Bir Müslümanın Ehlisünnet ve'l cemaat Mezhebinden Olabilmesi İçin İnanması Gereken Konular

hicret onadirKONU 1: İyi ve fasık her Müslümanın arkasında namaz kılmanın caiz (geçerli) olduğuna inanmak

Fasık yani günahkâr olan bir insan, cemaate imam olarak kabul edilip o kişinin arkasında namaz kılınabilir. Çünkü kâfir değildir. O kişi günahkârdır, diye cemaati terk etmek inancımızda yoktur.

Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İyi ve kötü herkesin arkasında namaz kılınız.” buyurmuşlardır. Ayrıca ümmetin âlimleri kendilerinin tehdit ettikleri, uyardıkları ya da günahkâr olduklarını bildikleri kişilerin arkasında namaz kılmışlardır.

Mesela Hz. Ömer’in (r.a.) oğlu  İbn-i Ömer ve İbn-i Malik (r.a.) o zamanlarda yaşayan Haccac-ı Zalimin  denilen, çok günahkâr olarak bilinen bir adamın arkasında namaz kılmışlardır. Demek ki günahkâr olarak bildiğimiz insanların arkasında namaz kılabiliyoruz; fakat bazı âlimler bazı kişilerin arkasında namaz kılmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Kör olan insanın ( Kör okumasını bilmeyebilir ya da kör olduğundan dolayı bazı yanlış şeyler yapabilir. ), kölenin, bedevinin (cahil olan  demektir), bidatçinin arkasında namaz kılmak bu âlimlerin işaret ettikleri mekruhlardandır; fakat bu kişilerin arkasında namaz kılmak caizdir; kılınması yasaklanmamıştır.

KONU 2: Kıble ehlini işlediği günahı helal saymadıkça küfre nispet etmemek

Kıble ehli dediğimiz kişiler; Kâbe’ye inanan, oraya yönelmiş kişilerdir. Günahkârdırlar; fakat kıble ehlidirler. Bu insanlar yapmış oldukları günahları günah olarak bilirler; mesela adam içki içiyordur ama içki helaldir, demiyordur. Böyle demediği için bu adama kâfir demek yasaklanmıştır. İnsan çok zina yapabilir, kumar oynayabilir, büyük günahları işleyebilir; fakat biz bu insanlara kendileri bunlara helal demedikleri müddetçe hiçbir zaman kâfir diyemeyiz.

KONU 3: İster iyi olsun ister kötü olsun ima üzere ölen her insanın cenaze namazının kılınacağına inanmak

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte “Her Müslüman ölünün üzerine cenaze namazı kılınız.” buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifteki ölüden maksat Müslüman bir kişinin ölüsüdür. Bu kişi ne şekilde ölürse ölsün cenaze namazı kılınabilir.

KONU 4: Kur’an-ı Kerim’in mahluk (yaratılmış) olmadığına inanmak

Kur’an-ı Kerim Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Cebrail (a.s.) vasıtasıyla geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)  vasıtasıyla nakledilen kutsi bir kitaptır. Allahu Teâlâ tarafından gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’inCebrail (a.s.)  vasıtasıyla gelmesi iki surette oluyor.

1. Cebrail (a.s.) insan suretiyle gelerek Allah kelamı olan Ku’ran-ı Kerim’i Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) talim ederdi.

2. Peygamber Efendimiz (s.a.v) beşeriyetten melekler âlemine yükselerek Allahu Teâlâ’nın vahyine mazhar olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in lafızlarını telakki eder, yani vasıtasız olarak bizzat Allahu Teâlâ’dan alırdı. Bunun için   Kur’an-ı Kerim yalnızca manasıyla değil lafzı ile de Peygamber Efendimiz’in kalbine indirilmiştir, denir.

Kur’an-ı Kerim’e Vahy-i Metluv ( namazda kıraat olarak okunan vahiy ) deniliyor. Kur’an-ı Kerim’i okuduğumuz şekil vahiy olarak gelen şekille aynıdır. Hz Osman (r.a.) zamanla halkın Kur’an-ı Kerim’i farklı lehçelerle okuması üzerine Kureyş lehçesi üzerine toplatmıştır.

Kur’an-ı Kerim’in dört unsuru vardır:

1) Lafız olması

2) Arapça olması ( Yani Arapça dışında başka bir dilde yazımına Kur’an diyemiyoruz.)

Sahih rivayetlere göre her yıl ramazan ayında Hz. Peygamber (s.a.v) Cebrail’e (a.s)  Kuran-ı Kerim ‘in mevcut kısmını baştan sona okuyor, bu yol ile muhafaza hususu kontrol edilmiş oluyordu. Hz. Peygamber’imizin (s.a.v) vefat edeceği yıl Cebrail (a.s) kendisinden Kur’an-ı Kerim’i iki kere okumasını istemiş, O da Kuran’ı baştan sona iki kere okumuştur. Bu esnada başta Zeyd Bin Sabit (r.a) olmak üzere ashaptan bazıları da orada bulunuyordu. Resul-i Ekrem’in dünya hayatı son bulduğunda Kuran-ı Kerim hem tamamen yazılmış hem de birçok kişi tarafından ezberlenmişti ( Surelerin ve ayetlerin yeri bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından bildirilmiştir. ).

 Hz. Ebu Bekir (r.a); halife olduktan sonra yalancı peygamberle yapılan savaşlarda birçok hafız şehit düşünce Hz Ömer’in (r.a) teklifi üzerine Zeyd bin Sabit başkanlığında bir komisyon kurdu ve çeşitli ellerde bulunan Kur’an parçalarının bir araya getirilerek yeniden yapılmasını, bir kitap ( Mushaf ) hâlinde toplanmasını istedi. Birden fazla nüsha ve hafızın kontrolü altında bütün Kur’an tek bir kitap hâline getirildi ve halifeye teslim edildi. Yazımda Kureyş lehçesi esas alındı. İslam dünyasına yayılmış olan ashap ise Kur’an-ı çeşitli lehçelerde okuyorlardı. Bu durum bazı karışıklıklara sebebiyet verdiği için Hz. Osman’ın halifeliği zamanında yine Zeyd bin Sabit başkanlığındaki bir heyet ana nüshayı çoğalttı ve belli merkezlere birer nüsha gönderildi. Yazı ve lehçe bakımından bu nüshalara uymayan özel nüshalar ortadan kaldırıldı.

3) Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) indirilmiş olması

4)Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) tevatür yoluyla nakledilmiş olması: Tevatür; bütün sahabenin aynı şekilde hemfikir oldukları, hiç şüphe olmayan demektir. Kur’an-ı Kerim’in 1400 sene önce Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) inen hâliyle şimdiki hâli aynıdır. Bunda hiçbir şüphe yoktur.

Netice olarak Kur’an-ı Kerim manası itibariyle mucize olduğu gibi lafızları itibariyle de mucizedir. Kur’an-ı Kerim’in indirildiği zamanda edebiyat Arap toplumunda ileri düzeydeydi. Araplar dili çok güzel kullanan bir toplumdu. Allahu Teâlâ kutsal kitapları gönderirken o devirde hangi şey üstünse mucize olarak kitapları onunla göndermiştir. Kur’an-ı Kerim de edebiyatın en üst seviyede, dilin en iyi kullanıldığı, şiirlerin en güzel söylendiği zamanda, en güzel şekilde gönderilmiştir.

Kur’an-ı Kerim indirilince Kureyşliler toplanarak “Biz de bunun gibi güzel sözler söyleyelim.” dediler; fakat Kur’an-ı Kerim’in bir ayetine bile benzer bir şey söyleyemediler. (İsra Süresi, 88.ayet-i kerime)  

“Eğer bu insan sözü ise siz de böyle bir söz söyleyiniz. Bütün insanlar, cinler bir araya toplansalar, görülen ve görülmeyen bütün kuvvetler bir araya gelse ve birbirlerine yardım etseler yine, yine bu Kuran’ın en kısa bir süresine, bir satırına benzer bir şey yapamazlar.” ayet-i kerimesiyle Allahu Teâlâ insanlara meydan okumuştur.

Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere benzer şekilde söz söylemeye uğraşanlar çok olmuştur, fakat bugüne kadar bu mümkün olmamıştır, bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in bozulmadan kıyamete kadar kalmasını Allahu Teâlâ dilemiş olduğundan Kuran-ı Kerim’e bu özelliği vermiş ve Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) itibaren her asırda Müslümanlar içinde yüz binlerce insan bu mukaddes kitabı ezberlemişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’in mahluk, yani sonradan yaratılmış olduğu konusuna gelince… Bazıları Kur’an-ı Kerim için “Sonradan yaratılmış.”, bazıları da “Evveli olmayan bir kitaptır.” diyorlar. Bunu anlayabilmek için Allahu Teâlâ’nın “kelam” sıfatını bilmek lazımdır. “Kelam” sıfatı Allahu Teâlâ’nın evveli olmayan sıfatıdır. “Hadis” sonradan yaratılan, demektir. “Kadim” evveli yani öncesi olmayan, demektir.

Allahu Teâlâ’nın zatında olan “kelam” sıfatı ses ve harf cinsinden değildir. Kelam sıfatı Allahu Teâlâ’nın söyleme sıfatıdır, fakat Allahu Teâlâ bizim gibi konuşmaz. Biz konuşurken harflerle konuşuruz, bir harfi söyledikten sonra arkadan başka bir harfi söyleriz. Bu itibarla ses ve harf cinsinden olan kelam sonradan yaratılmıştır. Allahu Teâlâ bizim bilmediğimiz bir şekilde harfsiz ve kelimesiz konuşur.

Kur’an-ı Kerim ise harflerden oluşur; bundan yola çıkarak Kur’an-ı Kerim’e sonradan yaratılmış, deniyor. Müellif Ömer Nesefi:  “Allahu Teâlâ’nın kelamı olan Kur’an-ı Kerim mahluk değildir.” diyerek Kelam-ı Nefs-i yani ses ve harf cinsinden olmayan ve Allahu Teâlâ’nın zatıyla kaim olan mananın kadim (ezeli) olduğunu; hadis (sonradan yaratılmış) olmadığını söylemiştir. Netice olarak Allahu Teâlâ’nın kelamı olan Kur’an ses ve harf cinsinden olmayıp zatıyla kaim olan bir manadır ve ezelidir.

Ehl-i sünnet âlimleri “Kur’an gayri mahluktur.” derken; Allahu Teâlâ’nın zatıyla kaim olan mananın ki bu manaya da Kur’an denilmektedir, sonradan yaratılmamış olduğunu söylemektedirler. Yani ehl-i sünnet âlimleri: “Hem mahluktur hem gayri mahluktur.” diyorlar. Gayri mahluktur, derken yaratılmamıştır yani Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i ilmi ezelide zaten yaratmıştır. Mahluktur, derken de ses ve harflerle okuduğumuzdan dolayı buna işaret ediyorlar. Her ikisi de Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Ehl-isünnet olan insanların bu şekilde inanması gerekiyor. 

KONU 5: Peygamber Efendimiz’in  (s.a.v) miracının hak olduğuna inanmak

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)  Mescid-i Aksa’ya vardıktan sonra semaya, oradan da Allahu Teâlâ’nın katına çıkartılmıştır. Bununla ilgili birçok hadis-i şerif vardır. Hadisler mütevatir olmayıp meşhur hadislerdir. Ehl-i sünnet vel cemaatin görüşü: “Peygamberimiz’in (s.a.v.) miracı hem bedenen hem de ruhen gerçekleşmiştir.”. Bazıları sadece ruh olarak çıkarıldığına inanıyorlar, çünkü bedenin çok kısa bir süre içerisinde o kadar yüksek bir makama çıkabileceğine ihtimal veremiyorlar.

Bir gün ilim meclislerinden birinde padişahlardan biri vezirleri ve  âlimleri ile sohbet ederken padişah: “Allahu Teâlâ’nın huzuruna bir insan nasıl bu kadar kısa bir sürede çıkabilir?” diye bir soru sordu. Miraç hadisesinde Peygamberimiz (s.a.v.) Allahu Teâlâ ile görüşüp gelmiş ve o süre içerisinde yatağı soğumamış, bir ibrik devrilmiş, içindeki suyun hepsi boşalmamış, yarısı boşalacak kadar kısa bir sürede Allah’ın huzuruna çıkıp gelmiştir.

Padişah da bu nedenle Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) nasıl bu kadar kısa bir sürede Mescid-i Aksa‘ya gidip bütün peygamberlerle görüştüğünü, miraca çıkıp cennet ehlini, cehennem ehlini ve daha fazlasını gördüğünü merak ediyordu. Mecliste bulunan şeyhülislam da “Efendim bir leğen su getirsinler, ben size bunun nasıl olduğunu göstereyim.” dedi. Ortaya bir leğen su getirdiler ve vezir padişaha bu suyun içine başını sokmasını söyledi. Padişah suyun içine başını sokar sokmaz kendini denizin ortasında yüzerken gördü. Denizde uzun süre yüzdükten sonra bilmediği bir sahilde kıyıya çıktı. Etrafı dolaştı, uzakta bir köy gördü ve oraya gitti. Kasabaya varınca ben padişahım, dedi; ama hiç kimse ona inanmadı. Çünkü o memlekette kimse onu tanımıyordu. Ne yapacağını bilmez  bir hâlde  dolaşırken yaşlı bir adamın  yanına giderek “Ben ne iş yapabilirim? Padişah olduğuma hiç kimse inanmıyor. Ben geçimimi nasıl temin edeceğim?” diyor.Yaşlı adam da “Bizim burada adettir, birisi evlenirse hanımı ona bakar. Sen de hamama git, kapısında bekle, hamamdan çıkan kadınlara evlenmek istediğini söyle. Umulur ki birisi seninle evlenir.” dedi. Padişah da yaşlı adamın söylediği gibi gidip hamamın önüne oturuyor ve hamamdan çıkan kadınlara evlenmek istediğini söylüyor. O ana dek hamamdan çıkan kadınlardan hiçbirisi padişahın teklifini  kabul etmiyor. Hamamdan son olarak bir kadın çıkıyor, padişah bu kadına da evlenmek isteğini belirtiyor. Ve nihayet en son çıkan kadın padişahla evlenmeyi  kabul ediyor, padişahı evine götürüyor. Padişah yedi  sene bu hanımla evli kalıyor. Yedi sene sonunda hanımı: “Artık ben sana bakmaktan yoruldum. Sen de bir meslek edinsen de biraz da sen bana baksan…” diyor. Padişahın  hiçbir sanatı yok, elinden de bir iş gelmiyor. Sıkıntılı bir şekilde gezerken köye ilk geldiğinde görmüş olduğu adamın yanına giderek başından geçenleri tek tek anlatıyor. “Hanım çalışmamı  söyledi. Ben ne iş yapabilirim?” diye yaşlı adama soruyor. Adam da: “Senin ne iş yapabileceğini ben bilmiyorum.” deyince padişah çok üzülüyor, deniz kıyısına gidiyor, üstünü çıkarıp denize dalıyor, denize dalar dalmaz kafasını leğenden çıkartıyor. Hışımla şeyhülislamın üzerine yürüyor: “Sen beni ne hâle getirdin? Hiç bilmediğim yerlerde yedi sene çok zor şartlarda yaşadım. Bilmediğim insanlarla muhatap oldum. Tez başı vurulsun.” diyor.

Şeyhülislam da “Efendim nasıl olur? Siz başınızı suya sokalı daha bir dakika oldu, bakın askerleriniz de burada, onlara da sorun.” diyor. Askerler de şeyhülislamın sözünü onaylıyorlar. Padişah çok kızıyor, şeyhülislam da bunun üzerine “Efendim şu suya başımı bir de ben soksam, ne olduğunu görsem.” diyor. Şeyhülislam başını suya sokuyor, o anda başını vuruyorlar. Aradan zaman geçiyor, dört beş sene sonra padişaha bir mektup geliyor.

Padişah mektubu açıyor, mektupta “Efendim bir saniye başınızı suya daldırdığınızda size yedi senelik bir zamanı geçirten Rabbim, Resulullah’ı  (s.a.v.) o kadar kısa bir zamanda gökyüzüne yükseltemez mi?” diye yazıyor. Şaşılacak iş o ki şeyhülislam da kafasını suya soktuğunda başka bir yere gitmiş, oradan padişaha bu mektubu göndermiş. Buna zaman içerisinde zaman diyoruz. Allahu Teâlâ miraç hadisesinde Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) çok kısa bir zaman içerisinde çok şeyler göstermiştir.

İsra’yı yani Peygamber Efendimiz‘in (s.a.v.) Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya gitmesini inkâr eden kâfir olur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bununla ilgili ayet-i kerime vardır. İnsan bunu inkâr etmekle ayeti inkâr etmiş olur. İsra süresi 1. ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescidi Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren zatı tenzih ederim.( O Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.). Şüphesiz ki O ziyade işiten, hakkıyla görendir.” Böylelikle İsra’yı inkâr eden kâfir olur; fakat miracı inkâr eden günahkâr olur, kâfir olmaz.

 

 

KONU 6: Müminlerin cennette Allahu Teâlâ’yı göreceklerinin hak olduğuna inanmak

Müminler cennette Allahu  Teala’yı bir cihetten, bir mekandan ve bir şekilden münezzeh olarak göreceklerdir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizler şu ayı zahmetsizce gördüğünüz gibi Rabbinizi de muhakkak  öyle göreceksiniz.”

KONU 7: Cennet ve cehennemin hâli hazırda yaratılmış olduğuna inanmak

Cennet ve cehennem daha önceden yaratılmıştır ve şu anda vardır. Kur’an-ı  Kerim’de Ali İmran  Süresi 133. ayet-i kerimede “Cennet muttakiler (takva sahibi kimse) için hazırlanmıştır” buyrulmaktadır.

Yine aynı zamanda cehennem hakkında da  Bakara süresi 24. ayeti kerimede : “Cehennem kâfirler için hazırlandı.” buyrulmaktadır.

KONU 8: Sahabenin sadece hayırla anılacağına inanmak

Sahabe Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) arkadaşlarına verilen addır. Bu kimseler sadece hayırla anılmalıdır, çünkü sahabenin menkıbelerine ve kendilerine dil uzatılmasından kaçınılmasının vacip oluşuyla ilgili olarak sahih hadisler rivayet edilmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ashabıma sövmeyiniz, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın verse, onların  verdiği bir müd (denilen  ölçekle) hatta yarım müd sadakadan aldığı sevaba nail olamaz.” Yani onların yapmış olduğu  iyiliğe insan ne yaparsa yapsın ulaşamaz.

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v) başka bir hadis-i şerifte: “Ashabım hakkında Allahu Teâlâ’ dan korkun. Allahu Teâlâ’dan ashabım hakkında korkunuz da  onları benden sonra husumet oklarının hedefi hâline getirmeyiniz. Her  kim sahabeyi severse beni sevdiği için onları sevmiş olur. Her  kim onlara buğzederse bana buğzettiği için onlara buğzetmiş olur. Her kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. Her kim beni incitirse Allahu Teâlâ’yı incitmiş olur. Her kim Allahu Teâlâ’ya eza ederse Allahu Teâlâ onu (yaptığı ezaya karşı cezalandırmak ve azap etmek için) yakalayıverir.” Demek ki Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabesine  hiçbir şekilde dil uzatmayacağız, onların yapmış olduğu bir şeyi eleştirmeyeceğiz, tenkit etmeyeceğiz ve onları incitmeyeceğiz.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin  ve diğer  büyük sahabelerden (r.a.) her birinin menkıbeleri hakkında sahih hadisler vardır.

Sahabeler arasında vaki olan münazaa ve harpleri, içtihadı hata ve benzeri yorumlarla yorumlamak ve değerlendirmek gerekir. Bu sebepten ötürü sahabeye sövmek ve haklarında ileri geri konuşmak şayet kesin delillere aykırı  düşüyorsa küfürdür.

Demek ki kesinlikle sahabeye sövmek ve haklarında ileri geri konuşmaktan  kaçınmamız gerekiyor. Müşrikler Hz. Aişe (r.a.) validemizin zina yaptığını iddia ederek O’na iftira atmışlardır. Bunun hakkında Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de, Nur suresinde iffetsizlik iftirasının asılsız olduğunu beyan etmiştir. Bu konu hakkında şüpheyle konuşan küfür ehli oluyor.

 

KONU 9: Amellerin tartılmasının hak olduğuna inanmak

Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de Araf Süresi 7. ayet-i kerimede O gün vezin (amellerin tartılması) haktır.” buyurmuştur. Mizan, sevap ve günah bakımından amellerin tartıldıkları yerdir. Akıl bu terazinin mahiyetini idrak edemez. Herkes ahiret gününde mizanda toplanacak ve herkesin ameli orada iyi veya kötü ne yaptıysa tartılacaktır.

KONU 10: Sıratın hak olduğuna inanmak

Sırat cehennem üzerinde uzatılmış kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüdür. Cennetlikler bunun üzerinden yıldırım gibi göz açıp kapayacak kadar kısa bir zamanda süvariler gibi geçeceklerdir. Cehennemliklerin ise sıratın üzerinden geçerken ayakları sürçecek ve onlar yuvarlanarak cehenneme düşeceklerdir.

KONU 11: Büyük günah işleyenler hakkında Peygamberlerin ve hayırlı kişilerin şefaat etme yetkilerinin var olduğuna inanmak

Ehl-i bidat dediğimiz yani ehl-i sünnet haricinde olan insanlarla buradan sonra ayrılıyoruz. Buraya kadar olan yerlere genelde herkes inanır; fakat büyük günahlar işleyenler hakkında peygamberlerin ve hayırlı kişilerin şefaat etme yetkilerinin var olduğuna inanmak ehl-i sünnet inançlarından bir tanesidir.

Enes Bin Malik'ten (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte: “Şefaatim, ümmetimden kebire (büyük günah) sahipleri içindir.” buyurmuşlardır. (Ebu Davut, Sünen 23, Tirmizi, Kıyamet 11)

Osman İbni  Affan’ dan (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte: “Kıyamet gününde üç sınıf insan şefaat edecektir: Peygamberler, âlimler ve şehitler.” Bugün insanlar şefaat diye bir şey yoktur, diyorlar. Halbuki hadis-i şerifte bu üç sınıf insan  belirtilmiştir. Kim bunun aksine bir şey söylüyorsa ehl-i sünnet inancından uzaklaşarak ehl-i bidat olur. (İbni Mace, Züht 37.)

KONU 12: Büyük günah işleyen Müslümanlar tövbe etmeden ölseler dahi cehennemde ebedi olarak kalmayacaklarına inanmak

İnsan kalbinde zerre kadar imanla ölürse ne kadar çok günah işlemiş olursa olsun cehennemde bir müddet kaldıktan sonra tekrar cennete gidecektir. Yeter ki kalbinde az da olsa iman olsun. Kur’an-ı Kerim’de Zilzal Suresi 7. ayet-i kerimede: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görecektir.” buyrulmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bu ve bu manada bir çok ayet-i kerime vardır. Mümin olan bir kimse ne kadar günahı olursa olsun imanı bulunduğuna göre mutlaka hayrı vardır. Zerre kadar hayır işleyen kimse bunun sevabını göreceğinden o kişinin cennete gireceği muhakkaktır.

KONU 13: Amelin imandan cüz olmadığına inanmak

Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek, güzel ahlak sahibi olmak vb. hepsi birer ameldir. Bunlar imanla alakalı değildir. Çünkü iman inanmak demektir. Neye inanıyoruz: “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” yani Allah’tan başka ilahın olmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna... İnsan buna kalpten inanacak ve dil ile de tekrar edecek. (Bir insan dilsiz ise bu onun için geçerli midir? Geçersizdir, o aza onda yoktur.). Demek ki bir insanın kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmesi imanın şartlarından birisidir.

Mesela kalp ile tasdik, diyoruz; bu rukn-i aslidir. Yani her şart altında sizin kalben inanmanız gerekir; fakat bazı şartlarda, insanın zorda kaldığı zamanlarda,  öldürülmekle tehdit edilirse veya çok dövülmeye maruz kalacak olursa dil ile ikrar düşebilir. Sahabeyi Kiram zamanında bunlar yaşanmıştı. Hz. Bilal’e (r.a.) çok zulüm etmişlerdi,  o da imandan çıktım, demek zorunda kalmıştı. Bu durumda insan imanını yitirmiş olmaz. Kalp ile olanı zarar verir.

KONU 14: Şirkin dışında büyük günah işlemenin mümini iman dairesinden çıkarmayacağına inanmak

Büyük günahlar İbni Ömer ‘den (r.a.) rivayetle dokuzdur:

1.     Allahu Teâlâ’ya şirk koşmak,

2.     Haksız yere adam öldürmek,

3.     Namuslu kadının iffetine iftira etmek,

4.     Zina etme,

5.     Savaştan kaçmak,

6.     Sihir ve büyü yapmak veya yaptırmak ki bugün insanlar bu işlerle çok uğraşıyorlar,

7.     Yetim malı yemek,

8.     Müslüman olan ana ve babaya asi olmak,

( Anne baba çok önemli. Birçok cemaatlerde anne ve baba hakkına riayet edilmiyor. Ama Resulullah (s.a.v.):  “Eğer anne, baba; şerri, haramı, yanlışı emrederse itaat edilmez.” buyurmuşlardır.

9.     Mescid-i Haram’da günah işlemek.

Ayrıca Ebu  Hüreyre (r.a.) bunlara faiz yemeyi, şarap içmeyi, hırsızlık yapmayı da eklemiştir.

Bunları işleyen insan ehl-i sünnet inancına göre  iman dairesinden çıkmaz. Bunlar büyük günahlardır; fakat bunları işleyenler imansız değillerdir.

KONU 15: Allahu Teâlâ’nın duaları kabul edip ihtiyaçları göreceğine inanmak

Allahu Teâlâ Gafur Suresi 60. ayet-i kerimede:  “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.” buyurmuştur. Hayatta olan insanların, ölmüş kimseler için dua etmelerinde ve onlar için sadaka vermelerinde bir sakınca yoktur. Genellikle bu yanlış anlaşılan bir konudur. Ölüler için Kur’an okunmaz, onlar için bir hayır yapılmaz; denir. Hâlbuki ehl-i sünnet inancına göre insanlar için öldükten sonra da hayır yapılabileceği ayet-i kerimeyle sabit kılınmıştır. Bu konuya delil olarak Taftazani (Rahimehullah): “Ölüler için, özellikle cenaze namazında yapılan dualarla ilgili sahih hadisler vardır.Ve selefte (geçmiş büyükler) bu gibi hususlar öteden beri anane hâline gelmiştir.Yapılan duada ölü için fayda olmasa bu gibi şeylerin manası olması gerekirdi.” demiştir.

Günümüzde cenaze olduğu zaman Kelime-i Tevhit,Yasin-i Şerif ve  Hatm-i Şerif okunuyor, bunların pek faydasının olmadığı söyleniyor. Hz Aişe’den (r.a) nakledilmiş bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Sayıları yüze varan bir cemaatin namazını kıldığı ve hep birlikte duacı oldukları hiçbir ölü yoktur ki bunların o zat hakkındaki duaları kabul dilmemiş olsun.” Sahabeyi Kiram zamanda da bu tip şeyler yapılmış hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her hafta Uhud şehitlerini ziyaret etmiş, bulundukları yerde onlara Kur’an hatmetmiş ve şehitlerin ruhlarına bağışlamıştır.

Biz hacca gittiğimiz zaman Uhud şehitleri  için okunmuş hatmin duasını yapıyorduk. Vahhabilerden bir tanesi yanımıza gelip: “Neden böyle yapıyorsunuz? Böyle yapmak şirktir, haramdır; gidin Mescidi Nebi’de okuyun, Resulullah (s.a.v.) böyle bir şey yapmamıştır.” dedi. Biz de Vahhabinin bu sözlerine karşılık: “Resulullah (s.a.v.) her perşembe akşamı Uhud şehitliğine gidip orada hatim okuyup şehitlere dua etmiştir. Şehitlikte uzun bir müddet kalıp duasını da uzun tutmuştur.” diye cevap verdik.

KONU 16: Kulun kendi iradesiyle yaptığı bütün iyi ve kötü fiillerin yaratıcısının Allahu Teâlâ olduğuna inanmak

Kulun kendi iradesiyle yaptığı bütün iyi ve kötü fiillerin yaratıcısının Allahu Teâlâ olduğu“Amentü” duasında geçmektedir, bu imanın şartlarından biridir. Kur’an-ı Kerim’de Saffat Suresi 96. ayet-i kerimede Allahu Teâlâ: “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allahu Teâlâ’dır.” buyurmuştur. Yine Nahl Suresi 17. ayet-i kerimede “Yaradan yaratmayan gibi olur mu? Düşünmez misiniz?” buyurmaktadır.

Bu ayet-i celile yaratıcılıkla övünme makamında nazil olmuştur. Şayet yaratıcılık Allahu Teâlâ‘ya ait olmasaydı bu ayetle övünmesinin bir manası olmazdı. Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinde olan bir kişinin bu şekilde inanması lazım geldiği için “yaratmak” kelimesini kullara ithaf ederek “Falanca kişi yarattı.” demekten kaçınılmalıdır. Genelde dikkat ederseniz bazı kişiler bazı kelimeleri çokça kullanırlar: “Mesela şunu yarattık, bu şarkıyı yarattık.”  derler. Hâlbuki bu kelimeyi kullanmak küfre sebep olur, imana zarar verir.

Kulun bütün fiillerini yaratan Allahu Teâlâ olduğuna göre  kul yaptığı fiillerden niçin mesuldür? Her şeyi Allahu Teâlâ yaratmış, iyi olan şeyleri de kötü olan şeyleri de; bizim işlediğimiz günahtan neden biz sorumlu olalım? Bu sorunun cevabı nedir? Allahu Teâlâ hayır ve şerri yarattı; fakat kullarına da seçme hakkı verdi. Buna “kesp” denir. Kesp, insanın iyi veya kötü yönde iradesini kullanma hâlidir. Allahu Teâlâ iyiyi de kötüyü de yaratmış; bir de insanlara keyfi, yani iyi ve kötüyü seçme hakkı vermiş. İnsan bunu istediği gibi kullanabilir. Bu yüzden Allahu Teâlâ bu konuda insanı zorlamaz; ama biz yaptığımız tercihler yüzünden ceza ya da mükâfata müstahak oluyoruz.

Hep irade ve kader konusunda bu tip sorular sorulur.  Allahu Teâlâ insanı yaratmıştır; ama onu  zorlamamıştır.

KONU 17: Yolcu veya yolcu değilken meshler üzere mesh etmenin caiz olduğuna inanmak

Ehl-i bidat olan kişiler meshi kabul etmezler, doğrudan ayaklarının üzerine mesh ederler, bu yanlıştır. İnsan yolcuyken ya da yolcu değilken mesh kullanabilir ve bunun üzerine de mesh yapabilir. Hasan Basri (r.a.) demiştir ki: “Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ashabına ulaşmış olduğum yetmiş kişinin hepsi mesh üzerine mesh etmenin caiz olduğu görüşündeydi.”. Bundan dolayı Ebu Hanife (r.a.): “Gün gibi açık deliller elde etmedikçe meshler üzere meshin caiz olduğuna kanaat getirmedim.”demiştir.

Tabakat-ı Fukaha’nın üçüncü tabakasından müctehid fil mes’ele ( müctehidin görüşünün bulunmadığı meselelerde müctehidin kaide ve usulüne uygun bir şekilde ictihad etme yetkisine sahip ) olan İmam- Kerhi (r.a.) demiştir ki: “Mesh üzerine mesh etmenin caiz olmadığına kanaat getirenlerin kâfir olmalarından endişe ederim. Çünkü bu konuda nakledilen eserler ve haberler tevatür hükmündedir.”

Netice mesh üzere mesh etmenin caiz olmadığı kanaatine varanlar bidat ehlidir.

SORU: 

Bayanların tek başına yolculuk etmesi caiz midir?

Bu imanî bir konu değil, amelî bir konudur. Hanefi mezhebinde kadınların yalnız olarak 90 kilometreden uzağa gitmeleri haram kılınmıştır. Fakat sizler böyle bir durumda “Ya Rabbi biz bunun haram olduğunu biliyoruz; ama zaruri sebeplerden dolayı bu yolculuğu yapıyoruz, bizi affet.” şeklinde düşüneceksiniz, kesinlikle kadınlar için tek başına yolculuk etmenin haram olmadığını düşünmeyeceksiniz.

Kadınların tek başına yolculuk etmesi konusunda Şafii mezhebini taklit edebiliriz. Şafii mezhebinde kadınların iki veya daha fazla kişi olduğu zaman uzak yerlere gidebileceğine dair fetva verilmiştir. Bunun sebebi de Hanefi mezhebinde kadınların ellerinin ve yüzlerinin görünmesi haram değildir, fakat Şafii mezhebinde elin ve yüzün örtülmesi gerekir. Eli ve yüzü örtülü bir kişiyi dışarıda kimse tanımayacağı için ona bir kötülük gelmesi düşünülemez. Hanefi mezhebinde eli ve yüzü açık dolaşan bir kadın etraftakiler tarafından tanınabilir ve başına kötü bir şey gelebilir, bu nedenle uzak bir yere giderken yanında mahreminin olması gerekmektedir. İki mezhep arasında ihtilaf yoktur sadece ameller bakımından farklar vardır. Sizde Şafii mezhebini taklit edip çıkarsanız umulur ki Allahu Teâlâ affeder.

KONU 18 : Kabirde Münker ve Nekir’in suallerinin hak olduğuna inanmak

Kabirde Münker ve Nekir’in sualleriyleilgili olarak Peygamber Efendimiz’ den (s.a.v) şöyle nakledilmiştir: “Ölü mezara gömülünce birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah ve gözleri mavi iki melek gelir. Ona derler ki: ‘Şu Muhammed (s.a.v) denilen zat hakkında ne dersin?’ O da (dünyada) dediğini söyler: ‘O, Allahu Teâlâ’nın kulu ve Resulüdür. Ben şehadet ederim ki Allahu Teâlâ’dan başka ilah yoktur, Muhammed de onun kulu ve Resulüdür.’

Bunun üzerine melekler: ‘Biz senin böyle diyeceğini zaten biliyorduk.’ derler. Sonra ölünün mezarı enine ve boyuna yetmiş arşın genişletilir, aydınlatılır. Neticede melekler ölüye: ‘Yat, uyu.’ derler. O da (sevincinden dolayı): ‘Aileme döneyim ve (bu iyi hâlimi onlara) haber vereyim (mi?)’ der. O zaman melekler: ‘Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et.’ derler.

Ölü münafık olursa: ‘Halkın Muhammed (Aleyhisselam) hakkında bir şey söylediklerini işittim, ben de onlar gibi konuştum, başka bir şey bilmiyorum (Yani Muhammed’in gerçekten peygamber olup olmadığını bilmiyorum.).’der. Melekler: ‘Böyle diyeceğini zaten biliyorduk.’ derler.

Daha sonra yere: ‘Bu adamı alabildiğine sıkıştır.’ diye hitap edilir. Yer de başlar adamı (mengene gibi) sıkıştırmaya… O kadar ki (kaburga) kemikleri kırılır.’

Allahu Teâlâ o kişiyi diriltinceye kadar münafık orada daima azaba uğratılır.” (Tirmizi,  Cenaiz: 70 No: 1071, 3/383)

KONU 19: Kâfirlere ve münkirlere yapılacak kabir azabının hak olduğuna inanmak

İbni Abbas’ın (r.a.) Peygamber Efendimiz’den naklettiği bir hadis-i şerife göre: Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün kabrin yanından geçerken kabirde bulunanlara azap edilmektedir. Oysa azap edilen bu iki kişi büyük bir sebepten dolayı azap görmemektedir. ( İnsanlar katında değil de, Allah katında büyük bir sebepten azap görmektedirler.). Hz. Peygamber Efendimiz: “Bunlardan birisi küçük abdestten sakınmazdı. Bir diğeri ise laf taşırdı.” diyor.

Hz. Peygamber Efendimiz yaprakları soyulmuş iki tane hurma dalını azap görülmekte olan kabirlerin başına dikiyor ve “Umulur ki bu çubuklar yaş kaldıkça onların azapları da hafifler.” diyor. Çünkü ağaçlar Allahu Teâlâ’yı zikretmekte ve dalların zikirlerinin yüzü suyu hürmetine Allahu Teâlâ’nın onların azaplarını affedeceği umuluyor.

KONU 20: Müslümanların cennete girmelerinin amellerinin karşılığı olmayıp bilakis Allahu Teâlâ’nın fazlı kereminden olduğuna inanmak

Hiç kimse yapmış olduğu amelinin karşılığında cennete girmeyecektir. Cennete girecek insanlar Allahu Teâlâ’nın merhametiyle gireceklerdir. Kişinin amellerine güvenip kibir, gurur, enaniyet sahibi olmaması gerekir.

Beyazıd Bistami Hazretleri hacca gidiyor, Kâbe’ye elini açıp dua ediyor: “Ya Rabbi, benim doksan dokuz haccım var, bin tane Kur’an hatmim var, sayısız orucum var. Bunların yüzü suyu hürmetine beni affet.” diye. Allahu Teâlâ “Bunların hiçbirini kabul etmedim, onların hepsini sat.” diye ilham buyuruyor. Bunun üzerine Beyazıd  Bestami Hazretleri oradaki halka dönüp amellerini sayıyor ve bir somuna bütün amellerini satıyor, sonra dönüyor:  “Ya Rabbi hiçbir şeysiz senin kapına geldim.” diyor. Allahu Teâlâ da onu affediyor.

İnsan yapmış olduğu ibadetlerden ötürü hiçbir zaman kibirlenmeyecek, gururlanmayacak. Bunlar bizim yapmamız gereken vazifeler, diyecek. İnsan bir ibadet yaptığı  zaman arkasından “Estağfurullah” diyecek, çünkü yapılmış olan hiçbir ibadet Allahu Teâlâ’nın şanına, makamına uygun değildir. Biz her yaptığımız ameli gaflet hâliyle yapıyoruz.

Kılmış olduğumuz namazı düşünsenize! Fatiha’yı okurken Allahu Teâlâ’yı düşünmeden, O’nun huzurunda olduğumuzu bilmeden, gaflet hâlinde namaz kılıyoruz. Allahu Teâlâ kılmış olduğumuz bu namazlardan bizi hesaba çekecek olsa hiçbirimiz bunun hesabını veremeyiz, hatta her vakit namaz için borçlu çıkarız, bunların borçlarını bile ödememiz mümkün değil.

Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Hiçbirinizi ameli cennete sokamaz.” buyurdu. O zaman Sahabeyi Kiram: “ Seni de mi ya Rasulullah!” diyorlar. O da “Ben de giremem; ancak Allahu Teâlâ beni fazl-u rahmetiyle kuşatırsa girebilirim.” buyurdu.

 

 

KONU 21: Öldürülenin eceliyle öldüğüne inanmak

Bir insanı birisi öldürdüğü zaman o insan hakkında daha çok gençti, uzun yıllar yaşayacaktı; diye düşünmek yanlıştır. Allahu Teâlâ onun öldürüleceğini biliyordu, öldüren bu fiili işlemekle vasıta kılındı. Başka bir yerde olsaydı da başka biri de olsaydı ölecekti. Ecelin uzaklaşması mümkün değildir.

KONU 22: Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisinin Hazreti  Ebubekir-i Sıddık (r.a)  ve Hazreti Ömer (r.a) olduğuna inanmak

Ondan sonra Hz. Osman, sonra da Hz  Ali (r.a.) olduğuna inanmak… Bazı insanlar Hz Ali’nin Hz Osman’dan üstün olduğuna inanıyorlar. Bu ehl-i sünnet inancında yasaklanmış görüşlerden bir tanesidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğunun görüşü budur.

KONU 23 : Velilerin (Allahu  Teâlâ’nın  dostlarının) kerametlerinin hak olduğuna inanmak

Veli; Allahu Teâlâ’nın sıfatları hakkında bilgisi olan, ibadetlere devam eden, günahlardan kaçınan, lezzetlere ve şehvetlere dalmaktan yüz çeviren, dünyaya sırt çeviren, kalbine yönelen,  Mevla Teala’yı zikreden kişi demektir. Bu kişilere ve kerametlerinin hak olduğuna inanmak mucizenin peygamberlerin kerameti olduğuna inanmak gibi haktır. ( İstidrac da iman sahibi olmayan insanlardan oluşan hâldir. )

Mesela bu kerametler nelerdir ? Kısa bir süre içerisinde uzun bir mesafeyi kat etmek, demek olan tayyi mekan bunlardan biridir. Mesela Süleyman’ın (a.s) adamı olan Asaf İbn-i Berhiya’nın göz açıp kapama süresi içerisinde Belkıs‘ın tahtını getirmesi gibi.(Neml süresi:40)

İhtiyaç duyulduğunda yenilecek, giyilecek, içilecek şeylerin kendiliğinden ortaya çıkması da evliyaullahın kerametlerinden biridir.

Nitekim Hz. Meryem hakkında bu durum gerçekleşmiştir, bu durumdan Kur’an-ı Kerim’de Ali İmran suresinde bahsediliyor.

Su üzerinde yürümek, havada uçmak, cansız maddelerin ve hayvanların konuşmaları ve benzeri şeyler Selef-i Salihin’den, inkarı mümkün olmayacak derecede çok kişiden nakledilen harikulade hadiselerdir. Bunların hepsine inanmak gerekir. Bunları inkâr eden insanlar ehli bidat dediğimiz küfür sahibi insanlar oluyorlar.

KONU 25 : Peygamber’in (s.a.v) cennetle müjdelemiş olduğu on kişinin cennetlik olduğuna dair şehadette bulunmanın hak olduğuna inanmak

Bu kişiler Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz.  Zübeyir, Hz. Abdurrahman Bin  Avf, Hz. Sad bin Ebu  Vakkas, Hz. Sait  ve Hz. Ebu  Ubeyde  bin  Cerrah (r.a)’tır. Bu on kişi, ayetle cennetle müjdelenmiş kişilerdir. Bu isimleri ezberlemek gerekiyor. Ayrıca Hz. Fatma, Hz. Aişe, Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) gibi bazı sahabeler de cennetle müjdelenmişlerdir. Bunları reddeden, tenkit eden kimseler de ehl-i bidat sayılıyor.

 

 

KONU 26 : Kitabın hak olduğuna inanmak

Yani mahşer gününde kitabımızın sağ veya soldan verileceğine inanmaktır. Bu da Kur’an-ı  Kerim’de ayetle sabittir. “Ashabı Şimal” ile “Ashabı  Yemin” diye Kur’an-ı Kerim’de geçer, yani kitabı sağ elinden iyi ameller işleyenler alır, kötü ameller yapanlar kitabı sol tarafından alırlar.

KONU 27 : Sualin hak olduğuna inanmak

Kıyamet gününde insanlar hesaba çekileceklerdir. Bununla ilgili ayet-i kerimede: “İşte bunlar  Rablerine karşı iftirada bulunanlardır. Allah’ın laneti  o zalimlerin üzerine olsun.”(Hud Süresi 18) diye  sual gününde nida edilecektir.

KONU 28  : Havz-ı Kevser’in hak olduğuna inanmak

“Benim havzım (açıları eşit olmak üzere) bir aylık genişliktedir. Onun suyu sütten beyaz, kokusu miskten daha hoştur.

Bardakları gökteki yıldızlar gibi çoktur. Ondan bir kere içen artık ebedi susamaz.”  (Buhari, Rikak, 53.)

KONU  29 : İnsanların peygamberlerinin, meleklerin Peygamberlerinden; meleklerin peygamberlerinin, insanların peygamber olmayanlarından; insanların peygamber olmayanlarının da meleklerin peygamber  olmayanlarından daha faziletli olduğuna inanmak

Bildiğiniz gibi peygamberler ve melekler vardır. Cebrail ve Mikail (a.s) meleklerin peygamberidir. Peygamberler en üstte; onun altında melek peygamberler: Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail (a.s); onlardan sonra insanlar; sonra da melekler… Yani insanlar meleklerden daha üstündür. Peki neden insanlar  peygamber olmayan melekelerden daha üstündür?

Kur’an-ı  Kerim’de bununla ilgili ayet bulunmaktadır. İnsanlara tebliğ vazifesi verilmiştir. Kur’an-ı  Kerim meleklere indirilmek istenmiş, melekler  ve yeryüzü bu görevin ağırlığından dolayı kabul etmek istememişler: “Biz bu yükü taşıyamayız.” demişler. Fakat insan bu görevi kabul etmiştir. O yüzden insan diğer mahluklardan üstün tutulmuştur. İnsan tebliğ vazifesiyle vazifeli olduğundan dolayı meleklerden daha üstündür.

İmanî konular inanılması gereken konulardır, fakat insanda devamlı olarak vesvese ve şüphe bulunmaktadır. İnsan olarak  hiçbir zaman kalbimizden geçenlere söz geçiremeyiz ya da bu tür vesveselerimiz olur. Allahu  Teâlâ’nın zatıyla ilgili şüphelerimiz olabilir. Her insanın kendine göre vesveseleri vardır. Bunu insana veren  şeytandır. Ruhul Beyan, Kurtubi ve Cemel tefsirlerinde belirtildiği gibi (Bunlar üç büyük tefsirdir.) sabahleyin Enam suresinin   başından üç  ayeti okuyan kimsenin kalbine şeytan her ne  zaman yanlış bir fikir atmak  istese beraberinde demirden bir kamçı bulunan bir melek yedinci kat semadan inerek onunla şeytan arasına yetmiş bin perde koyar.

Rivayet edildiğine göre her gün on kere ”Euzu billahi semil alimi mineşşeytanirracim.” okuyan kimse o gün şeytanın bütün vesveselerinden kurtulur.

Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin namazlardan sonra okumamızı  önerdiği şey ”şehidallahu enna….” diye başlayan bir ayet-i kerimedir. Bu  ayeti kerimeyi ezberleyin.

 

 

Normal 0 21 false false false MicrosoftInternetExplorer4 /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:10.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-ansi-language:#0400; mso-fareast-language:#0400; mso-bidi-language:#0400;}