İLAHİ ENTE MAKSUDİ VE RIZAİKE MADLUBİ

 

İLAHİ ENTE MAKSUDİ VE RIZAİKE MADLUBİ

Âlemlerin tek sahibi, Mevlamız, yaradanımız, kadiri mutlak, şanı yüce Rabbimiz Allahu Teâla insanı halk ettiği vakit ona aynı zamanda bir büyük cevher vermiştir.

“Yerlere göklere sığmadım mü’min kulumun kalbine sığdım.” buyurarak bu cevheri işaret etmiştir. Elbet Allahu Teâla’nın tecelligahı olan kalp temiz ve nurludur. Yüce kitabı Kuranı Kerim ile habibi ve rasulü Muhammed Mustafa (s.a.v)’yı bizlere rehber ederek o kalbi nasıl temiz ve nurlu tutacağımızı öğretmiştir.

Allah’ı bilen, Allah’a yaklaşan, Allah için amel eden, Allah’a doğru say eden ve nihayet Allah katında olanları keşfeden kalptir. Diğer uzuvlar kalbe tabi ve onun hizmetçileridir.

İnsan nefis, ruh ve kalp üçgeninden oluşur. Hak’ı bilmeyen nefs ve şeytan ki o insanın damarların da dahi dolaşır, birlik olup kalbi kirletmeye ve nurunu söndürmeye çalışırlar.

Enes bin Malik’ten rivayet edildiğine göre Rasülullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bir müslüman kişinin kalbi şu üç meziyete sahip olduğu müddetçe hıyanet, kin ve husumet beslemez. Bu meziyetler: Ameli tam bir ihlas ile Allah için yapmak, Müslümanların başındaki insanlar için hayır dilemek ve Müslümanların cemaatinden ayrılmamaktır.” (İbni Mace)

Kalbin hususiyetini anlatan bir örnek ise Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerindendir. Kâbe’ye sırtını dönüp kendisine bakan kimseyi görünce kalbine vesvese gelen bu büyük veli şöyle uyarılmıştır:

“Evladım, Allah katında mü’mine gösterilen saygı, Beytullah’a gösterilen hürmetten daha üstündür. Mü’minin kalbi ve Allah katındaki değeri Kâbe’nin taşından daha yücedir.”

Bilinmelidir ki, insan kendinde var olan kalp cevherinin farkına varıp, bu cevheri gerçek bir ustaya (mürşid-i kâmil) işletirse, bu dünya ve ahiret saadeti ve zenginliğidir. Allahu Teâla’nın tecelligahı olabilecek bir kalp sadece O’nu diler ve bir tek O’nun rızasını ister. “İlahi ente maksudi ve rızaike madlubi”zikri bu durumu ifade eder.

İlahi ente maksudi:Allah’ım maksadım sensin.

Ve rızaike madlubi:Ve amacım senin rızanı kazanmaktır.

Kalbin iki düşmanı olan nefs ve şeytan, kalbi sürekli dünyevi işler ve vesveselerle meşgül edip Allahu Teâla’nın zikrinden ve fikrinden alıkoyar. Bu durum yaradılış gayemize ters düşer. Çünkü Allahu Teâla Zariyat süresi 56.ayet-i kerimede;

“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.”buyurmuştur. Ayrıca “Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam an. Gafillerden olma.” emriyle biz  muhatabız.(Araf suresi,ayet:205)

İşte kalbin dünyalık sevgiler ve vesveselerden arınması ve bir tek Rıza-i İlahi’ye kilitlenmesi için bazı usuller vardır. Bu usuller ise iki cihanın sultanı, tüm yaratılmışın efendisi Muhammed Mustafa(s.a.v)’de gizlidir. İlmi ledün ile bilmekte ve bu ilmi kendinden sonra ehli imandan seçtiği güzide zatlara bahşetmiştir. Bu kıymeti ancak büyükler tarafından anlaşılan usuller, rabıta ve zikirdir.

Rabıta, kalbi uyandırmak, onu zikre geçirmek, şeytanın hücumlarından korumak için yapılır. Rabıta ile kalbe atılan vesvese okları engellenir ve havatır denilen dünyevi düşünceler temizlenir.

Rabıta da hedef, mürşid-i kâmil ile beraber olup kalbi beklemektir. Kalbe girmek isteyen düşmanlara karşı mürşid siper edinilir, onun desteği ile tehlikeden korunulur ve mürşid vesilesiyle çekilecek sevgi ve feyz ile kalp kuvvetlenir ve Allah yolunda ayakta durulabilir.

Bir diğer usul ise zikirdir.

Bütün ibadetlerin özünde Allahu Teala’nın zikri vardır. Rasülullah (s.a.v) efendimiz :

“Size amellerin en hayırlısını, Rabbiniz katında en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini, altın ve gümüş infak etmenizden, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya onlarla savaşırken şehit düşmenizden daha hayırlı olanı haber vereyim mi?Bu amel Allahu Teala’yı zikretmektir.” buyurmuştur.

Hangi zikrin daha faziletli olduğu sorulursa, kalbin en fazla uyanık olduğu ve ihlasla yüce Rabbini andığı zikir en faziletlisidir. Elbette Allahu Teala’nın adının geçtiği her ibadet zikirdir. Namaz kılmak, Kur’anı Kerim okumak, sohbet meclislerinden bulunmak, tesbih çekmek gibi ibadetlerin her biri zikir çeşitleridir. Hatta efendimizin bir hadisi şeriflerinde şöyle buyrulmaktadır: “Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında koşmak, şeytan taşlamak ancak Allah’ı zikretmek için emredildi.”(Tirmizi)

Fakat öyle bir zikir çeşidi vardır ki arifler bu zikre “zikri sultani” derler. Bu zikir Allahu Teâla’nın Ali İmran süresi 161.ayeti kerimede “Onlar ayakta, otururken ve yanları üzeri yatarken devamlı Allah’ı zikrederler” buyurduğu üzere devamlı suretle olan zikirdir.

Nakşibendi büyükleri Allah Rasülu (s.a.v) efendimizin Hz. Ebu Bekir Sıdık (r.a)’a öğrettiği üzere dilin damağa yapıştırılmasıyla yapılan yani gizli çekilen kalbi zikir çeşidini esas almışlardır. Vird denilen sayısı belli Lafza-i Celal (ALLAH) zikri günlük ibadet edinilmiştir. Bu zikir de asıl maksat; Allahu Teâla dışında ki her şeyi kalpten atmaktır. İşte Meşayıh-ı kiram kalbe gelen havatırı kovmak için “İlahi, ente maksudi ve rızaike madlubi” diyerek, kalplerini Allahu Teâla’ya ve O’nun rızasına kilitlenmişlerdir. Adeta kalplerine bu sözlerle format atmışlardır.(Seyda Molla Alameddin)

Zikir sırasında kalbin uyanık olması esastır. Bu uyanıklık Allahu Teala dışında her şeyi kalpten çıkarmak manasındadır. Baz-ı keşt denilen Nakşibendi düsturunun anlamı bu manadandır. Zikirde insanın ihtiyari dışında hatıra gelen iyi ya da kötü her fikri nefyetmek, kovmak demektir.

Zikir sırasında kalbin “İlahi Ente Maksudi ve Rızaike Madlubi” sırrına mashar olması şarttır. Zikrederken en azından bu kelamı mülahaza etmelidir. Böylece zikrederken kalbine evham ve havatırın girmesinden kurtulur. Bu düşünce zikri kuvvetlendirir, kalp üzerindeki tesirini arttırır. Kendisine ihlas ihsan olunur, muhabbeti ziyadeleşir ve zikirde huzur meydana gelir. Zira kalpte başka alakalara yer kalmadıkça zikir halis olmaz.

Başlangıçta bu ihlasa erişilemese de yine bu zikri bırakmamak ve bu his elde edilinceye kadar zikre devam edilmelidir.

Mevlana Aliyuddin diyor ki:

Başlangıçta zikir emrini aldığım zaman “Allahım benim maksudum sensin ve matlubum senin rızandır” fikrini benimseyemedim, böyle bir iddiadan utandım, zira bu iddiada sadık değildim. Yalan söylemiş olacaktım. Durumu üstadıma açıkladım. Şöyle dediler:

“İnsan bu sözde sadık olmasa bile yalanını hakikat haline getirinceye kadar onda sabit olmalıdır. O söze devam etmelidirler.”

Tam doğruluk ve ihlas işte bu yalanı bile gerçeğe çevirmeye bakan bu sebat ve ısrardadır. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır.

KAYNAKLAR

Kaynaklarıyla Tasavvuf (Dilaver Selvi)

Şahı Nakşibend (k.s) hayatı (Ekrem Sarıoğlu)

İhya-i Ulumiddin (İmam Gazali)

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "