Allah’a Dost Olma Fırsatı

Allah a dost olma fırsatıBismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) talim makamında, ümmetine ders verme makamında “Ey ümmet ben günde yetmiş defa Allah’tan mağfiret talep ediyorum.” buyuruyor. Yani bu demek oluyor ki; benim ümmetimin günde en az yetmiş defa istiğfar etmesi lazım. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ey ümmet şu başınızdaki göz sadece şu alemi görüyor, şu perdenin arkasındaki dehşetli hadiseyi göremiyorsunuz. O perdenin arkasında sizleri neler beklediğini, cennet denilen şeyin ne olduğunu, cehennem denilen hadisenin dehşetini bilseniz, eğer benim bildiğim, gördüğüm şekilde siz de bilip görmüş olsaydınız haliniz böyle olmazdı. Vallahi dünyada pek nadir bir şekilde görme hasıl olacaktır.

Siz göremeyeceksiniz, görseydiniz ağlamanız çok fazla olacaktı. Lakin bu kainatın arkasında, şu perdenin arkasında sizi neyin beklediğini bilmediğiniz için meseleye çok ehemmiyet vermiyorsunuz.”

 

Fatiha suresinde günde beş vakit Allah Teala’nın huzuruna çıkıp “İhdinas sırâtel mustakîm”diyoruz. Bir ehli iman şunu arz ediyor: Yarabbi beni hak yoluna sevk et! Müfessirler bu meselede insanın her an sapma ihtimali olduğunu, insanın merkezi olan kalbe her an taarruz başlayabileceğini, Allah Teala’nın sarayı hükmünde olan kalbe yönelik istilanın her an başlayabileceğini söylüyorlar. Günde beş vakit O’nun huzuruna çıkıp “İhdinas sırâtel mustakîm” diyoruz. Allah Teala’ya iman etmiş bir mümin, sürekli “Allah’ım beni affet.”diyor. Demek ki imanın insanın elinden her an kayma ihtimali var. Zira insanda Allah Teala’ya asi, Allah Teala’nın düşmanı ve çok büyük güçte olan bir nefs hadisesi mevcuttur. İnsanın ruh ve kalbini her an istila edebilecek ve insaniyet dediğimiz güzel hasletlerin gidip -neuzibillah- nefse ait olan hasletlerin her an kalbe yerleşme ihtimali olduğu için Allah Teala’ya böyle bir niyazda bulunuyoruz.

Hz. Ali’nin (r.a) ifadesiyle bir insan abdest alırken kimin karşısına çıktığını düşünürse, bu alemin sultanı Rabbül Alemin’in karşısına çıkma düşüncesiyle Allah Teala’nın huzuruna çıkarsa elbette namazı ve Allah Teala’dan istediği şeyler makbul olur. Eğer ki içine garezini, dünyaya ait düşüncelerini, kin ve nefretini, enaniyet ve bencilliğini katmazsa o ibadetten fayda görür. Bunun için insanın namazdan, ibadetten, sohbetten istifade edebilmesi için garezini, dünyaya ait olan düşüncelerini adeta onun bir libası gibi kapının arkasında bırakması gerekir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Sizi bekleyen dehşetin ne kadar büyük olduğunu bilmiyorsunuz. Süreniz bittiği zaman geri dönüş fırsatı hiçbirinize verilmeyecek, mevcut sürenizi çok iyi değerlendiriniz.” diyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cenab-ı Allah tarafından Allah Teala’nın insanlardan istediği bir numuneydi. İnsanlar O’nun sünnetine, hal ve hareketlerine bakıp kendilerine onu örnek alsınlar diye gönderilmiş bir numunedir. İnsan Peygamber Aleyhisselâm’ın ve Sadat-ı Kiram’ın hal ve hareketlerini örnek alarak onların yoluna ulaşır ama tam tersi durumda insan neuzibillah Sadat-ı Kiram’ın yolunda değil de geçmişten bugüne kadar itaat ettiği enaniyetine, akıl ve mantığına iman ederse o zaman insan delalete düşer ve Allah Teala’ya ulaşma şansı çok azalır.

Seyda Molla Muhyeddin’in (k.s) ifadesiyle “Mu'temeddin alimlerinin hepsi Allah Teala’ya ulaşmak için tasavvuf ilmiyle buluşmuştur.” Dolayısıyla insan inşallah Sadat Kiram’ın sohbetine müdavim olursa, hizmetlerine müdavim olursa ilerler. Ama tam tersi olursa nefs onu kendi lehine müdavim eder, nefse bağlı hale gelir. Allah Teala’ya asi ve düşman olan bir taraf seçmiş olur ve neuzibillah bu tarafı seçmekle o da asilerden sayılır. Asilere verilen cezalarla ahirette cezalandırılır.

Sadat-ı Kiram Allah Teala’nın dostudur. Dostluk yolunu seçmek gerekir. Allah Teala’nın dostluğunu kazanmanın yolu dostuna dost olmaktan geçer. Peygamber Aleyhisselâm’a dost olan Allah Teala’ya dost olur. Ayet-i kerimede Allah Teala “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh.” “Eğer bana dost olmak istiyorsanız dostum olan Peygambere dost olacaksınız. Eğer onun dostluğunu kazanırsanız benim dostluğumu da kazanırsınız. Peygamberler, Alimu Rabbaniler benim varisimdir, benim vekilimdir.”diyor. İnsanı Peygamber Aleyhisselâm’a ulaştıran Sadat-ı Kiramdır. Dolayısıyla Allah Teala’ya ulaşabilmek için ilk dostluk kapısı Sadat-ı Kiram’ın kapılarıdır. İnsan o kapıları açarsa Peygamber Aleyhisselâm’ın dostluğunu kazanır, o kapıdan da Allah Teala’ya ulaşır.

İnsan bilmelidir ki; Allah Teala yarattığı mahlukatlar içerisinde diğer mahlukatların hiçbirine vermediği fırsatları sadece insana vermiştir. Bunlardan biri olan “Allah’a dost olma fırsatı” meleklere bile verilmemiştir. Allah Teala bu fırsatı sadece insana vermiştir. İnsan bu fırsatın kıymetini bilmeyip elinin tersiyle iterse Allah Teala insanı en yüksek mertebeden en aşağı konuma düşürür. İnsan o makam için çalışırsa Allah Teala’nın yarattığı bütün mahlukat insanın hizmetkarı olur, insanın abdı olur, insana hizmet etmek için adeta yarışır. Fakat insan makamını bilmezse dünyanın, nefsin, şeytanın arkasından giderse Allah Teala bu kez ceza olarak insanı kendisine hizmet etsin diye yaratılan varlıklara abd kılar. Dünya kaçar, insan ona kul olarak arkasından koşar. bu yüzden insanın Allah Teala’nın ona layık gördüğü dostluk makamını gaflet içinde elinin tersiyle itmemesi icab eder. Lakin bu makam öyle birdenbire kazanılmış bir makam değildir. Hiçbir mahlukat buna itiraz etmiyor, melekler bile… Ve Allah Teala dostluk makamını sadece insana veriyor.

Hz. Ali’ye (r.a) münkir insanlar: “Ya imam, ahiretten bahsediyorsunuz, ebedi cennet, ebedi cehennem diyorsunuz ama diğer taraftan buraya gelen var mı? Hiç kimse yok. Siz nasıl kendinize bu kadar güvenerek emin konuşuyorsunuz?” diyorlar. Hz. Ali cevap veriyor: “Sizler ebedi cennet ve cehennemin olduğunu inkar ediyorsunuz, ben ise var olduğunu iddia ediyorum. Eğer yarın bunca peygamberin keramet ve mucizelere dayanarak söylediği gibi ahiret varsa, siz buna inanmamakla neyi kaybettiğinizin farkında mısınız? Dünya yurdundan sonra cennet ve cehennem dışında başka bir yurt yok, ortası yok, insan ya cennete ya da cehenneme girecek. Eğer sizin dediğiniz gibi ebedi cennet ve cehennem yoksa inanmamakla neyi kaybettiğinizin farkına varın.” Münkirler diyorlar ki: “Bu dediğinize inanırsak belli bir disiplin içinde yaşamak gerekiyor ve bu disiplin bir kayıptır.” Hz. Ali şöyle diyor: “Bu disiplin dünyadaki hayatın lezzeti için bile gereklidir.”

Nefs insana asidir, eğer insan nefsini serbest bırakırsa, nefs sürekli insanı tehlikeye atar, insan sürekli feryad eder. Bu nedenle insan için nefs terbiyesi gereklidir. Sadece meseleye dünyevi açından bakılsa bile dünyanın saadeti açısından bu gerekli olacaktır. Mesela çocuklarınızın İslami ve tasavvufi bir eğitimle eğitilmesi çok gerekli bir mevzudur. Bu şekilde eğitilmeyen çocuk, anne babası yaşlandıktan sonra onları sokağa atabiliyor, fakat İslam ve tasavvufla terbiye edilmiş çocuk anne babaya “of” demenin bile günah olduğunu biliyor.

Aşk ve muhabbet bütün duygularımızı zaten itiraf ediyor. Dünya bizi tatmin etmez, bu tatmin sadece ebedi hayattadır. İnsan anne baba ya da yakınlarından birini kaybettikten sonra ahiret gibi bir yerin olmadığını varsayarsa dünyası başına yıkılır. İnsan inandığı zaman kaybedeceği hiçbir şey yok, tam aksine kazancı çok. Fakat insan inanmadığı taktirde çok büyük bir zarar görür, onun için hem bu dünya hem ahiret dönülmez bir hüsrandır.

Ticarette risk alınabilir yüzde doksan risk olsa bile o riski almaya değer bulur alırsın ve en kötü ihtimal kaybedersin. Ama ahiret meselesinde milyonda bir risk olsa bile o risk alınmaz. Ahiretten geri dönüş hiçbir şekilde yok. Tek bir fırsatımız var: artık nefsimize “Ey nefs, bugüne kadar senin abdın oldum, sana hizmetkar oldum, artık yeter. Ben Allah’ın abdıyım, ben bana bu dostluğu teklif eden, bana rahmet ve müşfik olan zata yöneliyorum.” demek lazım. Bunu demezsek yetmiş yaşına da gelsek nefs bizi kandırır. Bir an önce nefsimizden kurtulmalıyız.

Hazret’in (k.s) ifadesiyle “Tasavvuftaki sohbet, hizmet, rabıta, evrad-u ezkarın her biri sizleri ihlas, muhabbet ve teslimiyet sarayına götüren bir kapıdır.” Ashab-ı Kiram’ın bile cennetle müjdelenmelerine rağmen ahiret korkuları vardı. Hz. Ali “Keşke annem beni doğurmasaydı.”, Hz. Ömer “Keşke Ömer bir ot olsaydı da Allah Teala’nın huzuruna çıkmasaydı.” demiştir. Onların dahi ahiret kaygıları vardı.

Bir gün evde otururken pencereden içeri bir kuş girdi. Seyda Fadlullah Hazretleri bana kuşu pencereden dışarı bırakmamı söyledi, ben de bıraktım. Meğer kuş yavru olduğundan uçamıyormuş, benim kuşu bırakmamla kuş yere düştü ve kedi kuşu yedi. Bu hadiseden sonra Seyda yedi gün boyunca akşamdan sabaha kadar gözyaşı döküp Allah Teala’dan mağfiret diledi. Ama bunu kimse bilmiyordu. Bir gün anneme “Seyda (k.s) hasta mı? Nesi var, neden böyle? diye sordum: Annem, Seyda’nın (k.s) günlerdir “Allah Teâlâ’nın bana bunun hesabını sormasından korkuyorum, Allah bana sende nasıl vicdan var diye sorarsa ne derim…”diyerek gözyaşı döktüğünü söyledi. Halbuki biz onun yavru olduğunu bilmiyorduk, uçsun diye serbest bırakmıştık. Bütün bunlara rağmen Seyda (k.s) kahroldu. Allah Teala’ya ulaşmanın yolu Peygamber Aleyhisselâm’ın yoludur, Sadat-ı Kiram’ın yoludur. İnşallah büyükler hizmetlerimizi ve muhabbetimizi kabul eder. Çünkü bu insanın en büyük sermayesidir.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "