Gözle Görülmeyeni Aşmak: Fenâ Hâli

 

 Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Seyda Fadlullah (k.s), talebeleriyle bir araya geldiğinde hep üstadı Seyda Molla Muhyeddin’den (k.s) bahsederdi. Onunla ilgili mevzuları anlatırdı, sohbetlerinin konusu üstadının etrafında dönerdi. Bütün mülahazası bu idi. Sizler onun sohbetine gittiğiniz zaman çok istifade ederdiniz. Seyda Fadlullah’ın (k.s) her anı, her saniyesi Seyda Molla Muhyeddin idi. İnsanın işte böyle üstadının tabiatına bürünmesi lazım. Dikkat ederseniz Seyda Fadlullah’ın dilinde bir ‘Seydam’ ifadesi vardır, bu dopdolu bir ifadedir. Seyda'nın bütün hali, konuşması, tavrı adeta üstadını yansıtıyordu. Konuştuğunda aslında konuşanın, üstadı Molla Muhyeddin Hazretleri olduğuna inanıyordu. Bir fetva verince bunu üstadına dayandırıyordu. Diyordu ki: “Filan dönemde filancanın bir sualine üstadım böyle cevap verdi.” Bu adeta bir fena haliydi. İnsan, İslam fıtratı üzere doğar. Fıtratı henüz temiz ve berraktır. Ama sonradan fıtratında arızalar meydana gelir. İnsan, üstadının haline bürünmekle bu arıza ve noksanlıklardan sıyrılmış olur.

      Seyda Fadlullah (k.s), Molla Havi, diğer halife ve talebelerle bir araya geldiklerinde sohbetleri maşuğun (sevgilinin) etrafında dönerdi. Maşuk onlar için bir buluşma noktası idi. Birbirlerine baktıkları zaman maşuklarını hatırlarlardı. Seyda Fadlullah (k.s), Seyda Molla Muhyeddin’e (k.s) bakınca aslında gördüğü, onun da arkasında olan Hazreti Peygamberdi. Seyda Fadlullah’ın (k.s) Molla Muhyeddin Hazretlerinin nazarıyla adeta Peygamberi görmesi… Tasavvuftaki hedef zaten işte bu haldir. Biz Kâbe-i Muazzama’ya mesela hacca gittiğimizde ben kendi kendime şunu dedim. “İyi ki ben buralara Seyda ile geldim. Onun bakışıyla, onun nazarıyla, onun hali ile ben buraları az dahi olsa görme fırsatı buldum. Onun bakışıyla buralara baktım. Eğer kendi gözümle, kendi halimle, kendi arızalı olan, sakat olan tabiatımla buralara baksaydım, meseleyi bu gözle görseydim büyük ihtimalle müflis olarak dönecektim.” Burası sizin için bu manada bir provadır.

Büyüklerin çoğunun bıraktığı eserlerden istifade edilmişse eğer bunun nedeni o eserlerin aşk toprağı üzerine filizlenmesindendir. Ola ki bu eser, ister bir kitap olsun ister bir insan. Halen bugün Mevlana’nın Mesnevi’sinden istifade ediliyorsa bu Mevlana’nın yalnız âşık değil muhip olmasındandır. Mevlana da muhabbet ön plandaydı, ilim değil. Muhip olan insan Allah’a bütünüyle sonuna kadar açıktır. Ona gelen her şey ilham yoluyla gelir. Ve işte üstadınız muhipti, âşık değil.  Peygamberin (s.a.v) bulunduğu yerde bir fena hali vardır. Ben öyle temenni ediyorum ki sizin bir arada olmanızın nedeni, sizi buluşturan, sizleri birbirinize ısındıran Seyda Fadlullah (k.s) olsun. Onun bakışıyla bakalım her şeye, onun hali bizim de halimiz olsun. Çünkü onun hali ve bakışı da Peygamber’in (s.a.v) hali idi.

Yapılan hizmetlerde en büyük sıkıntı, yapılan hizmetten hâsıl olan hayırdan dolayı nefsin yapacağı düşmanlıktır. Kişi söylediğim hali bırakıp hissi hallere bürünürse işte en büyük iflas odur. Elhamdülillah, hizmetlerimiz devam ediyor. -Allah muvaffakiyetler versin.- Hizmetlerin devam etmesinde, hizmetlerde başarı sağlanmasında büyüklerin teveccühü vardır, takdiri vardır. Tabiî ki insanda bazen noksanlar olur. Önemli olan yeniden doğrulmak, noksanlığını görmek ve tevbe-istiğfar etmektir. -Allah hizmetlerimizi kabul eylesin.- Mesele tahsildedir, her şey geçer bilgi geçmez. Hazreti Peygamber’in (s.a.v) etrafındaki Sahabe-i Kiram’da hep bir tahsil vardı. Bir gün sahabeden bazıları Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzuruna çıkarlar ve derler ki: “Ya Resulallah! Bizler fakiriz, muharebeye çıkamıyoruz. Diğer arkadaşlarımızın şahadet makamına ermek için fırsatları var, bizlerin öyle bir fırsatı yok. Sizde binek adına bir şey varsa bize verin, biz de gidelim.” Her alanda bir tahsil var. İbadetlerde bir tahsil, muharebede bir tahsil. Peygamberimiz (s.a.v): “Vallahi bende binek yok.” diyor gözlerinden yaş akarak. Bu muharebelerden dönünce “Hazırlanın.” diyor Peygamber Efendimiz ashabına. “Çok daha büyük bir muharebeye katılacağız.” Sahabeler soruyor: “Ya Resulallah! Bundan daha büyük bir muharebe olur mu?” “Evet.”diyor Peygamber Efendimiz, “Bizler küçük muharebeden büyük bir muharebeye döndük. En büyük muharebe, Allah’ın en büyük düşmanı olan nefisle olan mücahede ve mücadeledir.”

Nefisle mücadele bir şeyin bir şeyle olan mücadelesi değildir. Sizin İslam fıtratı üzerindeki evsafı aliyeniz (yüksek vasıflarınız) ile nefse ait olan evsafı deninin (düşük vasıfların) muharebesidir bu. Allah’ın bahsettiği insan, evsafı âliyenin evsafı deniye galip geldiği insandır. Fakrın karşı gururdur, kibirdir mesela. Fakirlik ile yani Allah’a karşı olan fakr ile aciz nefse ait olan gururun mücadelesidir bu. Allah’a muhib olan ile lamuhip olanın mücadelesidir. -Allah muvaffakiyetler versin.- İşte insan buraya geldiğinde en önemlisi bir diz çökmeyi öğreniyor. Kalbine en az bir sükûnet geliyor, dinleme öğreniyor; bu birinci basamaktır.

     Burada adeta insan Mekke’de Beytullah’ın huzuruna çıkmadan, Medine’de Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan evvel bir prova yapıyor, bir tahsilden geçiyor. İnsanın hem bedeni hem kalbi tahsil yapacak, bu olmadan insanın oradan zararla dönmesi çok büyük ihtimaldir. Bir kalp düşünün ki Allah yok içinde, Allah mülahazası yok, nefsin hissiyatı var. Allah öyle bir kalp sahibinin ibadetini kabul etmiyor. Öyle buyuruyor Allah. Hatta makamına karşı saygısızlık olarak nitelendirip o ibadeti kişinin yüzüne çarpıyor. Kalp bu manada çok önemlidir. Kendi kendimize şunu dememiz icap eder: “Hayatımın her safhasında müflis oldum. Benim tek kazancım, tek kurtuluş kapım bu; bunu hissiyatımla kirletemem. Eğer ben bunu da kirletirsem ben bu kapıyı da kapatırsam müflislerden olurum. Bir toz dahi kondurmamalıyım çünkü hayatımın her anına dünyanın taaruzatıyla kir bulaşmış. Eğer ben bunu başaramazsam geleceğim karanlıktır. Benim ölümüm dipsiz bir kuyu olacaktır.” Onun içindir ki büyükler bu kapıya çok ehemmiyet vermişler, hassasiyetle üzerinde durmuşlardır. Fena (kendini yok sayma) çok önemli bir hadisedir. Üstatta fena olma ona âşık olmanın, ona muhip olmanın alametidir. Hizmette de fena lazımdır. Kardeşler arasında da fena lazımdır. Ona bakınca üstadı hatırlamak, üstada bakınca Peygamberi hatırlamak, Peygambere bakınca Allah’ı hatırlamak. -Allah muafiyetler versin inşallah.-

      Ben öyle diliyorum ki insan bu mescitlere geldiğinde gururunu, kibrini kapının öbür tarafına bıraksın. Buraya giren insanın acziyeti olsun, fakrı olsun, muhabbeti-aşkı olsun. Buraya giren bunlar olsun. İbadette de bunlar olmalı. Tövbe ederken dahi gururun tövbe etmesine müsaade etmeyin. Acz, fakr, şükür veyahut muhabbet, aşk; bunlar tövbe etsin. Bu mescide girenler bunlar olsun. Diğerleri girerlerse bu işi yüzümüze bulaştırırız. Diğerleri kapının arkasında dursun, çıktığınızda –inşallah- zaman gelir onları hiç yanınıza almazsınız, onları arkadaşlığınızdan da kovarsınız. Allah’a emanet olun. Esselamu aleyküm.

 

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "