Kalpte Bir Işık Yakmak

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn.

Müslüman bir kimsenin dini meseleleri, dünyevi meselelerin arasında üçüncü–dördüncü sıraya atmaması icap eder. Din meselesinin, Allah meselesinin, insanın öncelikli meselesi olması lazım. İnsan bunu sık sık kendine sormalı: “Ben nasıl kurtulurum?” Bir insanın cehenneme girmemesinden daha önemli meselesi olamaz, olmaması lazım. Bu tür şeylerde meseleye sadece işin fantastik kısmı, hayali kısmı, hikâye kısmı olarak bakılırsa aynı şekilde ölüme de bu açıdan bakılırsa; o kişi büyüklerine, sadat-ı kirama, Peygamber Aleyhisselâm’a ve Allah’a kulak vermezse veyahut kulak verdikten sonra işe ehemmiyet göstermezse o insanda manevi bir hastalık var demektir ve o insanın bir an evvel tedavi olması gerekir.

 Bir ölüm hadisesi var ve bu hadisede herkesin bir sırası var, sıranın insana ne zaman geleceği de belli değil. İnşallah büyüklerin yolu, caddesi, büyüklerin bizlere vereceği manen inşa edeceğimiz bir proje diyelim; iman, İslamiyet, tasavvuf, akaid… onların projesine göre inşa edeceğiz. Büyüklerin sözlerine çok riayet etmek lazım. Seyda Fadlullah’ın (k.s) ifadesiyle; “Bu zamanda ehli iman olan bir insanın, Allah (c.c) inancı olan bir insanın, ehli tasavvufun, Sadat-ı Kiram’ın izinden gelme çabası varsa; bunlar sekerat sırasında imanlarını muhafaza edecek, mahşerde de büyük insanlarla haşr edilecek.” Bu, insanın sermayesidir.

Kalbinde boşluk olan kimse suya muhtaç kişi gibidir, suya ihtiyacı vardır, o insanın suyla dolması gerekir. Suya muhtaç olan insana suyun tarifi bin defa da arz edilse, suyun mahiyeti, suyun hakikati, yani akılları hayrete düşürecek bir tarifle de tarif edilse, o insana bir bardak su ikram edilmediği müddetçe insanın boşluğu ve susuzluğu giderilmez. Tasavvuftaki maneviyat da aynen öyledir. İnsanın maneviyatında bir boşluk oluşuyor. Şeytan ve nefs insanın maneviyatını istila edebiliyor. Peygamber Aleyhisselâm, bir haramın dahi hemen arkasından istiğfar edilmezse bunun diğer haramlara davetiye çıkardığını söylüyor. Aynı vücuda giren bir mikrop gibi. O mikrop tedavi ile hemen imha edilmezse yeni mikroplara davetiye çıkarır. Ayrıca bir nazar-ı haram, gıybet büyük haramlardandır. Yine farklı haramlar, fiili haramlar var. Bunlar eğer kalbe işlemişse o kalpte bir saldırı, bir taarruz var demektir. Yani o insanda manevi bir hastalık, bir boşluk oluşmuştur. O insanın bir su kaynağıyla tedavi edilmesi lazım. O da; hatmedir, şu anki tasavvuf sohbetidir, evrad-ı ezkârlarımızdır.

Peygamber Aleyhisselâm; nefs ve şeytan tarafından istila edilmiş,  inkılâba maruz kalmış bir kalbin, ruhun Allah tarafından ölmüş sayıldığını söylüyor. Nefsin bütün cazibesine kapılmış, ondan gayrı hareket edemeyen bir ruh, ölü bir ruhtur, adeta gaflet ruhudur. Bu ruhun bir daha dirilişi; âlim ve rabbanilerin meclisinde bulunup hikmetli sözleri işitmenizledir, bu farzdır. Çünkü ölmüş, istila edilmiş, inkılâba maruz kalmış, şeytan ve şeytanın orduları tarafından harap edilmiş kalbin tekrar nura bulanması, zulmetin kalpten çıkması, âlim ve rabbanilerin hikmetli sözleriyledir. Bu ölmüş bir toprağın yağmurla dirilişi gibidir. Yüce Allah kalplerimizi ihya etsin, diriltsin.

Bir insan ehli hizmet ise, büyükler onu görür ve takdir eder. O insan mahrum edilmez, yardımsız bırakılmaz. Bugün yardım ediyorsanız muhakkak ki yarın yardım edilecek olan sizsiniz, yardımsız bırakılmayacaksınız. Seyda-i Taği'nin (k.s) ifadesiyle,  zaman ahir zamandır lakin bu zamanda tasavvufun herhangi bir hizmet prensibine tutunan bir insan çok kısa zamanda eskiden yıllarca elde edilemeyen makamları bu dönemde bir anda elde edebiliyor. Bunun maddi bir misalini şöyle ifade etmek lazım; insanlığın bittiği bir dönemde ya da örneğin bir şehirde, biri bir yerde para buluyor, insaniyet namına herkesin bunu yapması icap edecek şeylerin öldüğü bir dönem. Bu insan parayı sahibine ulaştırıyor. Güzel bir davranış, herkesin yapması gereken bir davranış, ama nadir olduğu için kıymet birden bire yüz binlere çıkıyor, o insan sultanın takdirine dahi mazhar olabiliyor. Onun için Peygamber Aleyhisselâm da; “Bugün bir sünnete bir ecir var ama öyle bir zaman gelecek ki herkesin duyarsız, leş haline geldiği bir dönemde; ihya olan, diri olan bir insan, sünnetin ihyasına çalışıyorsa, onun için yüz şehit sevabı olacak.”diyor. Tasavvuf da öyledir. 

Hizmeti Cenab-ı Allah’ın bir fırsatı olarak değerlendirmek, insanlara karşı duyarsız olmamak, kalp ihyasına çok ehemmiyet vermek lazım. Ölmüş olan kalplerin bir daha dirilişi için, o kalpleri Allah ile buluşturma, tasavvuf ile buluşturma, menbaın başına getirip o menbadan içmesini sağlamak, sevabı biçilemez çok büyük bir hizmet, büyük bir irşattır. Hadiste bir insanın eli ile bir insanın Allah ile buluşmasına vesile olmak, bir sahra dolusu koyunu sadaka olarak vermekten çok daha hayırlıdır, diyor. Allah muvaffakiyetler versin. Peygamber Aleyhisselâm’ın ifadesiyle; insanların en hayırlısı insanlara menfaati olandır, en büyük menfaat de manevi menfaattir. Manevi menfaat maddi menfaatten yüz milyonlarca kat daha hayırlıdır. Onun için peygamberler, onun için sadat-ı kiram en hayırlı insanlar arasında olmuşlardır. Sizler de inşallah öyle olursunuz.

Peygamber Aleyhisselâm “Ben günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.”diyor. Ashab da en fazla günde iki defa, en geç de kırk günü aşmadan biatlerini tazelerdiler. Peygamber Aleyhisselâm günde yetmiş istiğfar edermiş, yani bu olay bir kereye mahsus değil. Bir mümin günde beş defa Allah huzuruna çıkıyor orada; “Ya Rabbi, benim üzerimde sapma ihtimalim olduğu vesvese, şeytan, nefsin taarruzu oluştu, bunlar bende bir tahribat meydana getirdi, tövbe ve istiğfar için geldim. Bunun için de; “İhdinas sırâtel mustakîm.” diyor. Yani ehli iman günde beş defa; “Ya Rabbi beni hak yola sevk et.” diyor. Tövbeden insan kaçmamalı, her gün tövbe etmek lazım, kırk günü de hiç aşmamak lazım, tövbe bir kereye mahsus değildir. Tövbe kapısı açık olduğu sürece yapılır, insanın da tövbe kapısı hayatta olduğu sürece açıktır. Tövbe kapısı ancak size verilen süre sona erdiğinde kapanıyor.

Ashab daha yeni iken, kendileri çok defa muhasebe-i nefs yaparlardı. Peygamber Aleyhisselâm’ın acaba gönlümüzdeki yeri nedir, diye düşünürlerdi. Peygamber Aleyhisselâm huzurunda iken, akıllarına onun dışında hiçbir şey gelmiyordu. Lakin onun huzurundan ayrılıp dışarı çıktıkları anda çoluk çocuk, dünya işleri akıllarına geliyordu. Hz. Hanzele bu konuda çok üzülüyordu. Peygamber Aleyhisselâm’ın huzuruna çıkmaya da çok utanıyordu. Kendi kendine; “Hanzele münafıktır.” diyordu. Meseleyi gidip Hz. Ebu Bekir Sıddık’a arz ediyor. “Peygamber Aleyhisselâm benim gönlümde en üst safhada değil. Zira onun dışında başka şeyler aklıma geliyor. Ben bu manada münafığım.” diyor. Hz. Ebu Bekir Sıddık da ona; “Aynı şey bende de var. Ben de dayanamıyorum. Hz. Resûlullah’a arz edeceğim.” cevabını veriyor. Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkıyorlar. Hz. Resûlullah (s.a.v) onlara “Benim yanımda iken ruhunuz adeta melekleşiyor. Zaten siz dışarı çıktığınız zaman da o halinizi muhafaza etseniz, melekler safında sayılırsınız.”diyor.

Ashab-ı Kiram, Peygamber Aleyhisselâm’a olan sevgi ve hürmetini “Anam, babam, her şeyim size feda olsun.” sözüyle ifade ederdi. Bunu dil ile söyleyip fiili anlamda da göstermişlerdi ve bu meseleyi çok iyi hazmetmişlerdi. Peygamberin Aleyhisselâm’ın en büyük fedakârlığı ise mahşerde olacaktır.  Herkesin nefsim dediği yerde, en büyük fedakârlığı O bizlere arz edecek.

Sizin kalpleriniz bir mum gibi inşallah gittiğiniz yerde bir ışık olacaksınız. Elinizde bir ışık olacak. Karanlıkta ışık yol gösterecek lakin ışığı kendinizden bilmeyin. Tutan sizin eliniz ancak ışığın sahibi siz değilsiniz. Ama o ışığı tutun. O ışık devam ettiği müddetçe ışığı tutan el muhafaza edilir. Çünkü o ışıktan yaralanacaklar var. Allah onların hatıralarına binaen o eli muhafaza eder. Allah muvaffakiyetler versin.