Tövbeden Korkmak - 1

tovbeden-korkmak

Hatemallâhu alâ kulûbihim

 

Tövbe etmekten korkmak, bu hususta endişeye kapılmak Allahuâlem şuna binaendir: Hz. Resulullah (s.a.v)  ahir zamanda ümmetinin başına gelecek en büyük felaketin; günahlara karşı meylin çok olmasına rağmen insanların bunu sıkıntı etmeyecek olmasıdır, der. Yani Resûlullah’ın (s.a.v) ifadesiyle en büyük felaket tövbe etmemek, günahtan pişman olmamaktır. Eğer bir günahın arkasından hemen tövbe ile o günah mahv-ı imha edilmezse o günah bir yılana dönüşür. İnsanın ebediyetini inşa eden kalbi ısırmaya başlar ve o kalbi yok eder, öldürür. Hz Resûlullah’ın (s.a.v) tövbeye inabet etmeyen ümmeti için endişesi bu yüzdendir.  Hâlbuki bir insan günah işleme meselesinde garabet bakılmaz.

İnsan tabiatında bulunan nefs haramlara meyyal bir dürtüye sahiptir. Bir insan günah işlediğinde bu Allah nezdinde çok garip bir mesele değildir. Kulun bu günahı işlememesi gerekir ama esas garabet günahın arkasından tövbe ederek o günahını tövbeyle imha etmemesidir. Her bir günah tehlikedir. Her bir günah insanı küfre götüren bir yoldur. Esasen her bir günahın içinde bir yılan yumurtası var, her bir günahla kalbe yerleşen bu yumurta eğer bir an evvel kalpten atılmazsa içindeki o yılan orada olgunlaşır, çatlar, büyür ve insanı sokar.

Hadisin devamında Hz Resulullah (s.a.v) ahir zamanın kıyamete yakın zamanda yaşayacak ümmetini şöyle tarif eder: onların içlerinde dünyaya karşı çok sevgi olacak, dünyaya meyyal olduklarından ahiret unutulacak, mahlûkat sevilecek ama Halık sevilmeyecek. İnsanlar arasında adil olma, uhuvvet, muhabbet olacak, birbirlerine karşı son derece saygı ve sevgi içerisinde olacaklar ama onları yaratan Cenabı Allah’a karşı sevgi ve saygıyı unutacaklar.

Allahuâlem bu din-i İslam hakkında yanlış bir düşünce var; sanki tövbe bir kereye mahsus bir husustur. Size bir kapı açılacak eğer siz bu tövbeyi iyi değerlendiremezseniz bir daha o kapı size açılmayacak, kredinizi kullanıp bitireceksiniz. Böyle bir batıl düşünce var. Bu tür yanlış yönlendirmeler insanları tasavvufi şeylerden uzak tutmak için yaygınlaştırmışlar. Nasıl ki insan iyi nefes alabilme, sıhhatli yaşayabilme, huzurlu yaşayabilme adına tıbba muhtaçsa günah, gıybet veyahut nefsten kendine bulaşmış kötü ahlak, enaniyet, kibir gibi şeylerle de insan hastalanır. Eğer insan tasavvufa yani bu tasavvuf mercilerine müracaat etmezse neûzü bi’llâh o hastalık kansere dönüşür. Artık geri dönüş çok zordur.

Büyükler insanın günahtan pişman olmamasına manevi nesih derler. O insanın iç âleminde insanlıktan sıyrılıp içte bir nesih hadisesi yaşanır. Yani Hatemallâhu alâ kulûbihim[1] Allah onların kalpleri üzerine mühür vurur, gözleri üzerine, kulakları üzerine… O zaman Hakk görülmez, Hakk işitilmez, Hakk hissedilmez… Kalbi bu seviyeye inen insanın neûzü bi’llâh dönüşü çok zor olur. Manevi nesih hadisesi yaşandığında insanın önce kendine bakması gerekir: Benim ihtiyacım var. Muhtacım. Ben sadece etten mi ibaretim? Ruhum yok mu? Bu kılıfın arkasında bir ben diye bir şey yok mu?

Konuşan, idrak eden gören bu et değildir. İdrak eden bu etin içinde göremediğimiz insanın kılıfıdır. Bu kılıf huzursuz olmuyor mu? Mutsuz olmuyor mu? Bu ruh hastalanmıyor mu? Psikolojisi bozulmuyor mu? Bu ruh kendisini öldürmeye dahi teşebbüs etmiyor mu? Bu ruh karakterini kaybetmiyor mu? Hepsini yapabiliyor.  İşte o zaman bu ruh zalim oluyor, gaddar oluyor, cebbar oluyor, anne babasına zulüm ediyor. Ruhun değişken bir yapısı vardır.

İşte Hz Resulullah (s.a.v) ruhun bu değişkenliğine işaret ediyor. İnsan neye meyyaldir? Öldürmeye, intihar etmeye, zulmetmeye hulasa insan ahlâk-ı seyyie yani bir hayvanın çok daha aşağısında bulunan kötü duygu ve karaktere bürünmeye müsaittir. Peki, insanı bunu iten şey nedir? Günahlardır. Ve nefsten insana bulaşan mikroplardır. Çünkü biz nefsle yaşıyoruz. İçimizde aynı şeyi paylaşıyoruz. Yani insan bir bedende çift kişiliktir. Biri şeffaf, aydınlık; biri de karanlık. Karanlık taraf nefstir. Ondan ona bulaşan bir sürü hastalık var. Bunlarla mücadele etmek lazım. Bunun mercai şifahanesi büyüklerin ifadesince tasavvuftur, tasavvuftaki hatmedir, sohbettir, evrâdu ezkârdır. Çünkü bunlar adeta bir tohumdur. Nefsi ıslah eden bu tür şeylerdir.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) katıldığı son sefer olan Tebük seferi meşakkat doluydu.  İslâm ordusu bin kilometre gitmiş ve dönmüştü. Medine’ye yaklaşırlarken Ashâb-ı Kirâm’ın âdeta şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış, saç ve sakalları birbirine karışmıştı. Hâl böyleyken dönüş yolunda Resûlullah (s.a.v)  onlara: “Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz!” buyurdu. Ashâb hayretler içinde: “Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?” dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.v)  “Şimdi büyük cihâda (nefs cihâdına) dönüyoruz!” diye cevap verdi.[2]

Peygamber Aleyhisselâm nefse karşı yapılan mücahedenin en büyük düşmana karşı olanından daha zor olduğunu söylüyor. Nefse karşı yapılan mücahede hepimizin bildiği fiziki anlamda yapılan bir muharebeden çok daha kıymetlidir Allah katında sevabı çok fazladır. Hz Resulullah (s.a.v) nefsin tehlikesini arz ediyor. Fiziki bir muharebede düşman gözünüzün önündedir, savaşırsınız. Eğer siz düşmanı öldürürseniz Allah katında büyük bir sevap kazanırsınız, eğer düşman sizi öldürürse şehit oluyorsunuz. Ama nefs ile girilen muharebe öyle değildir. Siz hiçbir zaman nefsi öldüremezsiniz. Nefsin hangi taraftan hangi cihetten geleceğini siz göremezsiniz. Düşman tarafından öldürülürseniz şehit olursunuz ama nefsiniz tarafından öldürülürseniz, nefsinize mağlup olursanız Allah’ın lanetine müstahak olursunuz. Onun için nefsle olan mücahede sevap açısından da, derece açısından da bir insanın muharebeye girip şehit olmasından yüz bin kat daha fazladır.



[1] Bakara/7

[2] Süyûtî, II, 73

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "