Tövbeden Korkmak - 2

tovbeden korkmakAllah'ın Kalpleri Mühürlemesi

Tasavvuf on yıllık, beş yıllık, yüz yıllık, iki yüz yıllık, üç yüz yıllık bir mevzu değildir. Hz Resûlullah’tan (s.a.v) günümüze gelen İslamiyet, tıpkı bir ağacın üç dalı gibi, bir fakültenin üç sahası gibi üç unsurdan oluşur; fıkıh, akaid ve tasavvuf. Tasavvuf vaciptir. Tasavvufa müracaat etmeden nefsle mücadelesini başarabilen tek kişi İmam Nevevi’dir (k.s)  Onun dışında tasavvufa müracaat etmeden, okuduğu kitaplar vasıtasıyla, ilim vasıtasıyla kendisini düzeltebilen kendini kötü ahlaklardan, enaniyetten, kibirden ilim vasıtasıyla terbiye eden, enaniyetini yok eden, benliğini yok eden, hasetliğini yok eden her biri insanı küfre götüren esas yollardan, kapılardan kendini kurtaran olmamıştır. 

 

Tasavvufu yok saymak, kötülemek küfür âleminin İslam içerisine attığı bir nifaktır. Bunu yapmalarında ki asıl amaç Müslümanların bağımsız bir hal alıp, bölünme ve parçalanmasını sağlamaktır. Onlar Müslümanların birlik olmasını, cemaat olmasını istemezler çünkü cemaat büyük bir güçtür, kuvvettir. Hıristiyan âlemine, Yahudi âlemine baktığınız zaman onların cemaat olduklarını, lobi olduklarını görürsünüz. Bu bir olma haliyle dünyaya hükmederler. Hâlbuki dinleri tahrip olmuş, kitapları tahrip edilmiştir. Onlar Müslümanlara sizin kitabınız zaten çok net, çok şeffaf; kitaba bakın ne anlıyorsanız İslam odur derler.

Kuran-ı Kerim’den kendi kendine hüküm çıkarmak bir yana benim şu sözlerimden sonra dahi aranızda acaba Seyda tam olarak ne demek istedi diyeceksiniz, Allahu âlem belki üç-dört kişi anlayacak belki o bile tam anlaşılmayacak. İnsanların anlayışları farklı farklıdır. Anlayışlar böyle çok olunca arada tefrika olur, bölünme olur, parçalanma olur. İşte o zaman kuvvet gider. Peki, kuvvet gidince ne olur? Küfrün Müslümanlar üzerine tasalluyeti başlar. O zaman tahakkuk etme gücü oradan gider. Meselenin özü budur.

Dinimizde, kitaplarımızda insana tahsis edilen tövbe bir kereye mahsus değildir, tasavvufta ki tövbe de dine aykırı bir şey değildir. Tıbba müracaat edip şifa değil de aksi bir şey gören olmadığı gibi tasavvufa müracaat edip de Allah mülahazasının dışında bir şey gören de olmamıştır, bu yüzden tasavvuftan korkmaya gerek yoktur.

Dünya hayatında insan hastalandığı zaman iyileşmek için hastaneye gider, zahmet görür bir de üstüne parada verir. Allah’ın insanlar üzerindeki lütfu, rahmeti o kadar geniştir ki bu yüzden bu kapıya müracaat edin, der. Müracaat etmenizin karşılığında ise sizden hiç bir şey talep etmez. Ayrıca müracaat ettiğinizde huzura kavuşacaksınız, dünyevi bela ve musibetler sizden uzak olacak, bambaşka bir huzura, saadete kavuşacaksınız. Dünyevi anlamda sıhhat bulmanızın, huzur bulmanızın ötesinde cennette aklı hayalinize gelmeyen, Allah'ın kendi lütfu ve merhametine binaen bin bir meziyetlerine, bin bir güzelliklerine gark olacaksınız.

Ama tersi bir istikamete giderseniz yani hastalandığınızda o mikroplara elinizle temas ederseniz, dünyevi hayatınız zindan hayatına döner, ne kadar dünya nimetlerine sahip olursanız olun iç âleminiz huzursuz olur. Hiçbir zaman esas zenginlik olan huzuru bulamazsınız. Çünkü hastasınızdır ve bunun da ardından böyle hastalıklı olmanız sebebiyle Allah sizi bu halinizle cennetine de almaz çünkü cennet ehline karşı bir düşmanlık beslersiniz. Hastalıklı bir şekilde Allah'ın huzuruma çıkamazsınız.

Ahirette hastalıklı insanların tedavisi cehennem ateşi ile olacak. Ruhunuza işleyen o kirler ancak cehennem suyu ile temizlenecek. Ya kabrin sıkması ya da cehennem suyu… İnsanın aklını başına alması lazım. Ve oraya gittiğinizde o haramlar, o mikroplar elinize bulaştığında bedeli çok ağır ödenecek. Dünyada iken bir insan haksız yere adam öldürse hem günahkâr olur, cezadan kurtulmak için parası gider, malı gider, bedeni eziyet görür, hem de huzuru gider. Bunların dışında ruhuna temas eden bu günah, bu kir nedeniyle de cennete giremez. Çünkü cennet ehline de kirini bulaştırabilir. Böyle bir ihtimal olduğu için eğer imanı varsa cehennem suyuyla yıkanması icap eder –neuzibillâh- bin mi? İki bin mi? Bir milyon mu? Milyar yıl mı? O Allah’ın lütfuna kalmış. Bu istikamette dünya hayatı çetrefillidir,  ahirette de hastalıklı olan insanlar cehennem ateşiyle, suyuyla temizlenmeden cennete giremeyecekler. Eğer o hastalık insanın imanını götürmüşse yani kansere dönüşmüşse o zaman bunun hiç dönüşü olmayacak, artık o insan sürekli cehennemde kalacak.

Tövbe edilen istikamette ise hiçbir bedel ödemeye gerek yoktur, eğer tedaviye muhtaçsanız burada tedavi edilirsiniz. Bunun için sizden para da istemezler. Tedavi olduktan sonra dünyevi huzura, saadete kavuşacaksınız, bela ve musibetlerden uzak kalacaksınız, işleriniz rast gidecek, Allah’ın teveccühünü kazanma, Allah’ın bereketini, feyzi sizin de üzerine akacak, bunun arkasında da temizlendiğiniz için, nefsin hilelerinden uzak durduğunuzdan dolayı cennete girebilecek, orada bin bir mükâfat kazanacaksınız.

Biz kitaplara iman ettik, Cenab-ı Allah’a iman ettik, Hz Resulullah’a iman ettik, Hz Resulullah’ın sözlerine iman ettik. Biz neuzibillâh kendi aklımıza iman etmedik, hissiyatımıza da iman etmedik, benim vicdanım bana böyle diyor, benim aklım bana böyle diyor, hissiyatım böyle diyor hâşâ biz bunlara iman etmedik. Allahu Teâlâ’nın rahmeti bizimki kadar kısıtlı değildir, biz biraz zalimiz. Mesela biz bir arkadaşımıza dahi ben seni seviyorum ama böyle kaidelerim, kurallarım var. Eğer bir defa çiğnersen rahmet ederim, iki defa çiğnersen beklerim, üçüncü kez çiğnersen tövbeni yani mazeretini kabul etmem deriz, bu şartla arkadaş oluruz. Bu bizim dar alanımızdır. Allahu Teâlâ rahmeti ile insana bahşettiği altmış yıllık, yetmiş yıllık süre içerisinde kuluna tövbe kapısını hiç kapatmaz. Milyonlarca defa olsa dahi günahın arkasında tövbe etmek gerekir. Allah tövbeleri kabul edendir.

Tövbe etmek demek Allah’a pişmanlığın bildirilmesinin ötesinde yani sevap kazanmanın ötesinde işlenilen günahların yılana dönüşmemesi, insanı küfre götürmemesini sağlamaktır. Çünkü bunların her birisi girdap gibidir, bu girdaba girildiğinde çıkamama ihtimali vardır yani hasta olan ruhun tedavi olması gibi bir şeydir. Tedavi budur, tasavvuf budur. Orada insana çok şeyler bahşedilir.

İnsanlar esas zenginliğin para kazanmak olduğunu zannederler. Zenginlik insana huzur verseydi zengin insanlar hiç huzursuz olmazlardı, esas zenginlik kanaattir. Kanaati ise Allah herkese vermez. Esas güç imandır, teslimiyettir, muhabbettir. Dünyadaki hiçbir lezzet, hiçbir zevk muhabbette olan lezzetü zevke denk değildir. Geçmiş ehl-i velayetin bir kısmı sultandı. Fakat onlar dahi saltanatlarını bırakıp muhabbete yönelmişlerdi. Peki, bu muhabbet nerededir? Bu Allahu Teâlâ’nın ikramıdır, tasavvufa müracaat ikramdır. Bu ikramın arkasında cennet var, ters istikamette ise neuzibillâh çetrefilli bir hayat var. Ahirette de cehennem ateşiyle yıkanma var, eğer neuzibillâh iman zedelenmişse cehennemden çıkamamak var. Cenabı Allah selametlik versin. Bunların iyi anlatılması lazım.

Sen neye iman ediyorsun? Aklına mı iman ettin, neuzibillâh aklı Allah’ın yerine mi koydun? Mantığına mı iman ettin? Hissiyatına mı iman ettin? Peki, akla iman etmek ne demektir? Mümin olan kimse kendi aklına iman etmez.  İman Hz Resûlullah’ın (s.a.v) aklına, mantığına, hissiyatına tabi olmayı gerektirir. Dil iman ettiğini söyler ama akıl,  mantık, hissiyat Allah mülahazasının dışındaki şeylere tabi olursa, bunlar insanın efendisi olur, onu yönlendirirse o zaman bu iman değildir. Allahu Teâlâ selametlik versin.

Aranızda İslam’ı en iyi anlayanınız kim? Mesela İmam Rabbani Hazretleri hâlihazırda hayatta olsa, İmam Ebu Hanife hayatta olsa, İmam Şafi hayatta olsa, İmam Gazalî, Şahı Nakşibend, Şeyh Abdulkadir Geylani, Seyda-ı Tağî, Hazret, Mevlana, Hacı Bayram Veli (k.s) ve her biri velayet makamında olan, Allah’a dost olmuş daha milyonlarca âlim hayatta olsalar; siz onların rehberliğini mi, onlardaki İslam anlayışını mı kabul edersiniz, onları mı kendinize örnek alırsınız yoksa günümüzde olduğu gibi dışarıda sokakta gezen, ara sıra televizyonlara çıkıp İslam’ı anlatmaya çalışan insanların yolunu mu tercih edersiniz? İman çok ciddi bir meseledir, insanın iç âlemini inşa etmesi çok mühim bir meseledir, akıllı olmak lazım. İç dünyanızı inşa ederken, hissiyatınızı imar ederken, itikadınızı imar ederken örnek alacağınız kişi Hazret gibi, Seyda-ı Tağî (k.s) gibi ehl-i velayet olsun. Allah Muvaffakiyet versin, din dünyanıza yardımcı olsun. 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "