Kuldaki bu izzet nedir?

olumBismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Ayet-i kerimede ehl-i iman için bir tehdit var. “Yâ eyyuhellezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî…” İman gibi paha biçilmez bir hazine-i rahmeti Allah bir lütuf olarak sizlere verdi. Ey iman edenler! Durmanız gereken yerde durmazsanız, ehemmiyet verilmesi gereken şeylere ehemmiyet vermezseniz, işin üstünde ciddi durmazsanız, “men yertedde minkum an dînihî” sizden herhangi biriniz, bir adım geriye doğru giderse; bilesiniz ki, “fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin” Allah bilinmedik bir kavme emaneti teslim edecek.

 

İman gibi bir kutsiyeti sizden alıp ona verecek. Bir yağmur bulutu gibi… Bir toprağa yağmur, rahmetiyle gelecek, toprak kıymetini bilmezse; Allah, yağmur bulutuyla rahmeti başka bir yere götürecek. Bunlar öyle bir kavim olacak ki “yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû” Allah’ın muhabbetini celp edecek. Dolayısıyla Allah onları sevecek, onlar da Allah’ı sevecek.[1]

İman gibi bir kutsiyet var. Yapmamız gereken şeyi yapmazsak, bir adım geride durursak kıymetini bilmiyoruz demektir. Allahu Teâlâ, emanetini kıymeti bilinmeyen bir yerde bırakmaz. Hz. Ömer (r.a) halifeyken, bir mazlum yanına gelir, “Zulme uğradım, zalimden hakkımı hal.” der. Hz Ömer (r.a), hangi ruh hâli içindeydi veya şartlar nasıl gerçekleşti bilinmiyor, elinde bulunan bir kamçıyla ufak bir şekilde mazluma vurur. Vurduktan sonra bin pişman olur. Mazlumu çağırır “Kusura bakma, o an hiç müsait değildim, farklı bir ruh hâlim vardı.” diyerek ondan özür diler. Mazlum ise “Ya Ömer, ne demek ben zaten unuttum. Size karşı bir kırgınlığım yok.” der. Bunun üzerine Hz. Ömer kamçıyı onun eline verip kendi sırtını açar. “Yarın hakkını arama bende, alıyorsan bugün al.” der. “Sen ne diyorsun ya Ömer? Koskocaman bir halifeye ben nasıl vuracağım? Ben hakkımı helal ettim, hak diye bir şey de yok zaten. Bir meşguliyetinin olduğunu gördüm, geri gittim.” der. Hz Ömer (r.a) akşam evine gelirken kendisine hitaben, neuzubillah, “Ey alçak!” tabirini kullanır. “Sen alçaktın; Allah seni yükseltmedi mi? Sen yolunu sapmışlardan birisiydin;  Allah seni hidayete getirmedi mi? Sen normal bir insan iken, Allah aldı seni hâkim eyledi. Peki, sendeki bu izzet nedir? Nedir bu haşmet? Nedir bu gafletin sebebi? Nedir bu istiğna? Kime karşı istiğna gösteriyorsun? Kendini kime karşı zengin görüyorsun? Evrenin içerisinde insanın bir zerre kadar cüssesi yok. Gücün, kudretin nedir? Bir zerre kadarsın da Allah’a karşı bir azamet mi besliyorsun?” diyor. İstiğna, gaflet ve haşmet…

İnsanın kudretine bakıldığı zaman bir zerre kadar bile kudreti yok; fakat insanın istek ve arzularına bakıldığı zaman sonsuzluk var. Bu bütün sonsuz emel ve arzular ancak sonsuz bir güce, Allah’a itimat etmekle hâsıl olabilir. Şöhret bitiyor, ömür gidiyor. Süratle kabre doğru gidiyoruz ve kabirden başka da insanın mekânı yok. Aklımızı başımıza almazsak Hz. Resullullah’ın (s.a.v) ifadesiyle “Aklınızı başınıza alın! Ölümden sonra mazeret kabul edilmiyor. Dünyadan sonra bu hayattan başka bir hayata gittiğimizden, cennet ve cehennem yurdunun dışında başka bir yurdumuz da yok.” Durmamız gereken yerde durmamız icap eder. Allah’a ulaşmış Sâdât-ı Kiram’ın caddesini tutmayı Allah’ın büyük bir hazine-i rahmeti olarak bakmak lazım. İslamiyet; bugüne kadar malum fıkıh caddesi, akaid caddesi, Peygamber Efendimizin (s.a.v) kalbine giden ve insanın iç dünyasına hitap eden tasavvuf caddesinden oluşuyor.

 Hadis-i şerifte: İnnallàhe teàlâ lâ yenzuru ilâ ecsâmiküm velâ suveriküm, velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a'mâliküm[2] Allah suretinize bakmaz, kalp ve iç dünyanızın inşasına bakar.” buyruluyor. İç dünyanızı nasıl inşa ettiniz? Kime göre inşa ettiniz? Nasıl ki namazlarımızı İmam Ebu Hanife’nin eteğinden tutup ibadetin kılıfını, dış yapısını onu taklit ederek yapıyor, dış ibadetimizi ona göre inşa ediyoruz; elbette ki iç dünyamız, iç ibadetimiz için de büyüklerin, Sâdât-ı Kiram’ın yolundan gitmek gerekir. Beden hastalanıyor, bedenin altındaki ruh da hastalanıyor. Bunu bize bildiren ayet ve hadisler mevcut. Yaratıcı elbette ki yarattığı şeyi herkesten daha iyi bilir.

Peygamber Aleyhisselâm buyurur: “Sizin cesedinizin içerisinde saray hükmünde olan bir parça var; o, ana merkezdir. O parça salahiyet bulduğu zaman bütün bedene o salahiyet sirayet eder. Hepsi ıslah olur. Bilesiniz ki o kalptir.”[3] Neuzubillah insan, her gün bir haram işleyip veyahut tek bir haram, Peygamberimizin (s.a.v) ifadesiyle; hemen onu mahvetmez, hemen arındırmaz ise, tek bir mikrop olan günah, diğer mikroplara davetiye çıkarır. “Gelin burada bir yer var, yer edinelim.” der ve neuzubillah bir müddet sonra Allah’ın manevi kıble ve tecelliyatı olan kalp nefs tarafından istila edilir. O manada tasfiyede çok ehemmiyet var. Peygamber Aleyhisselâm “Ben günde 70 defa istiğfar ediyorum.” der. Ashab-ı Kiram bazen günde iki defa Peygamber’in (s.a.v) yanına gelip biatlarını tazelerlerdi.

İnsan çok asi; Allah, insana karşı son derece müşfik, son derece muhip, son derece razı. Fakat insan, Allah’tan razı değil, Allah’a karşı muhip değil. İnsanın Allah’a karşı hiçbir hassasiyeti yok. Rıza sıkıntısı bizde var. Allahu Teâlâ “Siz bir adım yaklaştığınız zaman, ben iki adım yaklaşırım.” diyor. Bu manada insanın aklını başına alması lazım. İnsan bir hayvan gibi davranmıyor. Evren, kâinat Allah’ın saltanatının karşısında tir tir titriyor. Onun azameti karşısında bütün evren boyun eğmiş. Bir hayvan, bir hayvana karşı asi olur. Ama evrende bir zerre kadar cismi olmayan insan, neuzubillah, bütün evrenin titrediği Allah’a karşı isyan ediyor. Dolayısıyla insanın günahına verilecek olan ceza da cismi kadar olmayacak. Bir gün Hz. Ebubekir (r.a) ve Ashab-ı Kiram, dışarıda hafif bir bulutlanma ile havanın değiştiğini gördüler. Peygamberimiz (s.a.v) de biraz titredi; acaba ümmetin başına azap mı gelecek, diye düşündü. “Allah’a karşı başınızı secdeye koyun. Benim gördüğüm şeyleri siz görmediniz, şu kâinat perdesinin arkasında sizleri nelerin beklediğini bilmiyorsunuz. Çok dehşetli ve garip şeylerin sizleri beklediğinden haberdar değilsiniz. Eğer o dehşetli manzaraları görseydiniz hayatınız süresince çok ağlayacak, çok da az gülecektiniz.” diye buyurdu.

Allah, yeryüzünün, evrenin en üstün mahlûku olarak insanı yaratıyor ki melekler bile ona hizmetkâr oluyor. Hz. Âdem yaratıldığında insanın azameti karşılığında melekler boyun eğiyor. Bu azamet ne zaman olur? Allah’ın azameti karşısında insan başını eğdiği sürece. Diğer mahlûkat da insana, Allah’ın halifesi olma hasebiyle Allah’ın karşında hizmetkâr, boyun eğiyor. Peygamberimiz (s.a.v) “Herkes kendi nefsi için, yarınki nefsi için zamanını iyi değerlendirsin. Verilen bütün süreyi dünyaya harcamasın, öbür hayatı için bir şeyleri ayırt etsin. Dünyasından ahireti için bir şeyleri ayırt etsin. İhtiyarlık zafiyeti çökmeden evvel, gençliğinizden bir şeyleri ayırt ediniz,  gençliğinizin kıymetini biliniz. Çünkü Muhammed’in nefsini elinde bulunduran zat-ı Allah’a yemin ediyorum ki, bu hayattan diğer hayata geçiş yaptığınız andan itibaren hiçbir özür, mazeret kabul edilmeyecek. Nefs insanı çok aldatıyor; hatta ibadet ü taatte olan bir insan, bazen farkında olmadan ibadet ü taati yaparken nefsin tarzını uygular. Büyüklerin, Allah’ın velayet makamlarına ulaşmış, Peygamberimizin (s.a.v) varisi olan Sâdâtt-ı Kiram’ın tarzına riayet etmelidir. Ama insan kendi tarzını uygular. Mesela Peygamberimiz (s.a.v) “Ben günde 70 defa istiğfar ediyorum.” der; ama insan, istiğfar etmez, istiğfarı farklı şekilde algılar. Allah, kendinden bahsederken Tevvab ve Rahimdir, diyor. “Rahmetimi kendi rahmetiniz ile kıyaslamayın.” diyor. O’nun rahmeti çok geniş, mazeret kabul ediyor; kabul etmekle beraber arkasında sizlere bir ecr ü mükâfat, bir sevap da veriyor. Tövbe edenin sadece tövbesi kabul edilmiyor, sevap da veriliyor. Üstelik Allah’ın şefkatini de celp ediyor. Bir kere değil, on kere değil, yirmi kere değil her defasında bir sevap. Peygamberiminiz (s.a.v) günde 70 defa istiğfar ederken nefs özellikle bu kapıyı kapatır. Peygamberimiz (s.a.v) insanın bizatihi için bir numunedir. Allah’ın huzurunda insanın hangi kılıfa, hangi şekle, hangi sevgiye gelmesi noktasında bir numunedir. Sâdât-ı Kiram da Peygamberimizin (s.a.v) numunesidir.

Sohbet, ashab, hadis ve tefsir yüz bin defa da anlatılsa, ruhun bir bardak suya ihtiyacı varsa, o bir bardak suyu ruha ikram etmek lazım. Aksi hâlde susuzluk geçmez. Ruh hastalandığı zaman bir bardak suya ihtiyacı varsa, suyun mahiyetini yüz bin defa da anlatsan ruhun susuzluğu geçmez. Onun için insanın tövbe etmesi lazım. evrâd-ü ezkâr ve hatme yapmalı, Sâdât-ı Kiram’ın sohbetlerine müdahil olmalıdır. Biz muhtacız, ihtiyaç nazarıyla kendimize bakacağız. Neuzubillah, bu bir borç, borcumuzu ifa ediyoruz, nazarıyla bakarsak; üstümüzde bir yük vardı, yükü atıyoruz şeklinde bir tavır takınırsak istifade edemeyiz. Allah’ın bizim ibadet ü taatimize ihtiyacı yok, bize ve evrene de ihtiyacı yok. Allah, ganî-i mutlaktır ama insan muhtaçtır.

Sâdât-ı Kiram’ın hayatlarına bakarsanız, onları çok takdir edeceksiniz ve bileceksiniz ki onlar farklı şeyler yaptılar. İç dünyaları çok farklı idi. Namazı bizim kıldığımız gibi kılmıyorlardı, onlarda farklı bir şey vardı. Onları o seviyeye getiren şey neydi? Oruç mu? Oruç tutuluyor. İlim mi? İlim de tahsil ediliyor. Namaz mı? Namaz da kılınıyor. Ama farklı bir şey var onlarda: Tasavvuf. Onun için Peygamberimizden (s.a.v) bugüne kadar ilmin zirvesinde olan hiçbir muhakkik, hiçbir veli, hiçbir müfessir, hiçbir mezhep imamı mürşidsiz durmamıştır. İmam-ı Şafi’nin mürşidi bir çobandı. Allah’ı ona irşad eden bu çobanın zahiri ilmi ona nispeten bir damla kadar değildi. Vay hâlimize! Allahu Teâlâ kabul etsin…

Tövbe, bir bardak sudur; sonra bir bardak daha su hatmemiz ve evrâd-ü ezkârdır. Bunlar insanın asıl ihtiyaç duyduğu şeyler veyahut hasta olan bir insana reçete okumak dışında ilacın kendisini vermektir.

Medine-i Münevvere’ye gittiğiniz zaman, önünüzde de Allah nezdinde çok makbul olan ve bütün ulemanın başını eğdiği büyükler olsa, Hz. Resulullah’a (s.a.v) mazeretinizi beyan ettiğinizde özrünüz daha kolay kabul olmaz mı? Veya bir başbakana çıkacaksınız, başbakanın çok muhip olduğu, hiçbir zaman onun hatırını kırmayan bir zatı önünüze alarak çıktığınızda “Bir mazeretim var, bu mazereti kabul edin.” derseniz mi özrünüz daha makbul olur, yoksa kendi kendinize, yani tek başına mı çıksanız daha makbul olur?

Sâdât-ı Kiram’ın, tasavvufun bugüne kadar usulü böyle olmuştur. Bu büyük insanları önümüzde vesile yapma, onlar önümüzdeyken Peygamberimizin (s.a.v) huzuruna çıkma, onların arkasında durma, onların hatırasına hürmet etme... Bunlar çok önemli şeylerdir.

Cennet, cehennem, Allah rızası, bütünüyle Allah’ın rızasına hedeflenmek… Lakin bu hayattan sonraki diğer hayata imanımız ve inancımız var. Allah, Peygamber (s.a.v) ve diğer peygamberler ile Sâdât-ı Kiram’ın, ittifakla bahsettiği başka bir hayat var. İnsanın dünyadayken cehenneme girmemekten daha önemli bir sorunu olmaması lazım. Kendisine verilen süreyi çok iyi takip etmesi gerekir. Maneviyatını kendi kendine inşa ederse kaybının çok olma ihtimali yüksektir. Hatta bir insan kilo aldığı zaman diyet yapmak için bile bir doktora gidiyor, en basitinden bedendeki fazlalıkları atabilmek adına. Spor yapacaksa bile sadece kitabı kâfi gelmiyor. Koskocaman insanın bütün hayatının, bütün ebedi hayatının söz konusu olacağı maneviyatın inşasını bugüne kadar kendi kendine başaran olmamış. Seyda Molla Muhyeddin’in (k.s) ifadesiyle hiçbir âlim, İmam-ı Nevevi müstesna, tasavvuf ilmi almaksızın kendini kurtaramamış. İmam-ı Nevevi dışında, nice Molla Camilerin nice âlimlerin hepsi tasavvufa girmiştir. Onlar ki ilmin zirvesinde olanlardı. Demek ki insanın idrak edemediği göremediği bir şey var. Bu kadar insanın teveccüh ettiği bir şeyde insanın göremediği bir şey var. İnşallah insan bunu hazine-i rahmet görür, bundan istifade eder. Allah muvafakatler versin...

