen sohbetimizden hiç istifade edemez.” Yani sükût esnasında kalpleri açıp da ona riayet etmiyorsa, sözlü sohbetimizden istifade etmiyordur. Onun için inşallah bu tür yerleri, bir camiye gidip vaaz dinlemenin ötesinde değerlendirmek lazım. Bu tür mescitler manevi, tasavvuf medresesidirler. Bu tür tasavvuf medreselerinde çok büyük Sâdâtlar yetişmiştir. Türkiye’de veya dünyada bizim en büyük sıkıntımız, din adına hizmet anlayışının ecnebiler vasıtasıyla yapılarak insanların yönlerinin değiştirilmesidir. Bugünkü din anlayışı ile yüzyıl önceki din anlayışı farklı olmuştur. Tasavvuf özdür, öze riayet edilirse anlaşılır; ama öz olmazsa Allah’a ulaşma yolları kapalı olur. Onun için fıkıh sahasında bir İmam-ı Şafi (k.s) ne söylemişse bizim için en doğru, en akıllısı onun penceresinden bakıp onu taklit etmektir. Böylece yanlış yapma oranı sıfıra iner. Akaid sahasında da öyledir, tasavvuf sahasında da öyledir. Kendimizi bir müctehid görme, yani Kur’an’a hadise bakıp ben kendi anlayışıma göre bir yol çizeceğim, prensip oluşturacağım, denildiği zaman milyon kadar prensip olur ve yanlış olma oranı da %99’u bulur.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "