İtikadi Mezhepler

 

İTİKADİ MEZHEPLER

İtikadi mezhepler ikiye ayrılır. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid’at.

Ehl-i Sünnet

Ehl-i sünnet Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Ashabı (r.a)’nın gittiği yoldan gidenlerdir.
Avf  İbn-i Malik (r.a)‘dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bunlardan biri cennette, yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır, bunlardan yetmiş bir fırka ateşte, biri cennettedir.
Muhammed (s.a.v)’ın canı (kudret) elinde bulunan (Allah-u Teâlâ (c.c) ‘ya) yemin ederim ki, elbette benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette, yetmiş iki fırka ateştedir”
Bunun üzerine “Ya Rasulullah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye sorulduğunda, Rasulullah (s.a.v) “Ehl-i Sünnet ve’l cemaat“ diye cevap verdi.


Ehl-i sünnet üç kısma ayrılır:
 
1. Selefiye
2. Mâtûriddiye
3. Eş’ariyye
 

1.     Selefiyye

Akaid ve meselelerinde, manada (Kur’an-ı Kerim, Hadis)  varid olan hususları müteşabih olanları da dâhil olmak üzere olduğu gibi kabul edip teşbih ve tevile (yoruma) başvurmayan Ehl-i Sünnet hassaya Selefiye denmiştir. Tabiin, mezhep imamları, önde gelen fakihler ve muhaddisler Selefiye içinde yer alırlar.
 
Hicri 4. yüzyılda Eş’ari ve Maturidi kuruluncaya kadar yaşamış olan bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Selefiye görüşünü paylaşmışlardır.

2.  Maturidiyye

İslam Akaidinde İmam Mansur Muhammed b.Muhammed b.Mahmut el Maturidiyye nispet edilen, O’nun kaideli mezhebine mensup olanların meydana getirdiği topluluğa Maturidiyye denilir.
Ehl-i Sünnet kelam metodunun daha ziyade doğru ve ilmi bir şekilde başlatan, akla ve nakle de layık oldukları değeri vererek bu iki asla bağlı kalan ve bu şekilde İslam Akaidini açıklayan İmam Maturidi olmuştur.
İmamü’l Hûda, Alemü’l Hûda ve El Mütekellim lakaplarıyla da anılan İmam-ı Maturidi iki çeşit haber olduğunu söyler.

Mütevatir haber: Bunun doğru olduğunu tespit etmek için konuyu araştırıp tetkik etmek lazımdır.
 
Peygamber (s.a.v)’ın haberleri: Yanlarında doğruluklarını ayetler (mucizeler) bulunduğu için, onların verdikleri haberlerden daha doğru bir haber yoktur. Çünkü doğruluklarının açıklığı ve şekilciliği bakımından kalbin ısınıp yatışacağı sözler peygamberlerin sözleridir.
 
İmam Maturidi’nin elinde hocalarından okuyup, rivayet ettiği İmam-ı Âzam’ın risaleleri, Akaidden İlm-i kelama dönüştü. Bu risaleler inanılması lazım gelen Ehl-i Sünnet Akaidesini açıklayan bilgilerdi. Maturidi bunlarda beyan edilen Akaid’i başka nakli delillerle takviye etti ve akli kesin delillerle destekledi. Akaid’in teferruatını burhanlarla kesinleştirip kuvvetlendirdi. O Mâverâünnehr ülkelerinin ve İslam bölgelerinde Ebu Hanife ekolünün kelamcısı Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’in reisi oldu. Bu sebeple Hanefi mezhebi Akaid de, Maturidiyye’ye nisbet edilir. Böylece az bir kısım hariç, Hanefi mezhebine bağlı kelamcılara Maturidiyye denildi. Ebu Hanife (r.a)’ın ismi ancak Hanefi fıkıhçılarına nisbet edilmekle yetinildi. Birçok kelamcı ve araştırmacılar İmam Azam Ebu Hanife (r.a)’nin Maturidi mezhebinin kurucusu olduğunu, İmam-ı Maturidi(ra)’nin ise onu yaydığını, Akaid esaslarını akli ve nakli delillerle destekleyip açıkladığını ifade ederler. 

3. Eş’ariyye

Ebu’l Hasen el Eş’ari (r.a)’ın öncülüğünü yaptığı kelam metodunu benimseyen iki ekolden biri.
    Maturidi ve Eş’ari; Ehl-i Sünnetin genel ismi olarak anlaşılmaktadır.Zira o yıllarda Akaid’in önemli meselelerinden birini teşkil eden Allah (c.c)’ın sıfatları meselesinde iki zıt görüş ileri sürülüyordu. Bunlar sıfatları kabul eden Selefiyye ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattık görüşüydü. Eş’ari Selefiyye’ye geçtikten ve Eş’ari ekolünü temsilcisi olduktan sonra sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnete Eş’ariyye denilmiştir. Eş’ariyye, Ehl-i Bidate mukabil olarak kullanıldığı takdirde Maturidiye’yi de içine almaktadır.
 
Ehl-i Sünnet mezheplerinin aralarında çok büyük görüş ayrılıkları yoktur. Fakat ikinci derecede bulunan bazı meselelerde ayrılıklar vardır.

Ehl-i Bid’at

Asr-ı  Saâdetten sonra ortaya çıkan, şer’i bir delile dayanmayan bazı inanç ve davranışları benimseyen gruplardır.
 Sünni âlimlere göre; Allah-u Teala (c.c)’yı bir şeye benzetme veya Allah-u Teala’yı cismi olarak kabul etmek gibi aşırı görüşlere sapmayan Selef alimleri ile Maturidiyye ve Eş’ariyye dışında kalan fırkaların tamamı Ehl-i Bid’attır.

Ehl-i Bid’at’ı EhI-i Sünnet’ten ayıran temel özellikler nelerdir?
 

   1-Nasların (ayet ve hadislerin) ruhuna ve İslam’ın temel yönelişlerine vakıf olmamak. Nitekim Mutezile’nin, mürtekib-i kebire (büyük günah işleyen bir kimse) yi ne mümin ne de kâfir saymaları bu kabildendir. Hâlbuki birçok ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde hiç bir günahın insanı dinden çıkartmayacağı açıkça belirtilmiştir.
 
   2- Yabancı kültürlerin etkisi altında kalıp ayet ve hadisleri uzak yorumlarla te’vil etmek. Bazı ehli bidat fırkaların görüşüne göre, “0 gün bir takım yüzler aydındır. Rabbisine bakıcıdır.” (Kıyamet Suresi: 22-23) Ayet-i kerimelerini: “Rablerinin emrini bekleyicidirler.” diye te’vil etmeleri son derece yanlıştır ve uzak bir yorumdur.
 
  3- Kur-an’ın kendisine has üslûp ve Arap dilinin ifade özelliklerine bakmaksızın bazı ayetlerin ve hadislerin zahirine takılıp kalmak. Yine aynı fırkanın:“Gözler O’nu idrak edemez.” (En’am suresi:103 den) Ayet-i kerimesini: “Gözler Allah-u Teâlâ’yı göremez’ diye tefsir etmeleri, Arap dilinin özelliklerini göz ardı etmelerindendir. Zira idrak, anlamak ve kavramak manalarına gelmektedir ki, burada, Allah-u Teala’nın öz zatının kimse tarafından idrak edilemeyeceği, tam manasıyla anlaşılamayacağı, gören göz tarafından kuşatılamayacağı açıklanmak istenmiştir.Yoksa şekilsiz, örneksiz ve idraksiz bir görme reddedilmemiştir.Aksine bir çok ayet ve hadislerde bu husus ispat edilmiştir.
 
    4- Ayet ve hadislerin yorumlanmasında peşin ve indî görüşleri, ayet ve hadislerin murat (kastedilen) manalarına hâkim kılmak. Bazı görüşlere göre:“Rahman arşın üzerine istiva etti.” (Taha Suresi: 5) Ayet-i celilesine: “Rahman arşın üzerine oturdu.” diye mana vermeleri ve birçok hadis-i şeriflerde: “Allah-u Teâlâ’nın nuzûlü” ile ilgili geçen ifadeleri, bildiğimiz manada inmekle tefsir etmeleri, ayet ve hadislerden kastedilen manaları anlamamazlıktan gelmektir. Zira burada anlatılmak istenen, Allah-u Teâlâ’nın, zatına layık bir istiva ile arşa hükmetmesidir. Oturmak, kalkmak, inmek, çıkmak gibi işler ise sonradan yaratılanlara mahsus olduğundan: “O’nun (Allah-u Teâlâ’nın) benzeri hiç bir şey yoktur.”(Şura Suresi:11) ayet-i kerimesiyle Allah-u Teâlâ’dan uzak tutulmuştur. 
 
Yine böylece zamanımızda bulunan bazı kimselerin, Mehdi ve Deccal ile ilgili hadis-i şerifleri kendi görüşlerine göre yorumlamaları, gerçek Mehdi ile hiç alakası olmayan kimseleri Mehdi ilan edip, hakiki Deccal’dan çok uzak olanları Deccallıkla vasıflamaları, Ehl-i Sünnetin görüşlerine hiç uymamaktadır. Evet! Hazreti Mehdi’den evvel onun öncüsü olmak üzere bir takım Mehdi denebilecek âlimler, Deccal’dan önce de onun hazırlıkçısı olan Deccalların çıkacağı hadis-i şeriflerde zikredilmiştir.
Fakat gerçek Mehdi’nin kıyamete yakın çıkacağı, hakiki Deccal ile savaşacağı ve İsa (a.s)’ ın ona yardım etmek üzere gökten ineceği hakkında, inkarı insanı kafir edecek derecede kati ve mütevatir hadis-i şerifler bulunmaktadır.
 
Ehli bidat’ in iddiasına göre ise Mehdi de Deccal da gelmiş geçmiş, fakat ne İsa (a.s) inmiş, ne de kıyamet kopmuştur.
 
    5-İslam’ın ilk neslini oluşturan ve onu her yönüyle sonraki nesillere aktaran Ashab-ı Kiram (r.a)’ a karşı iyi niyetli olmamak. Onların, özellikle dini ilgilendiren rivayet, anlayış ve uygulamalarına değer vermeyip, kendi indî yorumlarını onların üstünde tutmak.
 
Nitekim Şia fırkasının Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a) hazaratını sevmemeleri, Hz. Muaviye (r.a) ve onunla birlikte bulunan on bin sahabiyi kâfir saymaları ve onların dini hükümlerle ilgili rivayetlerini reddetmeleri bu maddenin en güzel örneğidir. Yine aynı fırkanın, çıplak ayağa mesh etmeyi ve Müt’a nikâhını kabul etmeleri, Sahabenin nakil ve tatbiklerine itibar etmeyip kendi yorumların onlara tercih ettiklerinin göstergesidir.
 
    6 -Peygamber Efendimiz (s.a.v) in Kavli, Fiili ve Takriri sünnetine karşı menfi (olumsuz) bir tavır takınmak. Nitekim bazı kimselerin Resulullah (s.a.v) in emrettiği ve tatbik ettiği sakal ve sarık gibi önemli sünnetleri kabul etmedikleri ve daha nice sünnetleri hafife alıp reddettikleri görülmektedir.
 
    7-Kur’an ve İslam’ın temel prensipleriyle bağdaştığı halde kendi görüşleriyle bağdaştıramadıkları bazı hadis-i şerifleri mütevatir olmadıkları gerekçesiyle reddetmek.
 
Nitekim Şia mezhebi Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer (r.a) ‘ın fazileti hakkındaki bir çok hadis-i şerifleri inkar etmektedirler.
 
    8- Kendi mezhep anlayışlarım desteklemek amacıyla hadis uydurmak veya bu tür hadisleri rivayet etmek.
 
Mesela Şia mezhebi, halifeliğin Hz.  Ebubekir (r.a) dan evvel Hz. Ali’ye (r.a) ait olduğu hususunda bir çok hadis uydurmuşlardır.
 
Nitekim Aliyyül-Kâri (Rahimehullah), Şia’nın Ehl-i Beytin fazileti hakkında üç yüz bin hadis uydurduklarını nakletmiştir.
 
     9-Ashab-ı Kiram’dan itibaren oluşan Cumhûr-u Müslimin’in (çoğunluğun) din anlayışından kopup ayrılmak, azınlık halet-i ruhiyesi içerisinde karşı grupları küfür (kâfirlik)’ le itham etmek (suçlamak).

Nitekim günümüzdeki Vahhabi fırkası, Matüridi ve Eş’ari gibi Ehl-i Sünnet’in temsilcilerini ve mensuplarını kafir sayarak bu vartaya (uçuruma) düşmüşlerdir.
 
    10-Dinin temel hükümlerini, ayet ve hadislerin ruhundan ve Cumhur Ulemanın görüşlerinden kopararak, sürekli tartışmaya açık tutmak.
 
     Şimdi bir takım görüşler türemiş, Vakfe’nin arefe günü olması gerektiği ile ilgili sağlam hadis-i şerifler ve Cumhur’un ittifakı varken Vakfe’nin hac aylarının herhangi bir gününde yapılabileceğini söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.

© 2017 Nurşin.com"Site içerisindeki Tüm Yazı Resim ve Medyaların Telif Hakları nurşin.com 'a aittir , izinsiz kopyalanamaz , çoğaltılamaz. "