Soru: Allahu Teâlâ’nın bizden razı olması için ibadetlerimiz dışında günlük hayatımızda neler yapmamız lazım?

Bir gün Şeyh Ahmed (k.s) oğluna dedi ki “ Ey Alâeddin! Günde gaflet içerisinde ne kadar kalıyorsun?” O da gururla dedi ki “Baba günde en fazla 3-4 dakika Allahu Teâlâ hatırıma gelmiyor, gaflet içerisinde kalıyorum.” Bunun üzerine Şeyh Ahmed (k.s) “Oğlum senden adam olmaz. Sen git çoban ol.” dedi. Ama büyükler şöyle ifade ediyor: “İman meselesinde şüpheniz yoksa eğer büyüklerin izinde, onlara muhipseniz, haşrınız onlarla beraber olur.” Büyükler bu manada ittifak ediyor.

Büyüklerin bir yemek usulünü size arz edeyim. Önce “Bismillahirrahmanirrahim.” denilip önündeki yemeğin kaç çeşit olduğu, Allahu Teâlâ’nın kaç tane nimeti ikram ettiği sayılır. Bir rabıta, ufak bir rabıta yapılır. Bundan gaye “Ben bunu niçin yiyeceğim?” bu tefekkürün altında lokmayı ağzına almaktır, bu anlık tabi. Allah kaç nimeti önüne vermiş? Ufak bir rabıta ve tefekkür,  bir de gaye nedir? Bu yemek niçin bana gönderildi, ben bu yemeği yedim, faturası hiç gelmedi, mesela. Ama fatura ay sonunda geliyor. Hiçbir şeyi bedava yemiyorsunuz. Eğer dünyada iken gaye maksadı dışında kullanırsanız içtiğiniz suyun hakkını bin yılda ifa edemezsiniz Aldığınız her bir nefes çok kıymetli. Bütün dünyanın servetini verseniz, aldığınız nefesin kıymeti çıkmaz. Bunlar aslında bedava değil. Gaye maksadı dışında Allah’ın sevmediği, Allah’a saf tutmuş düşmanlar olan nefs ve şeytanın safında yer tutup bu düşmanları destekleme manasında kullanıyorsanız onun faturası ağır geliyor. Ama biz gönlümüzde olan muhabbeti Allah’ın sevmediği şeylere vermiyoruz. Sâdât-ı Kiram, Peygamberimizin (s.a.v) bir numunesi; Peygamberimiz (s.a.v) ise Allah’ı bize yansıtan bir Kâbe, bir aynadır. Medine-i Münevvere bir ayna, bir yansıtma mülahazası ile muhabbet o tarafa veriliyor. İnşaallah diğer saftan olmayalım.



[1]Maide, 54: Ey iman edenler! Sizden kim dîninden dönerse, o zaman Allah onun yerine (başka) bir kavim getirecektir öyle ki, (Allah) onları sever ve onlar da O'nu (Allah'ı) severler. Mü'minlere karşı daha alçak gönüllü, kâfirlere karşı daha izzetlidirler (başları dik, vakarlı, şereflidirler). Allah'ın yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın fazlıdır, onu dilediğine (lütfedip) verir. Allah Vâsi'dir (fazlı ve lütfu geniştir), Alîm'dir (herşeyi en iyi bilendir).

[2] Müslim, Birr, 33

[3] Buhârî, Îmân, 39

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "