“Ben ol bil…”

camiHz. Resulullah hanımına şöyle diyor; “Bana kızdığınız zaman veya beni sevdiğiniz zamanı ben anlayabiliyorum. Bana kızdığınız zaman Rabbi İbrahim diye yemin içiyorsunuz,  İbrahim’in Rabbi Muhammed ismini ağzınıza almıyorsunuz. Beni sevdiğiniz zaman ise Rabbi Muhammed diyorsunuz. Ben bu şekilde sizin bana kızıp kızmadığını biliyorum.” diyor. Hanımı da; “Vallahi doğrudur. Lakin hâşâ benim kızmam kalben değil benimki sadece naz. Yani ben dil ile kızıyorum. Çünkü ben biliyorum ki; bir peygambere karşı kalbi bir kızma o kişinin felaketidir.” diyor.

 

Ashab-ı kiram Peygamber Aleyhisselâm’a hitap ederken; “Anam, babam size feda olsun.” derlerdi. Yani; Peygamberin (a.s) yanına hiçlik makamı ile kendinde hiçbir şey bırakmadan, istifadenin yolu yalnız odur diyerek gitmek… Sadat-ı kiram da usul böyledir; salih ile mürşit arasında; müritle mürşit arasındaki münasebette aynen böyledir. İnsan bir peygamberin huzuruna çıkarken kendinde onu Peygamber’den (a.s) üstün kılan bazı vasıflar görüyorsa, bu durum o kişiyi istifadeden mahrum bırakan şeylerdendir. Onun için ashap; anam, babam size feda olsun Ya Resulullah derken kalben inanarak ve bunu hazmederek söylemişlerdir safi olarak dil ile değil. Peygamber Aleyhisselâm’a her şey feda edilecek ki ondan bir şeyler alınabilsin.

Seyda-i Taği‘nin hayatına bakıldığında bu sorunun içerisinde bir cevap olduğunu görüyoruz. Bu cevap Peygamber Aleyhisselâm’ı anlamak için sadatın bize sunduğu numunedir. Peygamber Efendimize (a.s) baktığınız gibi Gavs-ı Hizan'ın insafiyetine baktığınız zaman mektubatta da geçtiği gibi fedakârlık öyle bir derecededir ki şu an hazmedilse bile mantığımıza ve aklımıza sığmayacaktır. Bütünüyle bir fedakârlık anlamalıyız; Seyda-i Taği kendi hanımını, çoluk çocuğunu, annesini bütünüyle Gavs’ın kapısından istifade edebilmek maksadıyla Gavs-ı Hizan’ın hizmetine arz etmiştir.

Gavs-ı Hizan’ın vefatından sonra da kendisi aylarca irşada çıkmış ve irşada çıkarken de hanımlarından helallik istemiştir. Hanımlarına; “Biliyorum ki sizin benim üzerimde hakkınız var. Hakkınızı helal ediyor musunuz? “ diye sorduğunda Seyda-i Tağî’nin hanımı, hem hanımı olarak hem de müridi olarak haklarından feragat etmiştir. Seyda-i Taği irşatta iken hanımı tarafından mektup gelmiştir. Hanımı mektupta; “Oğlunuz vefat etti.”yazmıştır. Seyda-ı Taği Gavs-ı Hizan’ın kapısında onun hizmetinde bulunduğundan çaresizdir. Bir taziye mektubu gönderir; hanımına “Ey Gavs-ı Hizan’ın yüksek kapısında, onun hizmetkârı, hayvanatın hizmetkârı…” şeklinde hitap ederek insanın yani ehli dünyanın akıl ve mantığından uzak bir duruma işaret ediyor. Yani; eşine hayvanata hizmetkâr olmakla büyük bir makam elde etmiş olduğunu söylüyor. Sonra da devam ediyor; “Cenabı Allah bu çocuğun vefatıyla inşallah sizi ecri mükâfata kavuştursun.”diyor.

Bu mektupta bizim için çok önemli bir ifade vardır; “Ey Fatma Allah Teâlâ sizlere büyük bir ikram vermiş zira senin çocuğun olan Mahmut’un vefatı ile Gavs-ı Hizan’ın torununa Allah Teâlâ ömür vererek bizlere bir rahmette bulunmuştur. Allah Teâlâ’nın sendeki çocuğu alması üstadım Gavs-ı Hizan’ın hasta ve sekaratta olan torununun hayatının uzaması için bir rahmettir.” diyor. Yani; hanımına bu bilgiyi benden aldıktan sonra çok sevinmen lazım demektedir. Seyda-i Tağî’nin hanımı olan Fatma bu haberi aldıktan sonra aylarca başı secde de Allah’a hamd etmiştir.

Tasavvuf ve İslamiyet basit bir mevzu değildir. Yani insanın dili ile “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü” demesi kâfi değildir. İnsanın Allah yolunda çok şeylerini feda etmesi gerekir.

