“Başınıza Gelen Her Şey Aslında Sizin Dilediklerinizdir…”

nefsBismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Peygamber Aleyhisselâm, bir bulut gördüğü zaman acaba bu bulut Allah’ı kızdıran bir azap bulutu mu diye endişeye kapılır ve istiğfar ederdi. Büyükler Cenâb-ı Allah’a karşı hesap vermek konusunda çok endişeliydiler. Peki, ya bizler yarın Cenâb-ı Allah huzurunda hesabımızı nasıl vereceğiz? Onun için bir insanın Allah’a hesap veremeyeceği şeyleri yapmaması gerekir.

 

Allah huzurunda cevap veremediğimiz, hesap veremediğimiz şeyleri yapmamamız lazım. Hesabınızı bugün dünyada yapılmanız icap eder. Tövbe etmekle, istiğfar etmekle inşallah hesabınız burada giderilsin. Büyüklere baktığımız zaman onların çok istiğfar ettiklerini, ahirete karşı büyük bir endişe duyduklarını görürsünüz.

İnsan, Cenâb-ı Allah’tan ne istemişse Allah insana onu vermiştir. Örneğin; cehennemi isteyenlere, cehennemi hak ettirecek iş vermiştir. Cenâb-ı Allah cehennemi kuluna verdiği zaman da bunu isteyerek yapmamıştır. Kul Cenâb-ı Allah’tan ısrar ile yalvarış ile cehennemi istihrab ettirecek fiiller dilemiştir. Her defasında Cenâb-ı Allah insanı ikaz etmiştir. Allah insana şu mesajı bildirmiştir: “Ben sizi sizden koruyorum.” Zira içimizde bizi devamlı cehenneme sevk ettirecek, cehennemi istihrab ettirecek nefs var; bir düşman var. O nefse karşı sürekli teyakkuz içinde olmak lazım.

Nefsin mahiyeti o kadar güçlüdür ki kimin bedeninde var ise bedeni çoğu zaman ona galip gelmiştir. Peygamberler dahi buna uğraşmışlardır. Ehl-i velayet de uğraşmıştır. Nefs insanlarla uğraşıyor, çoğu insanı da kontrolü altına alır. Allahu Teâlâ bizi bizden koruyor. Zira Cenab-ı Allah’ın rahmet ve inayeti olmazsa âdeta iki elimizi boynumuza geçirip kendimizi boğacağız. İçimizde bu kadar Allah’a yardım eden, Allah’ın ismini yücelten insana; düşman olan bir varlık vardır. Peygamber Aleyhisselâm ümmetine, yine talim makamında, “Ben günde 70 defa istiğfar ediyorum.” der. Tabii sizin de etmeniz icap eder. Hakiki, samimi bir gönül ile tövbe istiğfarını yapan kişiyi Cenâb-ı Allah günahlarından arındırır, o kişinin günahlarını siler, âdeta hesabını burada görür. Nefsin güdümü altında olanlar ise tövbe istiğfar etmemekle, sürekli günahın içinde olmakla, ansızın, hiç ummadıkları bir yerde verilen hayatı, o yaşamı Cenâb-ı Allah kendisinden alır ve bu kişinin hesabını öbür tarafta görülür. Allah’ın gördüğü hesap da çok zordur. Bu öyledir, öyle bilmek lazım.

Cenâb-ı Allah’ın rahmeti hayalimizin üstünde bir rahmet olduğu gibi, Cenâb-ı Allah’ın kahharlığını, kızgınlığını da öyle görmek lazım. Cenâb-ı Allah’ın hayalimizin üstünde bir güç ve kuvveti vardır. Hayal ile ihata edilemez rahmetinin yanı sıra hayal ile ihata edilemez cezası da vardır. İşte bu yüzden insan sürekli teyakkuz hâlinde olmalı. Bu söylenen sözleri insan sadece zihni ile dinlememeli, söylenenlerin tabiî ki tatbiki yönüne bir an gitmelidir. İnsanda nahoş hasletler varsa bu nahoş hasletlerden sıyrılıp hoş hasletlere bürünmeli, bir fiil tatbik etmeli.

Hasta, doktorun yanına gittiği zaman, doktor kendisine reçete verir; bu reçeteyi takip etmelisin, ilacı takip etmelisin, zira bir salgın var, bu salgına yakalanmama adına, sıhhat bulma adına, günlük hayatını sorunsuz geçirmen adına şu tedaviye riayet et; der. Hasta da doktorun yanından ayrılıp: “Allah razı olsun, doktor da güzel konuştu.” der ve sadece bununla yetinirse bu o insanın akıl noksaniyetini gösterir. Hakiki tabip olan Sadat-ı Kiram, bu manada neye önem veriyor, neyin üstünde duruyorsa kişinin tatbik etme noktasında ona kulak verip ehemmiyet göstermesi gerekir.  Dışarıda haramlar varsa, mikroplar varsa, virüsler varsa; bunlar insanın bedenini değil de ahiretini tehdit ediyorsa, fani dünyasını değil de ebediyetini tehdit ediyorsa insanın fani dünyasına zarar veren o mikroplara gösterdiğinden çok daha fazla ehemmiyet göstermesi lazımdır, zira ebedi hayatın fani dünyanın yanında çok daha fazla kıymet ve ehemmiyeti vardır. Allahu Teâlâ bizi kendimizden muhafaza etme, koruma adına,  rahmetine binaen, büyükleri, Sadat-ı Kiram’ı göndermiş, kıyamete kadar da göndermeye devam edecektir.

İnsanın çevresine bakması icap eder, büyüklerin bereketi insan üzerinde o kadar çoktur ki insan çevresine baktığı zaman görür ve şöyle düşünür: “Ben filan kişiye baktım, feraseti benden fazla, aklı benden fazla, ilmi benden fazla; ama bir de baktım ki bu insan haramların içerisinde boğuşuyor ve kurtarıcısı da yok.” Ama ehl-i tasavvufa, yani büyüklerin himmet ve bereketine, baktığı zaman insan bazen haramlara girse bile onun ensesinden tutan gizli bir el, büyüklerin eli, devreye giriyor ve hâlâ büyüklerin caddesinde istikamet üzere bulunuyor.

İnsanın, bütün hayatını ahirete göre düzenlemesi gerekir. Dünya adına bazı arzu ve istekleriniz olduğunda dünyanın arkasından değil de Allahu Teâlâ’nın arkasından koşarsanız o size zaten verilmesi gerekli şeyleri fazlasıyla verecektir. İnsan eğer bundan şüphe ediyorsa imanında büyük bir zafiyet var demektir. Eğer yaptığı bütün işlerde insanın gayesi emrillah olursa o insan Allah’ın rızasını elde ettiği zaman, Allah’ı bulduğu zaman her şeyi bulur zaten. Hülasa insan ne istiyorsa, insanın hayalinde ne varsa Allah’ın arkasından koşması ve Allah’ı bulması lazım. Zira bütün güzelliklerin membaı Allah’tandır. Bütün güç ve kuvvet Allah’ın yanındadır. Onun için akıl sahipleri gücün membaına yönelmişlerdir, güzelliğin membaına teveccüh etmişlerdir. Allah’a yönelme vaktinin artık gelmesi lazım, verilen sürenin belki yarısını bitirdik, belki üçte ikisini bitirdik. Geçmişe ait hâlâ nahoş hasletlerimiz varsa zaman geldi deyip düzeltmek icap eder.

Bir insanın vakarı olabilir, izzeti olabilir; lakin insanın Cenâb-ı Allah’ın kendisine bahşettiği onca nimete baktığı zaman Allah’ın vakarını düşünmesi lazım. Peygamber Aleyhisselâmın izzetini, Allah’ın izzetini, kendi izzetinin üstünde tutması lazım. Onun için insan bütün muamelatlarında ahirete yönelik olmak zorundadır.

İbrahim bin Ethem (r.a) kendisine eziyet veren şahıslar için, “Ben bu insanlara çok müteşekkirim, şükür borçluyum. Bunların vesilesiyle ahiretim inşa edilmiş, bunların vesilesiyle ben Allah’a gidiyorum.” diyor. Dolayısıyla insan bir musibete ya da nahoş şeylere de maruz kaldığı zaman bunları Cenâb-ı Allah’ın bir lütfu olarak görmeli; bunların karşısında Cenâb-ı Allah sabretmemi istiyor, diye düşünmelidir. Bu sabrın karşısında Cenâb-ı Allah’ın rızasını verme isteği vardır.

Namazlarımıza, ibadetlerimize, şahadetlerimize büyük bir ehemmiyet vermemiz lazım. Sahabe Peygamber Efendimize (s.a.v): “Ya Resulâllah, dünyada nasıl seninle birlikte olduysak cennette de seninle birlikte olmak istiyoruz; sensiz olan bir cennet, cennet değil bizim için.” dediklerinde Peygamber Aleyhisselâm onlara şunu söylüyor: “O zaman sizler de bana şu namaza, şu ibadete, şu şahadete, şu şu şu şeylere müdavim olmakla yardımcı olun.”

Demek ki bir insanın yerinde oturduğu sürece bir şey beklememesi icap eder. Mesela bir insan tasavvufa girdiğinde mutlaka fayda görür; ama bir insan hizmette değilse, büyüklere karşı yardım noktasında kişinin bir samimiyeti, bir ciddiyeti yoksa bu yarın büyüklerin işini zora sokmak gibi bir şey de olur. Bir insanın öz geçmişi temiz değilse, sürekli bir karanlık varsa, Allah namına bir hareketi yoksa bu insanın gelecek adına bir şey beklemesi yanlıştır. Zira bir insan hakiki ve samimi bir şekilde Allah’a, ahirete, ölüme, dünyanın fani olduğuna, ölümün öldürülemediğine iman etmişse bu insanın aklını başına alması, ahirete yönelip hazırlığını yapması icap eder. Dünyaya insan bir kere geliyor; hayat insana bahşedilmiş bir fırsattır, bir kredidir; bir insan bu krediyi iyi kullanırsa Allahu Teâlâ ona ebedi hayatı bahşediyor. İnsan bu fırsatı iyi kullanmaz ise, hayatını ganimet olarak görmez ise, neuzibillâh, kendisine bahşedilen o nimet, ganimet elinden gider. Neuzibillâh, ebedi bir cehenneme de müstahak oluyor. O ganimete sahip çıkmanız icap eder; o ganimeti alın, değerlendirin. Nefsanî, şehvani duygular ardında koşturmayın; hayat bu manada çok büyük bir kredi. Önünüzde verilen bu hayattan dolayı çok büyük bir hesap var.

Hazret (k.s), “İnsan bütünüyle kalp mülahazasından ibarettir; kalbin besini düşüncedir, mülahazalardır.” der. Örneğin, midenizi besleyen şeyler nasıl yemekler ise kalp de bütünüyle mülahazalardan ibarettir. Kalbe verilmesi gereken şeyleri verin; kalbe verilecek şeyler ibadettir, düşüncedir, mülahazalardır. İnsan sürekli dünyayı düşünüyorsa, yirmi dört saatini de dünyaya vermişse o insanın gece uykusu da kaçar, huzur bulamaz. Bu yüzden insanın kalbine, ruhuna ait olan düşüncelerde rabıtanın rolü çok fazladır. Rabıtada bu manada çok büyük bir ehemmiyet vardır, bu nedenle rabıtaya dikkat etmek lazım.

İslamiyet çok yönlü bir hak, hukuk sistemidir.  Bir insan üzerinde Allah’ın bir hakkı varsa çocuğunun da eşinin de hakkı vardır. Eşin kadın üzerinde hakkını kitaplar açık çizgilerle açıklıyor. İnsanların da buna çok dikkat etmeleri gerekir. Eğer dikkat etmezlerse namazdan muhasebeye tutulacakları gibi bu şeylerden de tutulacaklardır. Eşin hak ve hukuku zaten mevcuttur; çocuğun ise İslam terbiyesi hakkı vardır. Bunlara çok ehemmiyet vermek gerekir. Çocukların namazlarına, niyazlarına, itikatlarına çok ehemmiyet vermek lazım. Bu da irşadın çok önemli bir kısmıdır.

İrşad en yakın akrabalardan başlar, insanın en yakını da kendi ailesidir. Bakın Peygamber (s.a.v) hakiki mümini tarif ederken mümin öyle bir hâl almış ki âdeta onun yüzünde Cenâb-ı Allah’ın behçeti gözüküyor. İnsanlar onun yüzüne baktığı zaman Allah’ın behçetini görüyor. Hakiki müminin böyle olması lazım; tasavvufa girdiğinizde insanlar sizden fayda görmeli; sizin oturuşunuzdan, kalkışınızdan insanların aklına gelmesi gereken şey Allah olmalıdır.

Tasavvufi bir beyin ile Allah’a ulaşmanın yolu üstattan geçtiği için üstadı hatıra getirmek gerekir. Seyda-ı Taği’nin (k.s) dediğine göre insanın rabıta yoluyla üstadın görüntüsü dışında bütün düşüncelerden kalbini ve aklını âdeta sıfırlaması icap ediyor. İnsan, üstadın yüzünde Peygamber Aleyhisselâmın behçetini görecek, sonra Peygamber Aleyhisselâmın behçetine doğru gidilecek, oradan Cenâb-ı Allah’ın behçet ve zatına… Allah insana bu kadar şeyi bahşettikten sonra insan Cenâb-ı Allah’ın düşmanı olan nefsin tarafını seçiyorsa Allah insan ondan ne istemişse insanın isteğine göre veriyor.

Dışarıdan bakılınca cennete girmemiş bir insan için çok üzülebiliyor, ama aslında o insan onu istememiştir zaten, o istememişse niye üzüleyim demek lazım, ama tabii insan öyle söyleyemiyor. Allahu Teâlâ’dan ne istenilmişse o insana onu vermiş; ama Allah’ın insana asıl vermek istediği şey cennettir, cemaldir, celaldir. Bakınız Allah yapılan günahlara tek günah yazarken yapılan sevaplara on iyilik yazıyor; üç aylara baktığımız zaman 100, 300, 1000 ve seksen yıllık sevaplar yazıyor. Allah’ın rahmetine insanın bir bakması lazım. İnşallah insan bir de ehl-i muhip olursa hakikat insanın gözü önünde beliriyor.

Gözümüze giren bazı mikroplar nasıl görme algısını yok ediyorsa, kör ediyorsa haramlar da insan mülahazasına girdiğinde insanın algı ve alıcılarıyla oynuyor. İnsan âdeta hakikati görmemeye başlıyor. Büyüklere bakıldığı zaman onlara Allah nerede, denildiği zaman onlar da Allah her yerdedir, demişler; çünkü onlar her yerde Allah’ın behçetini görmüşlerdir. İşte onun için insanın günahlardan çok uzak durması ve günah bulaştığında hemen tedaviye başlaması gerekir. Neuzibillâh, bütünüyle kör ettiği zaman artık o insanın dönüşü de olmayabilir. Allah din dünyanıza yardımcı olsun.

İnsanın Allah’ın huzuruna hesap veremeyeceği şeylerle çıkmaması gerekir. Bugün işinizi görün, tövbenizi edin. Yarın bu işin dönüşü vallahi, billahi, tillahi Peygamber Aleyhisselâmın ifadesiyle yoktur. Vallahi, vefatınızdan sonra özrünüz kabul edilmeyecek. Dünyadan sonraki hayatta cehennem ve cennetten başka gidilecek yer yok, başka bir vatan yok. Aklımızı başımıza almamız lazım, geçmiş geçtiği için bir hayal, gelecek de geçmişe doğru gittiği için o da bir hayal. Hakikat hayalin içinde var olan Allah’tır. Hakikat sadece O’dur. Yarın gelecekte arz edeceğiniz şey yalnız O’dur. Allah din dünyanıza yardımcı olsun.

         Allah’a giderken Allah hangi caddeye yönelmişse insan da kalbini o tarafa doğru çevirecek. İnsanın Allah’a gidecek istikametlerden başka yerlere gitmemesi icap eder. O istikametler nefsanî, şeytani istikametler olabilir. Sadat-ı Kiram’ın yoluna ehemmiyet vereceksiniz. Ciddiyetinizi arz edeceksiniz. Gönlünüzle, samimiyetinizle, fiiliyatınızla, irşadınızla, hizmetinizle, bunları âdeta dillendirip, Allah’a yönelip “Ya Rabbi, ben seni istiyorum.” diyecek ve bütün fiiliyatınızı buna şahit tutacaksınız. Hayattaki tatbik ve ameliniz buna şahit olacak. Cenâb-ı Allah bunu samimi bulur ve inşallah büyüklerin bulunduğu safa bizi gönderir. Allah kabul etsin inşallah.

          Sizlere isabet eden ne kadar kötülük, eksiklik varsa bilesiniz ki o sizin nefsinizdendir, nefsiniz onu Allah’a yakarış ile ısrar ile istemiş veyahut tatbiki amelleriniz ile o onu cezbetmiştir. Sizlere isabet eden bütün güzellikler ise Allah’tandır. Hayatta bir noksaniyet size izafe edilmişse içinde sizin nefsiniz vardır. Allah öyle diyor. Tövbe istiğfar çok ederek, nefs mücadelesini çokça yaparak nefsin vakarını, nefsin izzetini silin. Büyüklerin izzet ve vakarı her şeyin üzerinde olsun. Peygamber Aleyhisselâmın izzeti, vakarı her şeyin üzerinde olsun; dolayısıyla Allah’ın izzeti her şeyin üzerinde olsun. Bunu yapabildiğiniz zaman, işte o zaman, hakikate ulaşmış oluyorsunuz.

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "