Kulluğun Gereği Şükür

Resulü Ekrem:
Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendisinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi, Allahü Teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendisinden üstününe, dinde de kendisinden düşüğüne bakanları, Allahü Teâlâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar.4. Efendimiz böyle söylerken kendimize baktığımızda ne kadar şükürden uzak olduğumuzu görüyoruz. Biz ki hep daha fazla dünyalık için koşturup duruyoruz da yine yeterli bulmuyoruz. Böylece dünya hayatımızı da âhiretimizi de karartıyoruz.

    “KULLARIMDAN ŞÜKREDENLER AZDIR”    (Sure-i Sebe 13)


       Allahü Teâlâ (c.c) , Sebe suresi 13. Ayette “kullarımdan şükredenler azdır” buyurmaktadır. Şükür, tüm Müslümanlara farzdır; kişinin, nimeti sonsuz yaratan Allahü Teâlâ’ya sayılara sığmayan ikramlarından ötürü şükranını dile getirmesi, onun razı olacağı şekilde yaşamasıdır. Allahü Teâlâ’nın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden sakınmak şükretmek olur. İnsanların hidayeti için çalışmak, onları irşat etmek de şükür sayılır.
Şükür, çok kıymetli bir mertebedir. Derecesi yüksektir. Onun hakikatine ulaşmak çok güçtür. Şeytan, insanı kötülemiş ve “onların çoğu şükredici olmaz.”1 demiştir. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Yemek yiyip şükredenin derecesi, oruç tutup sabredenin derecesi gibidir.”2 Dindeki bütün mertebeler üç asılda bulunur. Bunlar ilim, hal ve ameldir. Şükrün ilmi, nimeti Allahü Teâlâ’dan bilmektir. Hal,  kalbin bu nimete sevinmesidir. Amel ise nimeti Allahü Teâlâ’nın rızasına uygun yerde kullanmaktır.     

İnsan nimetin esas sahibini bilmeli, nimeti değil onu vereni görmelidir. Şükrün ilmi mertebesi budur. Musa (as) Allahü Teâlâ’ya münacat ederken “Ya Rabbi! Âdem’i (a.s) kendi kudretinle yarattın. Ona şöyle iyilikler yaptın. Senin şükrünü nasıl eyledi?” deyince, Allahü Teâlâ ,“Nimetlerimin hepsinin benim tarafımdan olduğunu bildi. Onun bilmesi benim şükrüm oldu.” buyurdu.

Şükrün hali, marifetten kalbe doğan bir ferahlıktır. Çünkü her kimden bir nimet görülürse ona memnun olunur. Fakat bu memnuniyet üç şekilde olur. Allahü Teâlâ (c.c) bir nimet verdiğinde, o nimete nimet sahibinden dolayı değil de, nimet olduğu için sevinen şükretmemiş olur. Nimet sahibine sevinir, fakat rıza ve inayeti sebebiyle sevinirse, şükretmiş olur ama eksik olur. Nimet sahibinden olduğu, ,ibadet ve ilim için kendisine çok zaman bulacağı sebebiyle ve Allahü Teala’ya yaklaşma yolları ile uğraşması düşüncesiyle olursa bu şükrün en yüksek derecesi olur. Bunun da alameti, dünyadan herhangi bir şey kendini meşgul ettiği zaman üzülmesi ve onu nimet bilmemesi ve hatta ona kavuşmamayı nimet bilip buna şükretmesidir.

Ameli olan şükür, kalp ile dil ile ve beden ile olur. Kalp ile olan şükür, herkes için iyilik istemek, kimseye haset etmemektir. Dil ile olan şükür, elhamdülillah demektir ve her halinde nimet sahibine memnuniyetini izhar etmektir. Resulullah (s.a.v) bir kimseye “ Nasıl sabahladın?” diye sordu. Adam “Hayır üzereyim.” diye cevap verdi. Resulü Ekrem (s.a.v) aynı soruyu üç kere tekrarladı ve üçüncüde adam, “İyiyim, elhamdülillah” deyince Resulü Ekrem (s.a.v), “İşte senden bu cevabı bekliyordum.” buyurdu. 3 Beden ile olan şükür, bütün azaların nimet olduğunu bilmek ve ne için yaratılmış iseler, o işte kullanmaktır. Dünyadaki bütün mahlukat, insanı âhiret saadetine ulaştırmak ve Allahü Teala’ya yaklaştırmak içindir. Her itaat eden itaati nispetinde nimete şükretmiş olur, her tembel isyan etmiş ve meşru olmayan yollarda serveti kullananlar nankörlük etmiş olur. Hepsi ahiret için yaratılmıştır bu amaçla kullanılmalıdır. Bunu ayırt edebilmek için de Allahü Teala’nın sevdiği ve sevmediklerini kavramak, neyin nerde ve nasıl kullanılması gerektiğini bilmek gerekir. Çünkü kişi Allahü Teâlâ’nın verdiği nimeti, O’nun sevdiği yerde kullanırsa şükür, sevmediği yerde kullanırsa küfran-ı nimet olur.

İnsanın kavrayabileceği bazı nimetler vardır ki bunlara bir örnek de gözdür. Gözün yaratılmasında iki hikmet vardır. Biri cisimleri görebilmek, diğeri bu gördüklerinden akıllara durgunluk veren halleri görüp bunlarla yaratıcının azamet ve büyüklüğünü anlamaktır. Eğer kişi bu gözlerle harama bakarsa küfran- ı nimet olur. Hatta bir göz güneş olmadan göremez. Güneş ise göksüz ve yersiz mümkün değildir. Çünkü gece ve gündüz gökten ve yerden meydana gelmektedir. Kişi bu haram bakışla, göz, güneş hatta gök ve yer nimetlerine küfür etmiş olur. Bunun için hadis-i şerifte,”Günah işleyene yer ve gök lanet eder.” buyrulmaktadır.

Bir de insanın kavramayacağı hikmetler vardır. Bu nedenle insan bazı şeylerde fayda göremeyince bu ne için yaratıldı diye düşünür. Halbuki her nimetin bir sebebi ve bir sonucu vardır. İnsana direkt olarak fayda etmese de aracılık eder. Mesela bir sineğin, bir karıncanın direkt olarak faydası olmadığı gibi insan bunlardan korunmak için çareler arar. Fakat bu küçücük mahlûkların bile yaşadığımız dünyada birçok önemli görevi vardır.


İNSAN NEDEN ŞÜKRETMEZ?
İnsanların şükürde kusur etmesinin iki sebebi vardır. Biri nimetin çokluğunu bilmemek, diğeri de herkese verilen nimetin nimet olduğunu bilmemektir. Böylece hiçbir zaman onlara şükretmez. Mesela insan günde defalarca nefes alır ama bunu sıradan bir şey gibi görür. Ama boğazına bir şey kaçsa nefesi kesilse hemen orada ölüverir. İnsan bir şeyi elinden alınınca ancak kıymetini anlar. Nitekim adamın biri basiret sahiplerinden bir zata, yoksulluğundan şikâyet eder. Bu zat ona “On bin dirhem paran olsa da gözün kör olsa veya bu kadar paran olsa da dilsiz olsan ya da daha çok servetin olsa da aklın olmasa bunlara razı mısın?” deyince, adam “Hayır hiçbirine razı olamam.” dedi. O zat: “O halde bu kadar nimeti sana veren Allah’tan utanmadan daha nasıl şikâyet ediyorsun?” dedi.

İnsanın, verilen nimetin değerini bilmesi için kendisinden dünyalıkta aşağı olanlara bakması lazımdır. Çünkü nimetin değerini, bilmeyen onun şükrünü yerine getiremez. Resulü Ekrem(s.a.v):
Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendisinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi, Allahü Teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendisinden üstününe, dinde de kendisinden düşüğüne bakanları, Allahü Teâlâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar.4. Efendimiz böyle söylerken kendimize baktığımızda ne kadar şükürden uzak olduğumuzu görüyoruz. Biz ki hep daha fazla dünyalık için koşturup duruyoruz da yine yeterli bulmuyoruz. Böylece dünya hayatımızı da ahiretimizi de karartıyoruz.
Bununla birlikte nimeti bulduğu halde şükretmeyip o elimizden alındığında ya da azaldığında isyana düşüp sebep aramaya koyuluruz. Hâlbuki insan her şey de bir hayır olduğu gibi bunda da bir hayır olduğunu bilmelidir. Çünkü Nimeti veren Allahü Teala’dır  ve kulunu hiçbir zaman aç bırakmayacaktır. Yeter ki kul kanaatkâr olsun.

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü çokça hamd edenler ayağa kalksın! Diye nida edilir. Bu çağrı üzerine bir zümre ayağa kalkar ve onlar için bir sancak açılarak hepsi cennete gönderilir.”
Sahabe-i Kiram sordu: “Çok hamd edenler kimlerdir?”
 Resulullah (s.a.v) buyurdu: “Her halükârda Allah’a şükredenlerdir.” 5
Buradaki her halükârda sözünden maksat onlar hem bolluk ve hem de sıkıntılı hallerinde Allah’a şükredenlerdir demektir.


ŞÜKÜR NİMETLERİN ARTMASINA VESİLEDİR….
Her ibadette olduğu gibi şükrün de bir mükâfatı vardır. Allahü Teâlâ Al-i İmran Suresi 145. ayette şükredenleri mükâfatlandıracağı müjdesini vermiştir. Yine İbrahim suresi 7. Ayette,
“Andolsun şükrederseniz sizin nimetinizi artırırım. Andolsun, nankörlük ederseniz benim azabım cidden çetindir.” buyurmaktadır.
Ayette görüldüğü gibi şükür ziyadeyi gerektirir. Nitekim Resulü Ekrem’in (s.a.v) ibadetteki çabasını gören Hz. Aişe : “Geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmış değil mi? Nedir bu cehd ü gayretin? Nedir bu secdedeki ağlaman? “deyince, Efendimiz (s.a.v) : “şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermiştir. Yani yüksek makamlar istemeyeyim mi demek istemiştir.
Yine Sadatı Kiram’dan Caferi Sadık hazretleri Süfyan-ı Sevri hazretlerine şu nasihati vermiştir: “Allahü Teâlâ’nın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasının isteyen kimse, Allahü Teâlâ’ya hamd ve şükrünü çoğaltsın!”
Hz Ali şöyle buyurmuştur: “Nimetin artışı şükre bağlıdır. Şükür arttıkça nimet de artar. Bu ikisi aynı ipte yan yana bulunmaktadırlar. Kuldan gelen şükür kopmadıkça Allahü Teala’dan gelen artış da kopmaz.”



HALİNDEN ŞİKAYET ETMEK…
Hali sorulan kişi ya şükreder ya şikâyetçi olur veya susar. Soruya şükrederek cevap vermek ibadet, şikâyetçi olmak dinine saygılı bir Müslüman için kötü bir masiyettir. Her şeyin gerçek sahibi olan ve her şeye kâdir olan Allahü Teâlâ’dan, elinden hiçbir şey gelmeyen zavallı bir kulun şikâyetçi olması çok çirkindir.
Eğer kişi başına gelen bela ve kazalara sabır gösteremeyecek kadar zaaf içinde ise, hiç olamazsa bu şikâyetini Allahü Teâlâ’ya yapması daha yerinde olur. Zira kendisine belayı veren de o, kendisinden belayı savabilecek olan da odur. Kulun Rabbi karşısında aczini dile getirmesi Mevlası için izzet, Allah’tan başkasına karşı şikâyetçi olmak ise zillettir. Hele bir kulun kendisi gibi bir kulun karşısında zillet göstermesi, elbette en çirkin zillettir.
    Nitekim Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.6
ŞÜKRÜ YERİNE GETİRİLMEYEN NİMET GERİ ALINIR…
Sadat-ı Kiram’ın büyüklerinden olan Allame Senaullah Panipeti hazretleri (k.s), Tefsir-i Mazhari adlı eserinde bildirdiğine göre: “Mümin daima sabırlı ve şükredici olmalıdır. Dünya bela ve musibet yeridir. Hatta kula verilen nimetler dahi onun için bela ve musibet olabilir. Çünkü nimetler şükür ister, Allahü Teâlâ, şükretmeyenlerin nimetlerini ellerinden alır. Onun için Allahü Teâlâ, nimet verdiğinde kim itaat ve şükredecek, kim nankörlük edecek diye dünyayı imtihan mahalli yapmıştır.”

Bu konuda en güzel örneklerden biri de Sebe kavmidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir:
”Andolsun Sebe kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda biri solda iki bahçeleri vardı. Onlara rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!”(Sebe,34/15)
Sebe halkı o kadar zengindi ki, biri başına bir sepet koyarak bahçelerden geçse, sepeti meyvelerle dolardı. Kadınların belleri altın kemerlerle doluydu.
“Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki harap bahçeye çevirdik. Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık…”(Sebe,34/16-17)
“Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.”(Sebe,34/19)
“Andolsun iblis, onlar hakkındaki tahmini doğruya çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında hepsi ona uydular.”(Sebe,34/20)
İşte nimete şükretmeyenler sonunda iblise tabi olmuş olurlar. İblis her an insanı azdırmak ve yoldan sapıtmak için fırsat kollamaktadır. Onun vazifesi budur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir:
“iblis dedi ki öyleyse beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” (A’raf ,7/16-17)
Allah hepimizi şeytanın tuzaklarından muhafaza etsin…

DUA İLE…
         Halil İbrahim Aleyhisselam her sabah vakti şu duayı okurdu
“Allah’ım! İçine girdiğimiz şu gün yeni bir yaratıktır. Bugünü bana ibadetle başlat, mağfiret ve rızanla neticelendir. Bugün de iyilikler yapmamı bana nasip et. Onları benim için arttır ve çoğalt. Bugün de yapmış olduğum hataları bağışla. Sen mağfiret, merhamet, dostluk ve kerem sahibisin.”
Her sabah bu duaya devam eden, o günün şükrünü ödemiş olur, demiştir.

“Duaların sonu da hamd olsun kâinatın Rabbi olan Allah’adır”(yunus:10)


Dipnot:     1 A’raf 17.
2 Buhari muallak ve tırmizi hasen olarak, ibn mace ve ibn hibban da Ebu                       Hureyre’den rivayet etmiştir.
3 Taberani Fuzayl b. Amr’dan merfu olarak rivayet etmiştir.
4 Tırmizi, Abdullah b. Ömer’den rivayetle.
5 Benzer lafızlar için bkz. ,et-Taberani, el-Mu’cemu’l-kebir,…
6 Ankebut, 17.

Kaynaklar: 1. İhyau Ulumiddin, İmam Gazali
                    2. Hayatü’s Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi
                    3. Mürşid ve Mürid Hukuku, Mehmet Ildırar