Peygamber Aleyhisselâm bir gün Hz. Ebu Bekir’e şunu arz ediyor; “Ya Ebu Bekir muhabbetin çok üst seviyede olması lazım.” O da; “Ne kadar?”diyor. Peygamber Aleyhisselâm: “Allah’a ve Resulüne karşı olan muhabbetinin her şeyden çok daha fazla olması lazım. Var mı sende o muhabbet?” diye soruyor. O da; “Var, fakat sanki ben şahsımı, zatımı Hz. Resulullah’tan önce biliyorum.” Resulullah (s.a.v); “Hayır.” diyor. “O imanın tekabüliyeti değildir, imanın tekabüliyeti, islamın tekabüliyeti;   muhabbetin önce Allah’a, sonra Resule olması, en son olarak insanın kendi nefsine karşı olmasıdır ve bu iman ve İslamiyet’in hakikatine ulaşmanın yoludur.”

Mahviyet, acziyet bu kadar önemlidir. Onun için Seyda-i Taği kendi kazancını Gavs-ı Hizan’a olan muhabbetin arkasındaki mahviyetle arz ediyor. Her şeyim sana feda olsun demekle imanla, İslam ile hedeflenen gayeler o kadar küçük gayeler değildir. Biz Allah’tan rızasını istiyoruz, Allah’ın rızası o kadar basit bir şey değildir. En basit örnekle cenneti istiyoruz. Cennet bu kadar basit bir şey midir? Cennet nedir: Cennet sonsuz bir hayat, ebedi bir saadettir. Biz cennetin içerisindeki bir cemali istiyoruz. Cemal o kadar basit bir şey midir? Mesela dünyadaki herhangi bir saltanata talip olan bir insan çok şeyden feragat ediyor, en basitinden siyasi bir anlamda belli bir makama gelmiş bir insan diğer insanlar gibi davranamıyor. Onlar bir şeylerden feragat ediyor ki o konumlarını muhafaza etsinler. Siyasilerde öyledir, bir başbakan da öyledir bulundukları konumu muhafaza edebilmek adına pek çok şeyden feragat ederler. Dünya adına bir saltanat veya parayı kazanmak adına insanlar değerlerinden feragat ediyorlar. Peki, dünya saltanatı nedir ki, 60-70 yıllık bir hayattır. Oysaki insan en basitinden cenneti arzulamakla ebedi bir saadete talip oluyor. Ebedi saadete baktığınız zaman dünyadaki bir milyar yıllık saadetin bir metre kadar kıymeti yoktur.

Meselenin bu şekilde idrakine vakıf olabilirsek; Allah’ın bizlere ne kadar büyük bir nimet verdiğini ve bu nimete ne kadar rahatlıkla ulaşılabildiğimizi fark edebiliriz. Hakiki saadet hakikaten bir Peygambere “Ya Resulallah annem babam sana feda olsun.” veya tasavvufun deyimiyle “Üstad sana kurban olayım.” demek midir? Kurban olmak demekle de her şey ile feda olmak kastedilmektedir. İnsanlar bu sözleri arz ederken aslında gerçek bir hürriyete vakıf oluyorlar. Zira zaten insan kurbandır; ya paranın kurbanıdır, ya malın kurbanıdır, ya makamın kurbanıdır. İnsanın üzerinde bin bir şeyin esareti vardır. Bu bin bir şeyin esaretinden sıyrılmak, hakikate; Allah’a, Peygambere (a.s) ve peygamberin varisi olan peygamberi bize yansıtan Peygamberin aynası olan Sadat-ı Kiram’a teslimiyet ile olur.  

Bahsettiğimiz ölçüler içerisinde nelerden feragat edebilir. Peygamber Aleyhisselâm bir hutbede mali bir krizden bahsediyor. Hz. Ebu Bekir Sıddık’a gidiyor. Hz. Ömer’e gidiyor. Hz. Osman’a gidiyor. Hz. Ebu Bekir malının bütününü getiriyor. Peygamber Aleyhisselâm ona şöyle diyor; “Sen çocuklarına ne bıraktın?” O da; “Ben büyük bir servet olan Allah ve Resulünü bıraktım.” Diyor. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın en üst makama gelmesindeki sebep bütünüyle feragat edebilmesidir. İnsanın istifadesi yapacağı o fedakârlığa binaendir.

Cenab-ı Allah’ın nezdinde sonsuz makam, sonsuz derece ve rızayı az görmemek gerekir. Rıza demek Allah’ın dostluğunu kazanmaktır. Melekler dahi o dostluk karşısında secde ederler. Meleklerin secde etmesi Hz. Âdem’e mahsus bir durum değildi. Meleklerin secde etmesi demek aynı zamanda bütün mahlûkatın secde etmesi demektir. Böyle bir fırsat kâinatın, mahlûkatın yaratılışından bugüne ve kıyamete kadar hiçbir mahlûkata verilmemiş ve verilmeyecek bir fırsattır. Bu Allah’ın halifeliğini, rızasını ve dostluğunu kazanmakla mümkündür. İnşallah bu meseleyi biz çok iyi hazmederiz.

Bu söylenilenlerin hazmedilebilmesi için tasavvufa ihtiyaç vardır. Aklımızla, mantığımızla idrak edeceğiz; ancak bilmeliyiz ki Allah (c.c) suretlerimize bakmıyor, kalplerimize bakıyor. Kalp denildiğinde şu andaki duygularınızdan bahsedilmemektedir. Anlatılmak istenilen nefsiyatınızdır. Bizimde inşallah kalbimiz nurlanır, aydınlanır. Büyüklerin rızası inşallah bu şekilde elde edilir.

Büyüklerden, Sadat-ı Kira’mdan bu kadar sık bahsetmemizin nedeni bunun da bir düstur olmasıdır. Fenâ fillâha ulaşmak yolundaki ilk kapı fenâ fiş-şeyhtir. Bu tasavvufi bir terimdir. Allah kendi tecelliyatını mahlûkat üzerinde bir nebze de olsa gösteriyor; yediğiniz yemek ile evren ile kâinat ile felekler ile kendi kudretini azametini gösteriyor ancak en büyük tecelliyatını da insan ile gösteriyor.

İnsan; Cenab-ı Allah’ın bütün maharetini adeta nakşettiği bir sanattır. Mümin adeta Cenab-ı Allah’ın aynasıdır. Yani ona bakıldığında insanın aklına Allah’ı getiren, kalbine Allah’ı hatırlatandır. Onun için melekler bir müminin karşısında secde etmiştir.

İnsan doğarken teorik olarak doğuyor ancak insaniyeti elde etmek daha sonra gayret ve çaba gösterilerek mümkün oluyor. Tabi bilmek lazım ki; insan nefs ve şeytanla sürekli bir muharebe içerisindedir. Bunu küçümsememek lazım. İnsanın en büyük zaafı ve en büyük dalaleti enaniyettir. İnsanda zerre kadar enaniyet varsa Allah (c.c) kalbe teveccüh etmez. Allah’ın girmediği bir kalbin de Allah’ın dergâhına girmesinin imkânı yoktur. Büyüklerimizin ifadesiyle gönül kime bağlanmışsa onunla haşr olacaktır. İnsanın bütün sermayesi muhabbetidir.

Fedakârlık tek taraflı değildir. Peygamber Aleyhisselâm mahşerde insanların gösterdiği fedakârlığın en güzelini gösterecektir. Dünyada fedakârlık yapmanın insana kaybettireceği bir şey yoktur. Ciddi anlamda bunu hazmetmeliyiz ki; en büyük dehşetin olduğu mahşer anında, herkesin nefsim dediği bir yerde Peygamber Aleyhisselâm ve Peygamber meşrebinde olan Sadat-ı Kiram Allah’a elini açacak “Ya Rabbi asi bir ümmet vardır onlara ceza verme.” diyecekleridir. Yine hanımlarını, halifelerini, çocuklarını kurtuluşunuz adına feda etmek isteyeceklerdir.

Bir insan Allah’a, Peygamber Aleyhisselâm’a ve Sadat-ı Kirama gönlünde neyi besliyorsa karşı tarafta aynı ile mukabelede bulunacak. Gönlünüzde Sadat-ı Kiram’ın yeri ne kadardır? Dolayısıyla Peygamberin yeri ne kadardır? Dolayısıyla Allah’ın yeri ne kadardır? Siz o makama göre mahşerde değerlendirileceksiniz. Onların rahmeti bizim gibi değildir. İnşallah bu manada sizin yine sermayeniz muhabbet, ihlâs olsun, teslimiyet olsun. İnşallah işin zevkine, işin halâvetine, işin hakikatine varırsınız. Aynı zamanda da bunlara ulaşma hasretinin bir ifadesi olarak sohbetlerinize ehemmiyet vereceksiniz, rabıtanıza ehemmiyet vereceksiniz, hatmelerinize ehemmiyet vereceksiniz. Tasavvuf zemininde olan hizmetinize, irşat vazifenize ehemmiyet verdiğiniz zaman Cenab-ı Allah inşallah kalpte bir inşirah meydana getirecektir.

Bir ameliyat geçireceksiniz, bu kalbi bir ameliyattır, bu bir ruh ameliyatıdır. Şeytana ait olan gayeler hayatınızdan çıkartılacak ve bunlar yapılırken belki haberiniz dahi olmayacaktır. Çünkü ehli tasavvufun çoğunun yanında bu manevi ameliyatlar yapılırken kibre girmekten kurtulmaları için haberleri olmuyor.

             “Muhabbet nedir, fena nedir?” Bunların belli bir tarifi yoktur. Zahiri, mecazi bir aşk ile tasvir yapılmaya çalışılıyor. Mecazi aşklara bakın, onlar tam aşk sayılmıyor, onun ancak küçük bir yansıması olabilirler. Kişinin her yerde maşukunu görmesi, bu bir fena halidir. Âşık nereye bakarsa onu görür, onu zihninden çıkaramaz. Akşam yatarken onunla yatar, kalkarken ilk akla gelen yine odur. Onun hal ve hareketi her şeyden daha sevgili, daha üstündür. Dolayısıyla bu fenanın bir mukaddimesidir. Onu her şeyden üstün tutmak. Onun bir gülüşüyle, bir tek nazarıyla dünyalara sahip olmak. Mevlana’ya aşk nedir diye sorduklarında “Ben ol bil.” demiştir.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "